John Grant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
John Grant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2013 Cuma

JOHN GRANT @BABYLON: FARKLI AMA YİNE SARSICI


John Grant'i iki yıl önce Salon'da dinlediğimizde şöyle yazmıştım: "Bana göre bugün müzik dünyasının ozan şarkıcı geleneğini sürdüren en güçlü isimlerden. Müzik yapmak için gereken yeteneği ve çok etkili bir sesi var. Gücünü bu ikisinden alıyor. Şarkılarını kendisi yazıyor, kendisi söylüyor. Müzik yapmak için bir gruba ihtiyacı yok."

Üç yıl önce takdirle karşılanan ilk solo albümü "Queen of Denmark" için çıktığı turneydi o ve albümdeki yalın indie rock/folk soundunu, konserde sadece piyano ve klavye eşliğinde icra ediyordu. Bu yıl yayımlanan ikinci solo çalışması "Pale Green Ghosts"ta ise, belirgin bir sound değişikliğine gitti Grant. Elektronik sesler ve rock soundunun daha öne çıktığı bir albümdü bu. "Pale Green Ghosts"ta da "Queen of Denmark"ta olduğu gibi girdiği yolda sağlam yürüdü; farklı bir kulvara geçse de müzikalitesi ve anlattıklarıyla yine çok güzel bir albüm kaydetti. Bu defa onu Babylon'da canlı dinlemek, bu nedenle ayrıca önemliydi. Kayıt sırasındaki başarısını sahneye nasıl taşıyacağını merak ediyordum. (Salon konseri hakkındaki izlenimlerim: http://zulalmuzik.blogspot.com/2011/11/john-grantten-mukemmel-performans.html)

Salon konserindeki oturmalı düzendeki sakin konserin yerini, dün akşam Babylon'da ayakta dinlenen ve zaman zaman diskoya dönen hareketli bir konser aldı. İki yıl önce sahnede çoğunlukla yalnızdı, bazı şarkılarda klavyede bir müzisyen Grant'e eşlik etmişti ama bu kez toplam altı kişilerdi; gitar, bas, davul, synth ve klavye katkısıyla çok daha zengin bir altyapı vardı. Bir röportajında dediği gibi, ilk solo albümü 70'ler dönemine yakındı, oysa yenisi 80'lere doğru doğal bir evrilmeyi işaret ediyordu. "Pale Green Ghosts"ın kaydını İzlandalı elektro-pop grubu Gus Gus'tan Biggi Veira ile yapmasının da etkisi büyük bu değişimde. Çoğunlukla ilk albümü sevenler, kendisini yenisine yakın hissetmiyor ama ben John Grant'in her iki soundun da üstesinden geldiği kanısındayım. Babylon konseri bunun kanıtıydı.



John Grant, dün 21.50'de Türkçe "merhaba" diyerek sahnedeki yerini aldı ve hemen Mehmet Uluğ'un vefatı nedeniyle başsağlığı dileğinde bulundu. Salon konserinde çok daha esprili ve neşeli görünüyordu ancak dün akşam bir durgunluk vardı Grant'in üzerinde. Yanlış yorumlarda bulunmak istemem ama yeni albümünde büyük bir içtenlikle dile getirdiği konulardan yola çıkarsak, son birkaç yılın onun için daha zor geçtiği çok açık. The Czars grubunun dağılışı ve erkek arkadaşından ayrılmak onu sarsmış, alkol ve madde bağımlısı olarak geçirdiği dönemi solo albümüyle atlatmıştı. Ancak 2012'de, HIV taşıdığını Londra'da bir konserinde açıkladı. HIV ile yaşamanın zorluğunu, yeni albümünde yer alan "Ernest Borgnine" adlı şarkısında anlattı. "Queen of Denmark", Grant'in çocukluk dönemini yansıtırken, "Pale Green Ghosts" ilk gençlik döneminin zorluklarına odaklanıyor. Dolayısıyla, şarkıların yansıttığı hüzün çok daha derin.

