Gary Numan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gary Numan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2016 Çarşamba

MOOGFEST: EN UFUK AÇICI FESTİVAL!


6.7.2016

Son beş yıldır gitmeyi hedeflediğim bir festivaldi Moogfest. Elektrik mühendisi ve elektronik müziğin öncülerinden, analog synthesizer üreten Moog Music’in kurucusu Robert Arthur “Bob” Moog’ anısına düzenlenen festivale beni çeken en temel neden, önceliği yaratıcılığa veren yaklaşımıydı. Günümüzde birçok farklı festivalin arasında Moogfest’in programına bakınca, zihnime yeni bir kapı açacağını tahmin ediyordum ama tahminimin ötesinde bir zenginlik kazanarak döndüm dört günlük festivalden.

Temeli 2004 yılında New York’ta atılan festival, 2010-2014 arasında Moog Music fabrikasının bulunduğu Asheville’de gerçekleştirildi. Bu yıl ilk kez North Carolina eyaletinin (NC) Durham kentinde düzenlenmesinin nedeni ise, kentin endüstri ile olan bağı ve Duke Üniversitesi’nin de festivale katkısıyla festivale yeni yaklaşım ve olasılıklar kazandırmaktı.

GAY KARŞITI YASAYA FESTİVALDEN SERT TEPKİ

Festival başlamadan bir süre önce NC’da “HB2” olarak bilinen gay karşıtı yasa yürürlüğe girince Moogfest’in aldığı tavırdan da bu yazıda söz etmek gerekli. Durham’ın 20 yıldır North Carolina Gay ve Lezbiyen Film Festivali’ne ev sahipliği yaptığını düşünürseniz yasaya karşı tepkilerin ne kadar yoğun olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Festival yönetimi, bu duruma duyarsız kalmayarak, transseksüel bireylerin kamusal alanda sadece kimliklerinde yazan cinsiyete uygun tuvaletleri kullanabileceğini hükme bağlayan yasa karşısında sert bir bildiri yayınladı. Söz konusu bildiride, yasanın Moogfest’in dayandığı çeşitlilik ilkesine tamamen aykırı olduğu söylenerek, festival kapsamında buna uyulmayacağı, trans bireylerin her zamanki gibi en iyi şekilde ağırlanacağı ve cinsiyet ayrımcılığına kesinlikle geçit verilmeyeceği belirtiliyordu. Bruce Springsteen, Bryan Adams, Pearl Jam gibi büyük isimlerin yasayı protesto için NC konserlerini iptal ettiği bir ortamda, Moogfest yönetimi, festival kapsamında her tür platformun HB2 yasasına karşı bilinçlendirme işlevini yerine getirerek protesto amaçlı kullanacağını açıkladı. Festivallerin “pasif bir eğlence aracına” indirgendiği günümüzde, bir müzik ve sanat festivalinin gerici bir yasaya karşı örnek tavrını belgelemesi ve toplumda ilerici rolünü üstlenmesi açısından önemli bir gelişmeydi bu. Bunun yansıması olarak, Durham’da farklı mekanları kullanan festivalde birçok yerde HB2’ya karşı poster ve afişlere rastlamak mümkündü.

Yazının başında beni Moogfest’e çeken en önemli nedenin yaratıcılığı ön plana koyması olduğunu belirttim. Amerika’nın 44 eyaletinden ve dünyanın 21 farklı ülkesinden insanı buluşturan festival, toplam dört günün içine 119 müzik performansının yanı sıra, 100 atölye çalışması, 67 söyleşi, 13 sanatsal yerleştirme, 11 film gösterimi ve 5 ses yerleştirmesini sığdırdı. Katılan müzisyen, sanatçı ve akademisyenlerin ortak noktası, farklı sanat dalları arasındaki etkileşim ve bunların teknoloji ile bağlantısı üzerine çağımızın en ilerici fikirlerini geliştiren isimler olmasıydı. Bu açıdan festival sonrasında yeni perspektifler kazandığımı ve bu deneyimin beni yeni bir noktaya çektiğini hissettim.


DİNLEYİCİYİ GRIMES'IN MÜZİĞİNİN İÇİNE ALAN YERLEŞTİRME

Oldukça yoğun geçen dört günlük maratona, basın akreditasyonu için gerekli işlemleri hızlıca tamamladıktan hemen sonra, “Realiti, Inside the Music of Grimes” adlı interaktif yerleştirmenin medya tanıtım gösterisi ile başladım. Bizi önce büyük ve karanlık bir çadırın içine aldılar. Elektronik müzik sanatçısı Grimes’ın “Realiti” adlı şarkısını, Microsoft’un desteklediği Kinect teknolojisindeki hareket sensörü sayesinde istediğimiz şekilde yeniden yaratabileceğimiz, remiksleyebileceğimiz anlatıldı. Yerleştirmenin içinde hareket ederken tül benzeri perdeye dokunduğumuzda seslerin farklılaştığını, alçalıp yükseldiğini duyabiliyorduk ama ben “dinleyiciyi müziğin içine alma” ifadesi kullanıldığı için bunun etkisini daha yoğun hissetmeyi umuyordum. Zevkli olsa da düşündüğüm kadar çarpıcı bir etki yaratmadı bu deneyim.



Moogfest’te etkinlikler için kullanılan mekanların tümü kent içinde. Dolayısıyla birinden diğerine yürüyerek kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Arada yemek için fazla zamanınız yoksa, sokaklara konulan yiyecek arabalarından ayaküstü bir şeyler bulabiliyorsunuz. Biz de Grimes’ın yerleştirmesini ziyaret ettikten sonra öyle yapıp, hemen karşısında sadece davetlilerin alındığı festival açılış partisine yetiştik.

Bedava içkiyi düşününce kapıdaki sırayı buna yorabilirdim ama belli ki asıl neden, partide son yıllarda adı giderek parlayan prodüktör Laurel Halo’un çalmasıydı. IDM ile Afrika ritimlerini iç içe geçiren, Berlin minimal tekno soundu ile ilginç ses örneklerini arka arkaya son derece büyük bir ustalıkla kaynaştıran, dinleyenleri anında kavrayıp dans pistine çeken harika bir set çaldı Halo. Arkasındaki dev ekranda yaratılan görsellerle uyumu ve ses evrenine hakimiyetine şapka çıkardım.


SILVER APPLES SARSINTISI!

Tüm festivalin benim için en önemli ismi olan Silver Apples’ı görmek için bir bara doğru koşar adımlarla gittiğimizde, elektro-rock’ın öncüsü Simeon Coxe’a büyük bir ilgi olduğunu görmek sevindiriciydi. Kendisiyle festivalden önce yaptığım söyleşide, teknoloji ve sanatın birbirine bağlı güçler olduğunu anlatmıştı. 78 yaşındaki müzisyen, bunu o gece en mükemmel şekilde kanıtladı! Başında kovboy şapkası, boynunda fuları ile kendi yarattığı osilatörden çıkardığı uçuk sesleri çıkarırken gerçekten de laboratuvarda deney yapan çılgın bir profesör gibiydi. Sahnenin önünde onun şaşırtıcı müziği eşliğinde dans eden gençlerin hayran bakışlarına gülümseyerek yanıt verdi; sadece bilinen eski Silver Apples şarkılarını değil, yeni şarkılarını da çaldı! Performansını o bardaki herkesi dans eder hale getirdikten sonra çığlıklar, alkışlar ve ıslıklar arasında büyük bir coşkuyla tamamladı. Sanki bir film setindeydik; gerçek olamayacak kadar güzel, inanılmaz bir geceydi. Benimle yaşıt “Contact” albümünden şarkıların nasıl hala bu kadar fütüristik bir sounda sahip olabildiğini bilmiyorum; Simeon Coxe’un bir bar dolusu insanı kendinden geçiren, o tuhaf ama bağımlılık yaratan müziğiyle hâlâ gençlere taş çıkarttığını görmek, tam anlamıyla fantastikti. Mucizevi yeteneklere sahip yaşayan efsanenin Moogfest performansı, üzerimde bir devrim gibi sarsıcı etki yarattı. Hani denir ya; artık ben aynı ben değildim o geceden sonra...

Belki Silver Apples kadar çarpıcı bir deneyimin sonrasında dinlemenin etkisi olabilir ama Arthur Russell’s Instrumentals konseri, ekibin daha çok geleneksel kalıplara bağlı kalan yorumuyla hayal kırıklığı yarattı. Ardından ünlü prodüktör, vokalist ve gitarist Daniel Lanois’nın lap steel gitardaki ustalığına tanık olup, geçen yıl “Dark Energy” adlı albümüyle birçok yabancı müzik sitesinin en iyi albümler listesinde ilk sıralara yerleşen Jlin’i dinlemeye koştuk. Indianalı elektronik müzik prodüktörü, 1980’lerde Chicago’da house müzik ve sokak dansı etrafında gelişen bir alt türü günümüze uyarlıyor. Albümünün abartıldığını düşünüyordum ama canlı dinlemek için gittiğimde de duyduğum müzikal karmaşa kulaklarımı ve dolayısıyla ruhumu cezbetmedi.


GELENEKSEL KALIPLARI KIRIP BEKLENMEYEN YOLU SEÇMEK

Ertesi gün koşturmaca, The Orb’un kurucularından Alex Paterson ile birlikte masterclass gerçekleştiren Daniel Lanois’yı dinlemek için öğlen saatlerinde başladı. Festivalin en ilginç ve en bilgi verici derslerinden biriydi kuşkusuz. Lanois’nın Brian Eno ve ambient müzik hakkında söyledikleriyle birlikte punk üzerindeki düşünceleri ilham vericiydi: “Müzikte geleneksel yaklaşımı izlerseniz, daha önce yapılanı tekrarlarsınız. Punk, geleneksel kalıpları kırıp beklenmeyen yolu seçmektir.” Punk’ın 40. yılında sarf edilen bu sözler, hak ettiği görkemli alkışı da aldı elbette!



Moogfest’te iki ayrı performans gerçekleştiren Alessandro Cortini, festivalin öne çıkan isimlerindendi. Hem solo performans gerçekleştirdi hem de Morton Subotnick, Sarah Davachi, Suzanne Ciani ve Richard Smith ile birlikte Buchla syhthesizer’larının yaratıcısı Don Buchla’nın onuruna verilecek konserde çaldı. Işıkların tamamen kapatılmasını istediği karanlık salonda, dünyada sadece 13 tane kalan Buchla Music Easel’dan birinin önünde yere oturduğunda, en sevdiği oyuncağı ile yalnız bir çocuk gibiydi adeta. Festivalden önce yaptığım söyleşide, tek bir enstrümanla limitleri zorlamayı sevdiğini söylemişti Cortini. Analog synthesizer’ın limitlerini zorlarken, Sean Curtis Patrick’in imzasını taşıyan görsellere eşlik eden müziğini de daha ileri bir noktaya taşıdı.



83 yaşındaki Morton Subotnick’in performansı ise Silver Apples’ın aklıma soktuğu düşünceyi Daniel Lanois’nın söylediklerinin etkisiyle kuvvetlendirdi: Geleneksel olanı izlemek yerine kendinize ait yeni bir yol seçiyorsanız, kaç yaşında olduğunuz önemini yitiriyor, 38 ya da 83 olmanız fark etmiyor; sanatınız hep genç kalıyor!

GARY NUMAN FESTİVALİ YIKIP GEÇTİ!


IDM, glitch ve dans müziğiyle deneysel çalışmalar yapan Rival Consoles’un enfes görsellerle desteklenen dinamik setinin ardından Gary Numan konserine yer tutmak için yerimizden kıpırdamamayı seçtik. Arada 2014 albümü “Ruins” ile adından çok söz ettiren ama daha önce hiç canlı dinleme olanağı bulamadığım Grouper’a kulak verdim. Ambient, drone, deneysel folk ve dream pop’u vokaliyle dokunaklı bir yorumla işliyor ama canlı performansı sürekli aynı tonda seyreden ve fazlasıyla uzun bir monolog tadındaydı.