Konserin açılışını yaptığı "You Don't Have To" adlı şarkısında, biten bir ilişkinin ardından eski sevgilisine, "Seni düşündüğümde kendimi aptal gibi hissediyorum. Çünkü sen seni düşünecek kimseyi hak etmiyorsun" derken, sesi hayal kırıklığı ile öfkenin yarattığı mükemmel bir tonda çıkıyordu. Ardından sevgilisinin bitmeyen sessizliğini, bir bomba olarak tanımlayıp Vietnam'da kullanılan portakal gazı adlı kimyasal maddeye benzetiyor. Böylesine çarpıcı şarkı sözlerini o müthiş bariton sesiyle öyle vurgulu söylüyor ki, olduğunuz yere çakıyor sizi.



Ancak sıra albüme adını veren şarkı "Pale Gren Ghosts" ve "Sensitive New Age Guy"a geldiğinde, synthler devreye giriyor ve Babylon adeta bir diskoya dönüyor. Disko topundan mekana yansıtılan renkli ışıklar her yeri kaplarken, sound electro-pop'a evriliyor, John Grant acılarını anlatırken aynı anda dinleyiciyi dans ettirebileceğini gösteriyor. O, sadece iyi bir ozan şarkıcı, folk şarkıcısı değil; elektronik ve orkestral altyapıya da aynı derecede iyi eşlik edebilecek kadar yetenekli ve hayal gücü geniş bir müzisyen. Bir süredir yaşadığı İzlanda'daki buzullardan esen rüzgarın karşısında savrulurken hissettiklerini bir metafora dönüştürüp, insan olmanın getirdiği acıları "Glacier" adlı şarkısında anlatabilecek kadar duyarlı bir insan.

Bis için sahneye geri geldiklerinde "Sensitive New Age Guy", "Chicken Bone", "Honeybear"ı dinledik. Klavye çalan müzisyen hariç diğer ekip arkadaşları sahne arkasına geçerken, o yine en yalın haliyle "Caramel"i söyledi. Bence "Bu turnede grupla çalsam da ben yine buyum," diyordu aslında. Kendisini sevdiği erkeğin kollarına bıraktığında ruhunun adeta havalandığını anlatıyordu. Müzik böylesine dürüstken, mekanda bazıları dinlermiş gibi yapıp konuşmayı sürdürüyor ama bize sadece sessizlik düşüyor. Teşekkürler John Grant.

Şarkı listesi: You Don't Have to - Vietnam - Marz - It Doesn't Matter to Tim - Pale Green Ghosts - Black Belt - Sigourney Weaver - Where Dreams Go to Die - GMF - Glacier - Queen of Denmark // Sensitive New Age Guy - Chicken Bones - Honeybear - Caramel 

(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)

-

17 Kasım 2011 Perşembe

John Grant'ten mükemmel performans


© Zülal Kalkandelen

Dün akşam John Grant'i ikinci kez dinlemek üzere Salon'daydım. Kendisini bu yıl Glastonbury Festivali'nde dinlemiş ve çok beğenmiştim. Olağanüstü güzel bir sesi var John Grant'in. Öyle bir ses ki, bir tek piyano ile büyük bir gruptan çok daha etkili olabiliyor.

Glastonbury'de ana sahneye göre daha küçük olan Park Stage'de akşamüstü çıkmış, çok kalabalık olmayan bir kitleye seslenmişti. En önde durup dinlemiş, festivalin en güzel konserlerinden birine tanık olmuştum.

Aynı deneyimi kapalı bir yerde, üstelik Salon gibi müzisyenle dinleyicinin etkileşimine açık bir mekanda yaşamayı heyecanla bekliyordum. Saat tam 21.30'da Glasto'da da bazı şarkılarda kendisine tuşlu çalgılarda eşlik eden müzisyenle birlikte sahnedeydi John Grant.

Dinleyicileri Türkçe selamladı, şarkı aralarında bol bol Türkçe konuştu. Uzun yıllar Almanya'da yaşadığı için Türklerle sürekli karşılaştığını söyledi. Anlaşılan dile de meraklı, birçok kelimeyi çok düzgün bir şekilde telaffuz edebilir hale gelmiş.