Moogfest’te bu yılın Yaratıcılık Ödülü’nü de alan Gary Numan’ın sahneye çıkışıyla birlikte Grouper’ın neredeyse durma noktasına getirdiği kalp atışları çılgınca bir ivme kazandı. Bugüne kadar tanık olduğum en coşkulu sahne performanslarından biriydi kuşkusuz. Numan’ın 70’lerin sonunda Tubeway Army ile başlayan müzik macerası, 80’lerde solo albümlerinin synthpop dünyasında yarattığı kült dinleyici kitlesi ile zirveye ulaştı. Müziğinde synthesizer’ı yoğun ve etkin bir şekilde kullandığı için Moogfest 2016 Yaratıcılık Ödülü’nü alan Numan’ı görmek için festivale gelenler epey çoktu. Bunca yıl sonra “Are ‘Friends’ Electric?” ve “Cars” gibi klasikleri duymanın bünyemizde yarattığı dalgalanmayı kelimelerle anlatmak imkansız sanırım.

Salonda istisnasız herkesin ayağa kalkıp dans ettiği dev bir parti verdi Numan. Bis için geri geldiğinde “I Die: You Die”yı söyledi ve Carolina Theater’ı altüst edip ayrıldı aramızdan. O olağanüstü performanstan sonra başka hiçbir şey görmek istemedeğimiz için otele döndüğümüzde elindeki tabağa yiyecek dolduran Gary Numan ve ailesi ile karşılaşmak inanılmazdı! Ayaküstü tebrik edip fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik tabii.

Moogfest’te röportaj yaptığım bir diğer müzisyen, New York Theremin Derneği’nin kurucusu, dünyadaki sayılı theremin virtüözlerinden Dorit Chrysler oldu. Festival boyunca açık havada çocuklar ve büyükler için ayrı ayrı theremin atölyeleri düzenleyen sanatçı, insanın hiç el değmeden çaldığı bu garip aletle sanki farklı bir evrenden sesler çıkarıyor. Kendisini theremin çalarken izlemek, adeta bir büyücüyü izlemek gibi. Festivalde açılan Moog Pop-Up Factory’de bulduğum ilk theremin üzerinde denemede bulundum ama göründüğünden çok zormuş bu aleti çalmak!


LAURIE ANDERSON, BEN FROST VE TIM HECKER İLE DENEYSEL EVRENE GİRİŞ

Günümüzün vizyonu en geniş, en yaratıcı sanatçılarından Laurie Anderson’ı bir kez daha dinleme fırsatı bulduk Moogfest’te. Ayrı bir performansta avangart kavramına, sanata ve teknoloji kullanımına yaklaşımını anlatıp, slaytlar eşliğinde canlı örnekler sundu. Ertesi gün de Lower Dens grubundan Jana Hunter ile bir söyleşiye katıldı. “Sanatçı olarak hedefim, özgür olmak ve özgür hissetmek,” dedi; insanların kalıplaşmış müzik dinleme konseptinden çıkmasını teşvik edip, sesi yeni bir bağlamda dinlemelerini sağlamak istediğini anlattı. Verdiği üç öğüdü aklımıza kazıdık: “Hiç kimseden korkmayın, saçmaladığınızda size bunu gösterecek iyi bir dedektör bulun ve sevecen olun.”




Festivalde masterclass başlığı altında gerçekleştirilen ilham verici etkinliklerden birinde, günümüz elektronik müziğinin önde gelen iki prodüktörü Ben Frost ve Tim Hecker’ı dinledik. Bir sanatçının küratör olarak kendini yaratışı ve fazlalıkları silip atmanın gücünden söz etti ikili. Teknoloji ile yakından ilgili bir müzik yapsalar da, teknolojik gelişmeleri anı anına izlemenin ya da her yeniliği uygulamanın faydasızlığına değindiler. Cortini gibi onların da ekipman konusunda limitli kapasiteye sahip olmanın yaratıcılık üzerindeki olumlu etkisine değinmeleri ilginçti. Katılımcıların sorularına esprilerle karışık birbirinden ilginç yanıtlar verdiler. Sabah saatlerinde insanın zihnini açmak için birebirdi bu sohbet.

Festivalde aynı gece aynı mekanda arka arkaya dinlediğimiz Tim Hecker ve Oneohtrix Point Never performansları müzik ve görsel ilişkisi üzerine düşünmemi sağladı. Tim Hecker’ın bu yıl yayınladığı “Love Streams” albümündeki duygu yoğunluğu yüksek müziği, başrolü renklere ve renk geçişlerine veren bir görsel tasarımla sunuldu. Oneohtrix Point Never’ın seti ise, sample kullanımı ile dikkat çeken ve bütünlüğü daha az hissettiren elektronik ses kolajlarıyla örülüydü. Müziği hiç duymamış olsaydım bile, sadece birbirini kesen imajlar ve parçalı görüntülerle devinim içindeki videolara bakarak müziğin niteliği hakkında bir tahminde bulunabilirdim. Cortini’nin “yemeği uygun bir tabakta sunmak gibi” dediği buydu işte. Teknoloji ile ses ve müzik arasındaki derin ilişkiyi bir kez daha yakından gözlemleme olanağı verdi Moogtest.


ZEKA VE YETENEK BOMBASI REGGIE WATTS!


Dört günlük maratonun en eğlenceli anlarını kim yaşattı derseniz, yanıt hiç süphesiz Reggie Watts olur! Bir synthesizer ile yarattığı ses ve ritimleri, politik ve kültürel konulardaki akılcı esprilerle bir araya getirdiği muhteşem bir peformans sergiledi.

Gary Numan, kapalı bir alanda herkesi ayağa kaldırıp dans ettirdiyse; geniş bir açık hava alanı tıklım tıklım dolduran katılımcılar üzerinde aynı etkiyi kahkahalar eşliğinde yaratan da Reggie Watts’dı.


Sonunda bir sunn O))) konserine gitmek de Moogfest’te nasip oldu. Var olduğu günden bu yana müzik hakkındaki düşünceleri sorgulayıp değiştiren bir grup sunn O))). Dolayısıyla konserlerinin de geleneksel yaklaşımdan farklı olması şaşırtıcı değil. Konser boyunca kulakları sağır edebilecek kadar yüksek bir sesle çalan grup, metal, drone, caz ve minimalizm arasındaki alanları yok edip birbirine geçirirken bir tür ruhani ritüel yaşıyor kitle. Göğe yükselen sis bulutları ışıkla dans ederken duyduğu gürültünün yoğunluğu karşısında afallıyor dinleyici: İçine dalabilirseniz bir yerlere sürükleneceğiniz kesin ama bu pek kolay değil. Konserden öte sesin gücünü yeri göğü titreterek hissettiren sıradışı bir deneyim sunn O))) konseri. Bana kalırsa kapalı mekanda gerçekleştirilse etkisi iyice artardı ama fiziksel koşullar dinleyicileri çok daha fazla zorlardı.