Müzisyenlerin konserlerde şarkıların öyküsünü küçük anekdotlarla anlatması çok hoşuma gider. John Grant de öyle yaptı. Günlük hayattan, ailesinden, arkadaşlarından ne kadar çok esinlendiğini anlamış olduk böylece. "Chicken Bones" adlı şarkısında, adından da tahmin edilebileceği gibi Brooklyn'de yere atılan tavuk kemiklerinden esinlenmiş. Amerika'da bulunanlar bilir; çöp kenarlarında, yerlerde tavuk kemikleri görürsünüz sürekli. Çünkü Amerika, dünyanın en çok tavuk tüketilen ülkesi...

Konserde çaldığı parçaların listesi yandaki fotoğrafta var. Benim tekrar dinlemeyi en çok istediğim şarkı, Grant'in yaşama veda eden büyükannesine yazdığı "Little Pink House"du. Ama müzisyenler kendileri sormadıkça, şarkı ismi bağırarak istek yapmayı hiç sevmiyorum. O nedenle umarım söyler diyerek bekledim.

Sonunda "Şimdi çalacağım şarkıyı büyükannem için yazdım" deyince kendimi tutamayıp "Little Pink House" dedim. Şarkının hikayesini bilmem onu şaşırtmış görününce, "Sizi bu yıl Glastonbury'de izledim" dedim. Böylece başlangıçta sözünü ettiğim müzisyen-dinleyici etkileşimine bir örneği de ben yaşamış oldum.

Asıl sürprizi ise, konser çıkışında yaşadım. Bir grup arkadaşla birlikte imza almak üzere John Grant'in yanına gittik. Sıra bana geldiğinde, John Grant'in "Zülal" demesiyle bir an donakaldım. O anda anlaşıldı ki, sevgili Aslıhan Tuna Grant'e adımı öğretmiş. Böylece ilk kez bir Amerikalı'nın doğru telaffuzla "Zülal" deyişine tanık oldum.

John Grant'e konser posterini imzalattım. Adımı kendi kendine yardım almadan yazışı ayrıca şaşırttı beni. Salon konserinin Glasto performansından bile daha iyi olduğunu söyledim. "Öyle mi diyorsunuz? Gerçekten mi?" dedi. Daha sonra kendisine hoşça kal diyerek Salon'dan ayrıldık.

Bana göre John Grant, bugün müzik dünyasının ozan şarkıcı geleneğini sürdüren en güçlü isimlerinden. Müzik yapmak için gereken yeteneği ve çok kuvvetli bir sesi var. O, gücünü bu ikisinden alıyor. Şarkılarını kendisi yazıyor. Müzik yapmak için bir gruba ihtiyacı yok. Bütün bunların yanında bir de artısı var: Hem çok esprili, hem de dinleyicisiyle çok sıcak bir ilişki kurabiliyor. En kısa zamanda tekrar gelmesini diliyorum.

Grant'in konserde söylediği yeni şarkısı "Vietnam"ı kaydettim. Aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.



(Fotoğraflar ve video bana aittir.)

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Glastonbury: Bütün festivallerin anası


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Temmuz 2011

Her müzikseverin rüyası Glastonbury Festivali’ne gitmek bu yıl bana da nasip oldu. İnternette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükenen biletlerden alabilen 177 bin kişiden biriydim.

Bu yıl 41. yılını kutlayan festival hakkında sayfalarca anlatılacak izlenim edindim; hepsini yazmak olanaklı değil ama burada derli toplu bir derğerlendirme yapmaya çalışacağım.

Bütün diğer festivallerin anası diye görülen Glastonbury Festivali, Londra’ya otobüsle dört saat uzaklıkta, Somerset bölgesindeki Glastonbury kasabasında yer alan Worthy Farm’da yapılıyor. Gerçekte yılın geri kalanında üzerinde ineklerin otladığı bir süt ürünleri çiftliği burası! Festival döneminde inekler çekiliyor, insanlar çadır ve karavanlarda kalarak gerçek dünyadan üç günlüğüne uzaklaşıyor.

Aslında “gerçek dünyadan uzaklaşma” konusu biraz tartışmalı. Festivalin ilk yıllarında ve özellikle Thatcher döneminde yansıttığı politik karakteri düşünürsek, bu ifade çok doğru olmayabilir. Hippilere özgü hedonist yaşamın tüm karakteristiklerine sahip olsa da, gerçek dünyanın sorunlarına karşı tavır almaktan uzak durmayan bir festival Glastonbury.

Ancak giderek bu yönünün zayıfladığı görülüyor. Worthy Farm’da kaldığım dört gün boyunca festivalin bu anlamda yetersiz kaldığına tanık oldum. Greenpeace, Oxfam, WaterAid, Campaign for Nuclear Disarmament gibi sivil toplum kuruluşları aracılığıyla nükleer silahların engellenmesi, herkesin temiz su edinme hakkına sahip olması, çevrecilik ve geri dönüştürülebilir enerji gibi konularda kampanyalar tanıtılıyor ama öne çıktıklarını söylemek zor.

Bu yıl en etkili olması beklenen protesto, vergi ödememek için ticari faaliyetlerini İrlanda’dan Hollanda’ya aktaran U2’ya karşı planlanmıştı. Grubun konseri sırasında Art Uncut adlı kuruluşa mensup 30 kadar kişi, “U Pay Your Tax 2” yazılı bir pankart açmak istediyse de, bu küçük çaplı eylem bile şiddetle müdahaleye neden oldu; güvenlik elemanları 23 yaşında bir aktivistin parmağını kırma pahasına o pankartı indirtti...

Festivali düzenleyen Michael Eavis, Glastonbury için S’si küçük sosyalizm, ‘p’si küçük politika” tanımlamasını yapıyor; “Sadece konuşmaktan çok, yolumuzda ilerliyoruz. Bizim ne olduğumuzu herkes biliyor” diyor. Ama bence Glastonbury’nin kökenine bakacak olursak, festivalin bir dönem sahip olduğu radikal köklerden uzaklaştığı ortada. Konuşmak isteyenin konuşamadığı yerde ilerleme olmaz...

Gelelim festivalde çadır kurma macerama...

İlk iki gün yağmur altında çamur deryasına dönen alanda çadır kurup yaşamak gerçekten çok zordu. Festivale resmi başlama tarihinden bir gün önce yani perşembe günü vardığımda, görevlilere çadır kurmak için hala yer olan alanları sordum. Festival alanının kapıları çarşamba günü açıldığı için o zamana kadar en iyi alanlar kapılmış durumdaydı. Ailelere ayrılan alanda kalabileceğimi söyledimse de bana izin çıkmadı. Alana giderken otobüste tanıştığım Alman kadına ise izin vermişlerdi. Beni aile ortamına uygun bulmayan Glasto görevlilerine selam olsun!

Sırtımda aşırı ağır bir yükle yağmur altında çamura bata çıka yer ararken bir an yere yıkıldımsa da kalkıp çabalamaya devam ettim. Tam pes ediyordum ki, çok ideal olmasa da çadır sığacak kadar bir boşluk gördüm orayı derhal sahiplendim.

Hayatımda ilk kez çadır kurduğumu itiraf etmeliyim. Daha önce de çadırda kaldım ama o zaman ben kurmamıştım. Ama Glasto’da çadırı kurmak düşündüğümden daha kolay oldu; çevreden aldığım yardımla sonunda o işi de becerdim.

Fakat çadırı kurduğum alan ne yazık ki dans bölgesi denilen yere ve John Peel sahnesine çok yakın olduğundan oldukça gürültülüydü. Üzerine etraftaki sarhoşların sabaha kadar bağıra çağıra konuşmasını ve yan çadırdaki adamın büyük bir gürültüyle horlamasını da eklerseniz, dört günün sonunda uykusuzluktan ne hale gelmiş olabileceğimi tahmin edersiniz.

(Festivalin genel koşulları ve çadırla ilgili ayrıntıları gazetedeki köşemde ayrıca yazacağım için burada ayrıntılandırmıyorum.)