Festivaldeki her performansı bir yazıda anlatmak olanaklı değil elbette; o nedenle sadece belli başlılarından söz ettim bu yazıda. Moogfest, müzik performanslarının dışında kentin çeşitli meydan ve salonlarına yayılan yerleştirmeleriyle de son derece ilginçti. Yuri Suzuki’nin dünyanın farklı yerlerinde yapılan alan kayıtlarını arşivleyerek oluşturduğu Global Synthesizer Projesi ve asılı dev şişme balonların dev bir synthesizer’a dönüştüğü Play-Sound interaktif yerleştirmesi de bunlar arasındaydı. Gündüzleri masterclass ve söyleşilere katılıp yerleştirmeleri denemek, uzmanların verdiği derslere girip synthesizer dünyasına adım atmak ya da Moog Pop-Up Factory’deki yeni teknolojiler hakkında bilgi almak olanaklı festivalde. Akşamüstünden gece geç saatlere kadar ise enerjinizi toplayıp bir konserden diğerine gidebilirsiniz. Dört günün sonunda bedenen yorgun düşseniz bile zihniniz daha önce hiç deneyimlemediğiniz ölçüde canlanıyor. Moogfest’i müziği basit bir “eğlence” konseptine indirgeyen festivallerden ayıran en önemli nokta da bu: Müzik sanatını kültürel, politik, toplumsal ve teknolojik bir kavram olarak deneysel bakış açısıyla ele almak!



 (<a href="http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331798749324/moogfest-2016-izlenim-zulal-kalkandelen">Bu yazı 6.6.2016 tarihinde ilk olarak Red Bull Music'te yayınlandı</a>)

(Fotoğraflar ve performans videoları bana aittir.)




2 Nisan 2014 Çarşamba

KRAFTWERK 3D KONSERİ: HALA İLHAM VERİCİ, DAİMA MUHTEŞEM!


02.04.2014

Hani bir oyun vardır; size bir kelime söylenir ve karşılığında aklınıza ilk gelen şeyi bir kelime ile söylemeniz istenir. Elektronik müzik ve robot denilince bugün birçok kişinin aklına Daft Punk gelebilir ama benim için bu iki kelimenin ilk çağrışımı daima Kraftwerk. Çünkü bana elektronik müziği ilk sevdiren de, robotların dünyasına ilgi duymamı sağlayan da anların çığır açan müziği. 1970'lerde bütün dünya uzun saçlı müzisyenlerin gitar odaklı hard rock/heavy metal gruplarıyla doluyken, onların, bütün enstrümanları bir yana koyup syhthesizer ve vocoder'larla elektronik müziğe yönelmesi, başlı başına bir devrimdi. Müzikleri öylesine çağının ötesindeydi ki, yalnız 70'lerde müzik yapanları değil, 2000'li yılların müzisyenlerini de etkiledi. Günümüzde elektronik müzik yapanlara neden bu tür müziğe yöneldiklerini sorduğunuzda, Moby'nin dediği gibi, "Eğer Kraftwerk'ü duymamış olsaydık, hiçbirimiz bugün elektronik müzik yapıyor olmazdık," karşılığını alırsınız. Sadece bu tür içinde kalanları değil, müziğe deneysel yaklaşan her müzisyeni de etkiledi Kraftwerk; Bowie, Gary Numan, OMD, John Foxx, Joy Division, New Order, Blondie, Björk, Depeche Mode ve daha niceleri, Kraftwerk'ten esinlendi.

2005'te Rockİstanbul'da canlı dinleme olanağı bulduğumuz grubu ikinci kez New York'ta yakaladım. Dün akşam 3D konser turnesi kapsamında, kentin en güzel performans mekanlarından United Palace Theater'daydı (UPT) Kraftwerk. Önce konserin gerçekleştiği mekan hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. United Palace Theater'ın kentin en güzel performans mekanlarından biri olduğunu söyledim ama aslında en güzeli demek de yanlış olmaz. New York'taki konser salonları düşünüldüğünde, akla hemen Radio City Music Hall, Carnegie Hall, Beacon Theater gelir. Bu salonların hepsi de hem atmosfer hem de akustik açısından çok iyi; ben hepsinde çok sayıda konser izledim ama hayatının önemli bölümü konserlerde geçen biri olsam da, UPT'a dün akşam ilk kez gittim. İçeri girer girmez de adeta büyülendim. Kentin Washington Heights adlı bölgesinde 175. Cadde ile Broadway'in kesiştiği köşede yer alıyor bina. Dışardan bakıldığında bir katedral olarak inşa edildiği belli oluyor ama içeri girdiğinizde duvarlarda papazların sözlerinden alıntıları görünce durum iyice netleşiyor. 1925-1930 arasında inşa edilen yapıyı, 1969 yılında Birleşik Hıristiyan Evanjelist Derneği satın almış, o günden beri de bir kültür merkezi olarak içinde çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor. Eğer Moor-Rococo etkili eklektik Oryantalist mimari tarzına ilgi duyuyorsanız ya da bir şekilde mimari ile ilgileniyorsanız, New York'a yolunuz düştüğünde bu binayı ziyaret etmenizi öneririm.

Balkon katıyla birlikte toplam 3400 kişilik kapasitesi olan salonda Kraftwerk'ün iki gece üst üste vereceği konserlerin bileti tahmin edilebileceği gibi karaborsaya düşmüştü, kapıda fahiş fiyattan bilet satan fırsatçılar kol geziyordu. Geçen yıl New York'ta MOMA ve Londra'da Tate Modern'de albümleri baştan sona çaldıkları seri konserlerin biletlerinin yol açtığı çılgınlığı, bilet satışı yapılan sitelerin yoğunluktan çöküşünü, ünlü müzisyenlerin bile Twitter'da Kraftwerk bileti aradığını düşünürsek, yine de 3D konsere bilet bulabilmek büyük şanstı.