SINIRSIZ VE HER ÇEŞİT MÜZİK

Ama yaşanan zorluklar bir yana, festival müzik açısından adeta bir cennet gibiydi;50’den fazla sahnede 2000’i aşkın sayıda performans izleme olanağı vardı. Ben üç günde sahneler arası koşuşturma trafiğini çok yavaşlatan balçık zemine karşın, toplam 25 grup/sanatçıyı canlı dinlemeyi başardım.

Ana sahne Pyramid’de çıkan U2, Coldplay ve Beyonce büyük ilgi görmesine karşın, benim açımdan asıl ilgi odağı, sahneye çıkacakları önceden duyurulmayan Radiohead ve Pulp’ın sürpriz konserleri oldu.

Radiohead her zamanki gibi etkileyiciydi; son albüm “The King of the Limbs”den altı parçanın yanı sıra yeni yayınladıkları “Staircase” adlı yeni şarkıyı çaldılar. Sağanak yağmur altında “I Might Be Wrong” ve “Street Spirit (Fade Out)”u hep bir ağızdan söylerken herkes sırılsıklam ama çok mutluydu. Radiohead’e ikinci baterist olarak Clive Deamer’ın da eşlik ettiği konser, benim için Glastonbury’nin zevkini iki katına çıkardı.

Ertesi günün sürpriz konserini Pulp’ın vereceğini anlayınca ise iyice keyiflendim. Festivalde birçok grubun canlı performansını beğendim ama gördüklerim arasında en iyisi Pulp’tı, müthiş bir geri dönüş yaptı. Jarvis Cocker, hem çok karizmatik bir grup lideri, iyi bir vokalist hem de çok yetenekli bir söz yazarı.

Grubu İngiltere’de izlemenin farkı, herkesin sözlerin hepsini baştan sona ezbere bilmesiydi. Park sahnesini tıkabasa dolduran kalabalık Pulp şarkılarını tam anlamıyla hatmetmişti. Çok az konserde böylesine bir heyecan dalgasına tanık oldum. Bu arada konseri en önden izlediğim için, izdihamda bir ara ciddi şekilde ezilme tehlikesi geçirdiğimi de belirteyim.

Medyada kendine çok yer bulan gruplardan biri de U2’ydu elbette. Bono, kendi ifadesiyle Glastonbury’deki bu ilk performans için ciddi şekilde korkmuş. “Neredeyse sahne kenarına kusacaktım” diyor. Bana kalırsa, o korku performansa da yansıdı; daha önce aynı şarkıları canlı söylerken dinledim U2’yu. Glastonbury’de dinleyiciyle etkili bir temas sağlayamadı U2. Acaba Damien Hirst’ün grup için özel tasarladığı dev ekran mı engeldi? Her şey bir yana; başından sonuna her anı planlanan bu tip performanslar artık gösteri gibi geliyor insana, o anda kendiliğinden olan hiçbir şey yok çünkü...

Coldplay’i ilk kez 2002’de görmüştüm; o zamandan bu yana çok büyüdü grup. Ne yazık ki onlar da U2 gibi, şatafatlı sahne tasarımı, büyük ekranlar ve patlayıp çatlayan fişeklere merak sarmış. Yine de U2’ya göre Coldplay’in ve tabii Chris Martin’in kalabalığa istediğini vermekte daha başarılı olduğu kesin. İlk dönem Coldplay şarkıları adeta birer marş gibi topluca söylenirken, grubun nereden nereye geldiğini düşündüm.

Son günün headliner’ı Beyonce için festivalde ve medyada büyük merak vardı. Herkesin aksine festival kurallarını da yıkarak sahneye planlanandan 15 dakika sonra çıktı. Duyduk ki, konserlerde sahneye geç çıkmak adetiymiş. Sahne şovu, dansları ve güçlü sesiyle kuvvetli bir alkışı hak ediyor Beyonce. Çok iyi hazırlanmış, tek bir an bile aksamayan bir performans sergiledi. Glastonbury tarihinde 22 yıl sonra headliner olan ilk kadın olması da önemli. Ancak insan “Madem Beyonce oldu, neden Madonna olmadı öyleyse?” diye de düşünmüyor değil...