19.30'da UPT'nin önünde epey uzun bir kuyruk vardı. Sırada bekleyip içeri girince dağıtılan 3D gözlüklerimizi aldık ve fazla geçmeden tam 19.50'de sahnedeydi grup. Hem konser için seçtikleri salon hem de sahneye çıkış saatleri ilginçti. Synthesizer'ların üzerine konduğu ayaklı konsolların başında dört Kraftwerk üyesinin görünmesiyle birlikte açılışı 1978 tarihli "The Man-Machine"in ilk parçası "The Robots"la yaptılar. Açıkçası Kraftwerk'i oturarak dinlemek bana çok doğru bir yöntem gibi gözükmüyor ama oturmalı düzene sahip bir salonun tercih edilmesinin de bir gerekçesi olmalı diye düşündüm. Nitekim 3D görsellerin rolünün müzik kadar etkili olduğu bir konserdi izlediğimiz. Konser yazılarında, öncelikli tercihim müziğe vurgu yapmak için, 'izleme' yerine 'dinleme' kelimesini kullanmak, ancak Kraftwerk'in dünkü konseri söz konusu olduğunda, gönül rahatlığıyla 'izleme' kelimesini kullanabilirim. Kraftwerk üyeleri, sadece ellerini ve başlarını oynatarak, neredeyse bedenlerinin geri kalanı bütünüyle basit bir şekilde sahnede dururken, biz izleyiciler de arkalarındaki dev ekranda akan görüntülerin içine gerçekmiş gibi daldık.



Konser sırasında tercih edilen görüntülerin karakteristiği ile müziğin niteliği arasındaki müthiş uyum, senkronizasyonun mükemmelliği, salona yayılan ses kalitesinin yüksekliği, bugüne kadar gördüğüm bütün konserleri geride bırakacak kadar iyiydi. Teknolojinin vardığı boyuta Roger Waters, Gorillaz, Michael Jackson, U2 gibi büyük isimlerin konserlerinde de tanık olduk. Ama Kraftwerk 3D konserinde, sadece renkler, geometrik şekiller, yazılar ve sayılarla yaratılan bütünlük, gerçekten de insanın ağzını açık bırakacak bir kusursuzluk sergiliyor. Konserlerde gereksiz görsel ağırlığına karşı olan ve bundan hazzetmeyen birisi olarak bu konuda iki istisnam var. Birisi, Waters gibi şarkıda anlatılan mesajı güçlendiren görsellerin performans sanatı bakış açısıyla bir senaryo akışında sergilenmesi; ikincisi de, Kraftwerk'teki gibi, şarkının algılanışına etki etmeden sadece onunla uyumlu soyut görseller olarak sunulması. Bu iki kullanım dışında, sahnede 50 kişiyle oradan oraya koşup jimnastik yapanlar ya da Lady Gaga gibi kendini kuzu çevirme gibi kızarttıranların yarattığı atmosfer, ilgiyi müzikten başka alana kaydırıp onu ikinci plana attığından bana hitap etmiyor.



Kraftwerk'te görsellerin büyük kısmının soyut şekillerle yapılan grafikler içerdiğini söyledim; bunun dışında birkaç şarkıda gerçek hayattan kayıtlar da vardı. Mesela "The Model"de 50'li-60'lı yıllardan manken, film görüntüleri ya da "Auobahn"a eşlik eden yol, araba görüntüleri gibi… Bunlar da mantıklı bir kurguya dayanan öykü içinde yer almadığından dikkati müzikten koparmıyordu ama yine de benim tercihim, sayılar, geometrik şekiller ve yazılarla yapılanlardı.

Kraftwerk'in kurucularından Florian Schneider, 2008'de gruptan ayrıldığında şimdi ne olacak diye endişelenmiştik. Ralf Hütter ile yaptıkları unutulmaz albümleri düşündükçe, grubun geleceğine dair endişelerim tümüyle ortadan kalkmıyor elbette ama dünkü performans, Kraftwerk'i canlı dinleme açısından hiçbir endişeye yer olmadığını kanıtlıyordu. Yine de 2003'te yayınladıkları "Tour de France Soundtracks" albümünnden sonra yeni bir albüm kaydetmediklerini göz önünde bulundurursak, bu bakımdan kaygı duymadığımı söyleyemem. Schneider, Hütter ve hatta bir dönem birlikte çalıştıkları Michael Rother ve Klaus Dinger'ın da yer alacağı Kraftwerk bir hayal mi bilmiyorum…


3D konser için, en çok sevilenlerden oluşan bir şarkı listesi yapmış grup. "The Model", "Computer Love", "The Man Machine, "Neon Lights" ve "Radioactivity" gibi salondakilerin en çok duymayı istediklerini arka arkaya çaldılar. Toplam iki saat süren konser, dinleyicilere yetmeyince, yoğun alkış sonrası tekrar sahneye gelip "Aero Dynamik" ve "Planet of Visions"ı çaldılar. Katedralin oturmalı salonunda olmasaydık, çok rahatlıkla mekan underground bir tekno kulübüne dönerdi. Tekrarlanan ritimler insan bedenini esir alır, sadece kafa sallamayla kalmamıza izin vermezdi. Evanjelist inanca ait bir mekanda geleceğin müziğini dinlemek oldukça ironikti ama belki de daha ironik olan tekno pop'u  dans etmeden dinlemekti. Sokağa çıkıp metroya doğru yürürken, "belki de en ironiği, 1970'lerde yapılan müziği 'geleceğin müziği' diye tanımlamak" diye geçirdim aklımdan. Ama işte Kraftwerk mucizesi burada: Bir müzik yaratırsınız, ortaya çıktığı dönemde de, 40 yıl sonra da geleceğin müziği o olur. Geleceği geçmişte kuranlara efsane dememiz boşuna değil!


Şarkı listesi: The Robots - Metropolis - Numbers/Computer World - It's More Fun to Compute / Home 
Computer - Computer Love - The Man-Machine - Space Lab - The Model - Neon Lights - Autobahn - Prologue - Tour de France 1983 - Tour de France 2003 (Etape 1) - Tour de France 2003 (Etape 2) - Airwaves - Geiger Counter / Radioactivity - Trans-Europe Express / Metal on Metal / Abzug - Boing Boom Tschak / Techno Pop / Musique Non-Stop /// Aero Dynamik - Planet of Visions 

(Kameramın bataryasını konsere giderken yanıma almayı unuttuğum için cep telefonumla fotoğraf ve video çektim ama onlar da fazla kaliteli çıkmadı. O nedenle bu yazıda promo fotoğraflarını kullandım, videolar da Youtube'dan…)

23 Ekim 2013 Çarşamba

GARY NUMAN BİR KEZ DAHA DAĞI AŞTI


Gary Numan adı geçince aklıma hemen tek bir imaj gelir. Kabuki oyuncularının makyajını andıran bembeyaz bir yüz, lacivert saçlar, koyu lacivert ruj ve dikkat çekici bir siyah göz makyajıyla dik dik bakan bir adam. 1984 yılında yayımladığı "Berserker" albümünün kapak fotoğrafıydı bu. Bir arkadaşımın ağabeyinin Londra seyahatinde aldığı kasetin kapağını ilk gördüğümde çarpılmış, öylece uzun süre bakakalmıştım. Benim Gary Numan ile tanışmamın nedeni o fotoğraftı. Sıradışı, ilginç ve ayrıksıydı; dünyanın geri kalanına rest çeken androjen bir hali vardı. Müziğini merak edip dinlediğimde, "A Child with the Ghost" ikinci sarsıntıyı yaratmıştı üzerimde. Ondan sonra geriye dönüp Gary Numan diskografisini araştırmaya koyuldum; "Cars" ve "Are 'Friends' Electric?"i daha sonra keşfettim. İngiltere'de değil, Türkiye'de yaşamanın cilveleriydi bunlar. O zamanlar internet de yoktu; plak peşinde koştuğumuz, yurtdışına gidenlere kaset getirmesi için yalvardığımız günlerdi.

Görünüşü gibi müziği de etkileyiciydi Gary Numan'ın; ilk kurduğu punk rock/new wave grubu Tubeway Army'de gitar/bas/davul sounduna kazara da olsa synthesizer'ı ekleyip, yeni seslere yöneliyordu. Elektronik müziği, melodi ile olduğu kadar sound ile de ilgili olduğu için seçtiğini söylüyordu ve yeni sesler peşinde olan, bilimkurguya meraklı her müzisyen gibi benim için büyük bir keşif alanıydı yarattıkları. Sahne performanslarında ise, robotik hareketlerle uzaylı görünümünü destekliyor, açık bir şekilde kendi gerçek kimliğinin dışında bir kimliği benimsiyordu. Yıllar sonra bunun nedenini açıkladı: Aşırı derecede utangaçtı ve sahnede farklı bir kimlik benimsemezse, tek kelime edemez hale geliyordu. Sonuçta benim görüp etkilendiğim, sahne adıyla Gary Numan'dı, gerçek adıyla Gary Anthony James Webb değil. Ancak ilk yıllarda yaşadığı sahne korkusunu yendikten sonra, ikinci kişiliğinin de kendisinin bir parçası olduğunu ve artık bunu eğlenceli bulduğunu söyledi. Sonradan öğrendiğime göre, Asperger Sendromu diye bilinen hastalık Numan'da da vardı; sosyal etkileşimde zorluk, dil kullanımında farklılık, depresyon, paranoya ve izolasyon gibi etkileri olan hastalığı aşmak için çok çabaladı.



Hastalığı belki sahnede onu zorluyordu ama bana kalırsa tek bir şeye odaklandığında, yani tek başına müzik yazarken ona katkısı oluyordu. Yaptığı müzikler de bunun kanıtı. Son 35 yıldır electro-synth odaklı müziğin ikonlarından birisi haline geldi Numan. Ona elektronik müziğin büyükbabası denmiyor boşu boşuna. Bugüne kadar toplam 20 albüm yayınladığı inişli çıkışlı bir kariyeri oldu. Çok zorlandığı, borca battığı, şarkı yazamadığı ve depresyonun pençesinde kıvrandığı dönemler geçirdi. Albüm yapmayı "tırmanılacak bir dağa" benzetiyor kendisi. 55 yıllık hayatı, o dağları aşma mücadelesiyle dolu. Bu kez 2011'de çıkardığı "Dead Son Rising"den sonra yeni bir albümle karşımızda. "Dead Son Rising", Numan'ın "Pure" (2000) ve "Jagged" (2006) albümleri sırasında yaptığı demo kayıtlardan doğmuştu ve tüm diskografisi düşünülecek olursa, ortalama bir albümdü.

"Jagged"den sonra geçen yedi yılda, 51 yaş civarında orta yaş bunalımına girdiğini itiraf ediyor Gary Numan. Evliliğinde yaşadığı ciddi sorunlarla ve üçüncü kez baba olmanın getirdiği sorumluluklarla baş etmek için antidepresanla geçirdiği yıllarda üretiminin düştüğü belli. Ancak yine de "Splinter: Songs from a Broken Mind"ın yarısını o zorlu yıllarda yazmış; kalan yarısını ise ailece yeni bir hayata başlamak üzere Londra'dan taşındıkları Los Angeles'ta birkaç ay içinde yazmış. Elbette Los Angeles'a yerleşip evindeki sorunları çözdü diye kimse ondan neşe dolu bir albüm bekleyemezdi; zaten kendisi de hiçbir zaman "Shiny Happy People"ı yazmayacağını söylüyor. Bu açıdan şaşırtıcı bir durum yok; yine karanlık bir sound ve depresyon günlerinden gelen duygularını yansıtan bir albüm Splinter. Adından da anlaşılacağı gibi, Numan'ın duygusal olarak çöktüğü dönemleri anlatan şarkılar var bu albümde. Prodüktör yine Dead Son Rising'te de birlikte çalıştığı Ade Fenton; ancak bu kez, neredeyse her biri single olabilecek kadar güçlü, daha ilk dinleyişte insanı yakalayan, melodik ve farklı soundlara sahip şarkılar dikkat çekici. Bildiğimiz Gary Numan'ın synth liderliğindeki elektronik soundu, bu albümle Nine Inch Nails'in gürültülü gitarların öncülük ettiği endüstriyel sounduna çok daha yakın duruyor.