Beyonce’nin sahnedeki başarısını takdir etsem de, müziği beni yakalamadığı için canlı izlerken heyecanlanmadım. Çünkü müzikte benim için en önemli nokta, bir şarkının beni alıp sürüklemesiyle ilgili. O olmayınca, objektif bir şekilde “Şovu güzeldi” diyorum. Yine de şunu belirtmek isterim ki, Beyonce U2’nun ve Coldplay’in yüzbini aşan bir kalabalıkla kurmayı sağlayamadığı ölçüde yakınlık kurdu; heyecanı o kadar içtendi ki, dinleyiciye de yansıdı bu.

Pyramid sahnesindeki konserlerle ilgili asıl sıkıntı, önlerde olmak için saatlerce önceden yer kapmak için gidip beklemeniz gerekiyor. Bunu yapmazsanız arkalara kalıyor ve konseri canlı gibi değil, kocaman bir stadyumda ekrandan izler gibi izliyorsunuz ve bu da müziğe odaklanmayı zorlaştırıyor.

Medyanın Beyonce, U2 ve Coldplay’in odaklanmasına da şaşırmıyorum. Morrissey’in dediği gibi, her birinin Afrika’yı aydınlatmaya yetecek kadar ışık ve deprem yaratabilecek kadar güçlü ses sistemleri var. Yüzbini aşkın insan, dev sahnenin önünde o sistemlerin etkisi altında kalınca ortaya maçlardaki gibi bir etki çıkıyor. Her fişek atılıp patlayınca komedi dizilerindeki gülme efekti gibi, birileri sanki çığlık atmanız gerektiğini hatırlatıyor.

Oysa Radiohead, Morrissey, Pulp, John Grant, Lykke Li, TV on the Radio, BB King, The Walkmen, Yuck gibi isimlerin konserinde sadece şarkı var size sunulan. Ben o yalın performanslarda şarkılardan bana geçen duygunun peşindeyim.

Sonuçta Pulp’ın vokalisti Jarvis Cocker’ın dediği gibi, Glastonbury her şeyin ötesinde “birlik duygusu” ile ilgili. Bu tarifsiz duyguyu hissetmek için çamura da batılır, çadırda da kalınır!

İLK 10

Festivalde gördüğüm bütün grupları tek tek anlatmam çok uzun sürer. Ancak hangileri en iyisiydi derseniz ve festival sırasında görebildiğim 25 sanatçı/gruptan 10 tanesini seçmem istenirse, şunları söylerim:

1-Pulp
2-Primal Scream
3-John Grant (John Grant’in performansı içtenliği ve yalınlığıyla çarptı beni. Çok etkileyici, pürüzsüz bir ses. Kasım ayında Salon sahnesinin konuğu olacak. Şimdiden not edin derim.)
4-Radiohead
5-Yuck
6-The Walkmen
7-TV on the Radio
8-Metronomy
9-James Blake
10-Lykke Li

FESTİVAL GERÇEKLERİ:

*** 1970’te ilk yapıldığında sadece 1500 kişinin katıldığı festivale gidebilmek için bilet almak işin en zor kısmı. Bu yıl 177 bin kişinin katıldığı festivale bilet almak işin en zor kısmı. Çünkü internette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükeniyor.
Ben bileti ilk satışa çıktığı kasım ayında alamadım. O sırada New York’taydım; saati kurup sabaha karşı 4’te kalkıp internetin başına oturdum ve tam 4 saat uğraştım ama internet sitesi yoğunluktan bir türlü açılmadı ve sonunda biletlerin tükendiği açıklandı. Nisan ayındaki ikinci satışta pek umudum yoktu açıkçası; fakat şansım yaver gitti; iki saat kadar internette uğraştıktan sonra tam artık olmayacak derken birden sayfa açıldı. Gelecek yıllarda festivale gitmek isteyenlere önerilerim şöyle: Önce bileti almak için Glastonbury’nin sitesine kayıt yaptırın. Bunun arkasından size bir kullanıcı kodu ve şifre gelecek. Aynı işlemi yapan arkadaşlarınızla önceden konuşun ve satış sırasında iletişimde olun; her kim satış siteye girmeyi başarırsa size de bilet alsın, sonra hesaplaşırsınız nasılsa. Çünkü satış sırasında siteye girmek gerçekten şans ve sabır işi.