Açılış şarkısı "I Am Dust"ın gitarın öne çıktığı endüstriyel sounduna, acımasız tutkuların dünyasında bir hiç olduğumuzu haykırarak eşlik ediyor. 55 yaşında vokal kabiliyetinden hiçbir şey yitirmemiş olduğunun en iyi örneği bu şarkı. "Splinter"da Numan'ın vokali efektlerin, reverblerin arkasına gizlenmemiş ve bence çok doğru bir tercih olmuş bu. Arkasından "Here In The Black"te fısıldayarak söylediği sözler, yaklaşmakta olan karanlığın, tehlikenin sesle olağanüstü bir anlatımı. "Everything Comes Down to This", suçlayacak birisini arayıp yalnızlıktan kıvranan bir insanın yazabileceği en güzel şarkılardan birisi olmalı; gitarların vahşi tonu alçak tavanlı karanlık bir odaya sıkışıp kaldığınız hissini yaratıyor ve bence Numan'ın sesleri nasıl en usta öykü yazarı gibi kullanabildiğini gösteren müthiş bir şarkı. "The Calling", ilginç yaylı düzenlemeleri ve piyano katkısıyla albümde sound açısından diğerlerinden ayrılıyor. Endüstriyel sesler albümde ağırlıklı olsa da, klavye ve piyano ağırlıklı "Lost" ile "My Last Day" gibi ambient etkilerini de barındıran çok daha yavaş ritimli şarkılar da var albümde. "Love Hurt Bleed" ile rave sahnelerine selam çakarken, "A Shadow Falls on Me"de tekno vuruşlarını şarkıya enjekte etmiş Numan. Eşiyle bir kavgalarından sonra yazdığı "Where I Can Never Be", gotik seslerin ördüğü karanlık melodisiyle benim favorilerimden.

Electro-synth'in farklı kulvarlarına girip çıkan "Splinter"'ın prodüksiyonu tahminimin ötesinde başarılı, şarkı yazımı açısından ise Numan'ın en iyilerinden birisi. Bu kez dağı aşma süreci belki daha zor oldu ama şimdi çıktığı tepede çok sağlam duruyor Gary Numan. "Splinter", müzik söz konusu olduğunda daima yeniliklerin peşinde olan; dün yaptıklarıyla değil, yarın ne yapacağı ile ilgilenen bir müzisyenden beklenebilecek kadar yaratıcı ve çarpıcı bir albüm.


-





17 Haziran 2010 Perşembe

Daha rock’n roll bir Groove Armada


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 17 Haziran 2010



Dans müziğinin başarılı gruplarından Groove Armada, 19 Haziran’da Efes Pilsen One Love Festival’ın ana grubu. İngiliz ikili, 2007’de Radar Live’da unutulmaz bir konser vermişti. Bu kez yeni albümleri “Black Light”ın turnesi kapsamında geliyorlar.

“Black Light”, benim en çok beğendiğim Groove Armada albümü oldu. Gruptan Andy Cato’yu telefonla Paris’te yakalayıp hoş bir sohbet yaptığımda, albümün ana esin kaynaklarından birisinin David Bowie’nin Berlin dönemi, hele de “Low” albümü olduğunu öğrenince bunun nedenini daha iyi anladım. Çünkü bir Bowie hayranı olarak “Low” benim için çok ayrı bir değere sahip.

“Black Light, bugüne kadar yaptığımız en iyi albüm” diyorsunuz. Bence de öyle ama nedenini sizden duymak isterim.

Eski albümlerimizden çok daha fazla rock’n roll, daha şarkı bazlı bir albüm. Sahnede bu şarkıların yarattığı atmosferden gerçekten çok memnunuz. Elektronika ile rock’n roll’un birleşimini çok güzel yansıtıyor. Canlı çaldığımızda albümün ruhunu sahneye tam olarak taşımayı isteriz. Yeni şarkıları bu konuda hiçbir endişe duymadan çalabiliyoruz.

Vokalist olarak dört müzisyenle çalıştığınız bu albüm, farklı tarzları da buluşturuyor. Bu tercihlerin nedeni neydi?

Aslında farklı tarzları buluşturmakla birlikte, bu albümde eskilere göre daha bütünlüklü bir sound var. Sahnede de albümü kaydettiğimiz insanlarla beraber çalıyoruz. Bu da daha belirgin bir grup soundu yarattı. Vokalistler konusunda ise, geçmişte kaybettiğimiz şeyi bu albümde yeniden yakalamak istedik. Yeni yetenek arayışına girdik ve sonunda Saint Saviour yeni vokalistimiz oldu. Konserlerde bize eşlik ediyor ve muhteşem bir performans çıkarıyor.

Albümü yaparken başlıca esin kaynaklarınızdan birisinin David Bowie olduğunu biliyorum. Peki hangi Bowie diye sorarsam?

Özel olarak Berlin dönemi. Olağanüstü güzellikteki “Low” ve “Heroes” albümleri.

House müzikten koptunuz mu?

Canlı performanslarımız bir süredir o akımdan farklı bir şekilde seyrediyor. DJ setlerimizde çaldığımız house müzik ile albüm turnesindeki performanslarımız iki ayrı şey. Ama istersek o tür müziğe yoğunlaşacağımız ayrı bir albüm de yapabiliriz. Ama şu anda ikisi ayrılmış durumda.

Müziğinizdeki farklı yönelişlerin hayranlarınızın bazılarını uzaklaştırmasından çekindiğiniz oldu mu?

Her şeyin hep aynı şekilde devam etmesini isteyenler her zaman vardır. Bunlar hayal kırıklığına uğramış olabilir. Ama albüm çıktığından bu yana gelen tepkilere göre, çoğunluk bunun yaptığımız en iyi müzik olduğu konusunda hemfikir.

Berlin döneminden etkilendiğinize göre, 1970’lerin sonu ve 80’lerin başına doğru bir yolculuk yapmışsınız. Eski dönem müziklerinin yeniden popülerleşmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Bu çok normal. Eski fikirler yıllar sonra yeniden yorumlanabilir. Son dönemde 90’ların müziğinin yeniden canlanması, DJ’ler açısından da çok eğlenceli. Ben de 90’larda DJ’lik yapıyordum. Şimdi de o günlerden kalma plaklar arasından birisini çekip rahatlıkla çalabilirim. Bu geriye dönüşlerin bizi ilgilendiren bir diğer yönüyse, müziğimizde yarattığı bileşim. Bu albümde de, Gary Numan, Roxy Music gibi 70’lerin sonu, 80’lerin hemen başında müziği etkileyen isimlerin yansıması var.

Benim albümdeki favorim Bryan Ferry’nin söylediği “Shameless”. Nasıl gerçekleşti bu işbirliği?

Avustralya’da bir plajda çalıyorduk. O sırada konser fotoğraflarını çeken bir fotoğrafçıyla tanıştık. Bize Bryan Ferry’nin arkadaşı olduğunu söyledi. Daha sonra bir yemekte Bryan Ferry’le tanıştırdı. Ama ancak dört kez birlikte akşam yemeği yedikten sonra, işbirliği yapabileceğimize dair bir işaret geldi Ferry’den. İlk kez böyle bir çalışma yapacağını söyledi. Bu bizim için büyük bir onur. Böyle bir efsane ile çalışmak müthiş bir şey.

Gruptaki ortağınız Tom, bir keresinde, müzikte pop tavrını sürdürüp hem de kendinizi zorlamayı hedeflediğinizi söylemişti. Bu albümde ikisini de başardığınızı düşünüyor musunuz?

Geçmişte birçok defa Tom’la işimizi nasıl yapacağımız ve insanların yaptıklarımız hakkında ne düşüneceği üzerine çok kafa yorup tartıştık. Ama bu ikisi arasındaki ilişki ne kadar zor olursa olsun, sonunda bir çıkış yolu bulduk. Her zaman belli bir tarzı seçip onu farklı yaştan farklı insanların hoşlanabileceği bir hale getirmeye çalıştık. Kendimizi bu şekilde yeniledik. Ben bu yönümüzle hep gurur duydum. Bu albüm için de zor bir yıl geçirdik, ama geldiğimiz noktadan mutluyum.

Artık büyük bir plak şirketine bağlı değilsiniz. Bunun albüme yansıması nasıl oldu?

Bu kesinlikle her şeyi değiştiriyor. Bir kere single çıkarma fikrine takıntılı olmaktan kurtuluyorsunuz. Bu albümün tek bir parçaymış gibi bütünlüklü bir sounda sahip olma nedeni de bu. Çünkü baştan o şekilde yazdık, kendimizi baskı altında hissetmedik. Yaptığımız her şeyi daha hızlı yaptık, çalışma düzenimizi istediğimiz gibi değiştirdik. Yeniden bu tempoya dönmek çok güzel.

Müzik sektörünün son yıllarda geçirdiği radikal değişimlerden sonra, sizce artık neyin popüler olacağına dinleyiciler karar verebilecek güce sahip mi?

Şu anda internet üzerinde müziği yaymak için çok büyük olanaklar var. Dünyanın her yerinden binlerce şarkıya aynı anda ulaşılabiliyor. Ama şu da var ki, büyük radyo istasyonları daha fazla önem kazanıyor. Çünkü insanlar, bu kadar büyük bir müzik akışı karşısında eleme yapılmasına ihtiyaç duyuyor. Fakat ne yazık ki, birçok ticari kurum hiçbir müzik değeri olmayan şarkıları öne çıkarıyor. Bugün gelinen noktada, ticari radyoları dinleyen insanların sonuçta daha iyi olanı seçeceklerine dair biraz daha fazla inanç duymamız gerekiyor.

Son yıllarda İngiltere’den çok sayıda başarılı indie dance-rock grupları çıkıyor. Bu trend hakkında ne düşünüyorsunuz?

90’larda gitarı olan birinin asla bir DJ miksine elini sürmediği bir dönem vardı. Artık durum farklı. Bazı müzisyenler buna karşı isyan bayrağını çekip dans kulüplerinde ikisini bir araya getirebildi. Biz, çok uzun süre canlı performanslarda house müzik çalmış bir grup olarak, elbette bu tarzın yayılmasından çok memnunuz.

Groove Armada, kendisinden sonra gelenler için esin kaynağı olmuş bir grup. Benim merak ettiğim, siz esinlenmek için yeni gruplarla ilgileniyor musunuz?

Sürekli ilgileniyoruz. 2002’den bu yana Lovebox festivalini düzenlediğimiz için zaten yeni grupları takip ediyoruz. Bu albüme başlamadan önce de Friendly Fires’ı birkaç kez canlı dinledik ve çok beğendik. O dönemde canlı olarak çok fazla kimseyi görmedik ama MGMT’nin ilk albümü gerçekten muhteşemdi.

İstanbul’daki performansınız nasıl olacak? Bu turnede daha yalın bir tarzınız olduğunu duydum.

Evet, öyle denebilir. Yine lazer şovumuz var. Ama elektronik öğelerle canlı vokalin, SaintSaviour’un ön planda olduğu daha farklı bir performans. Eminim seveceksiniz.

Tom’la 90’ların ortalarından beri birlikte çalışıyorsunuz. Bunca yıldır bir tek aynı insanla bu kadar yakın çalışıp hala devam edebilmenin sırrı ne?

Bilmiyorum, herhalde oldukça şanslıyız. Özellikle 10 yılı aşkın bir süredir bu kadar yakın çalıştığımızı düşünecek olursak... 7 yıl önce bir tartışmamız oldu; herkes gibi ciddi şekilde kavga ettik. Ama sonuçta ikimiz de Groove Armada’ya kendimizi bütünüyle vermiş durumdayız. Aradaki ilişkiye sen ya da ben olarak değil, grup kimliğiyle yaklaşıyoruz.

Son olarak, bütün dünyada çok sayıda kişinin ve eleştirmenin beğenisini kazanan bu albüm sizin için neden özel?

Çok sayıda insanın beğenmesi önemli elbette. Bana göre özel bir albüm; çünkü, en çok yapmak istediğim müzikleri bir CD’de toplamak isteseydim, o ancak bu albüm olurdu.

-

Translate