*** Dünyanın en büyük müzik festivali Glastonbury, müzisyenler açısından hayati öneme sahip bir festival. Buradaki performansı beğenilen grubun albüm satışları önemli ölçüde artıyor.

*** Festivalin yapıldığı arazinin sahibi organizatör Michael Eavis’in kendisi de o bölgede yerel bir çiftçi.

*** Toplam 3.6 km²’lik bir alana yayılan festival alanını bir uçtan diğer uca yürümek 30-40 dakika sürüyor.

*** Festival sonunda ortaya çıkan 1650 ton çöpün % 55’i 1300 gönüllü tarafından toplanarak geri dönüştürülüyor. Eski yıllarda toplanan çöpten çıkan verilere göre, bunlar arasında 11 ton giyecek, 6500 uyku tulumu ve kamp malzemesi, 5500 çadır, 3500 şişme yatak, 2200 sandalye, 950 çadır matı, 400 çardak, 9 ton şişe, 54 ton alüminyum ve plastik içecek şişesi, 41 ton karton kutu ve 66 ton metal eşya var.

*** Festival alanında en büyük sorun, hijyen açısından sorun yaratan portatif tuvaletlerdi. Ancak katılan insan sayısının fazlalığını düşünecek olursak, her şeye karşın iyi düzenlenmiş bir festival Glastonbury. Festival alanında her türlü yiyeceği bulmak ve bütün ihtiyaçları karşılamak olanaklı. Bir vegan olarak festivalde hiç zorluk çekmedim, veganlar için özel yiyecek standları vardı. Ayrıca her türlü ürünün fiyatı da normal seviyedeydi; kazık yediğini düşündürmüyordu insana.

*** Festival arazisinde kamp kurmak için ayrılan farklı alanlar var. Her alanın da farklı bir havası var. Örneğin aileler için ayrılan alanlar daha sessizken, dans sahnelerinin yakınındaki alanlarda heyecan sabaha kadar sürüyor.

*** Festival kapsamında sadece müzik etkinlikleri yok; bunun yanı sıra tiyatro, şiir etkinlikleri, sirk, kabare, çocuklar için eğlenceler de var.*** Festivalde çok sayıda çocuklu hatta bebekli aile de vardı. Biz yetişkinler olarak koşullara zor dayanırken, onların oraya bebeklerle gelmesi gerçekten ilginç.

*** Bazı sahneler birbirine yakın değil; birinden diğerine gitmek normal koşullarda bile 15 dakika yürümeyi gerektirir. Bu yıl buna bir de çamurda yürüme zorluğunu eklenince, o süre iki katına çıktı. Bu durumda saatleri birbirine yakın konserler arasında seçim yapmak gerekti. Bu seçimler içinde benim için en kötüsü Radiohead ile Morrissey arasında oldu. Radiohead son anda gizli konser için Park Stage’e gelince aynı anda Pyramid’deki Morrissey’i kaçırdım. Morrissey Glasto’da “Meat Is Murder”ı söyledi ve ben orada olmama karşın kaçırdım! İnanılır gibi değil. İçime oturdu acısı. Benim için Glastonbury’deki en üzücü durumdu...


FESTİVALDE ÇEKTİĞİM FOTOĞRAFLAR İÇİN LİNK: https://picasaweb.google.com/zulalk/GLASTONBURY2011?pli=1

Çektiğim bazı videoları da aşağıda paylaşıyorum. Kimisinde ses kalitesi pek iyi değil ama yine de görmeye değer. Diğer videoları da bloga zaman içinde ekleyeceğim. Çok zaman aldığı için hepsini yetiştiremedim.







-

Translate