Finn Andrews etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Finn Andrews etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2016 Pazartesi

VİDEO: THE VEILS @ SALON - 19.11.2016


21.11.2016

Geçen hafta sonunda alternatif rock'ın en iyi gruplarından birisi olan The Veils'i İstanbul'da bir kez daha ağırladık. Bu kez Salon'un sıcak atmosferinde gerçekleşen konserin biletleri duyduğuma göre tamamen satılmış; hak ettikleri ilgiyi görmeleri sevindiriciydi. Bu yıl yayınladıkları yeni albümleri "Total Depravity"nin yanı sına önceki albümlerinden de şarkılar çaldılar. Heyecanla beklediğim 'Jesus for the Jugular' biste yine en sona saklanmıştı ama ondan önce vokalist/gitarist Finn Andrews, 2004 tarihli ilk albümleri "The Runaway Found"dan iki şarkıyı solo olarak çaldı. Birisi grubun en sevilen şarkılarından 'Lavinia', diğeri de muhteşem 'The Tide That Left and Never Came Back'. O güzel dakikaları kaydettim. Finn Andrews, bir gün yalnız kalırsa bile gitarını alıp yoluna ozan şarkıcı olarak tek başına devam edebilecek kadar güçlü bir yoruma ve yeteneğe sahip. Tabii bunun olmasını dilemiyorum; The Veils'in grup olarak da ayrı bir etkisi var. En iyisi her konserde böyle solo yorumlar da yapsın. 





(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)

17 Ağustos 2013 Cumartesi

The Veils ve Placebo İle Güzel Bir Akşam


17.08.2013

Yanılmıyorsam Placebo dün akşam İstanbul'daki beşinci konserini verdi. 2000'de Hilton Convention Center gibi canlı performans için hiç uygun olmayan bir mekanda yapılan ilk konser etkinliği, Türkiye konser tarihi açısından da unutulmazlar arasında. Placebo'yu dinlemeye gelenlerin büyük kısmı, müziğin de etkisiyle kendini bir başkasının kolları arasına bırakarak kendinden geçmişti. Ses sistemi, havasızlık vb. gibi fiziki açıdan bugünkü standartların altındaydı konser ama o yıllarda bugünkü kadar sık büyük konser yapılmadığından herkeste yabancı grupları canlı dinlemeye karşı daha yoğun bir ilgi vardı. Konserlerin sayısı arttıkça, dinleyicilerin bu deneyime verdiği değer azalmaya başladı. Bunu uzun yıllardır konserleri gözlemleyen biri olarak yazıyorum. O ilk dönemlerdeki heyecan korunabilse, mesela dün akşam The Veils sahnedeyken birçok kişi yere oturup bağıra çağıra sohbet etmeyi tercih etmezdi.

Oysa The Veils, o tür bir muameleyi hak edecek bir grup değil. Aslında bana göre hiçbir müzisyen/grup o saygısızlığı hak etmez. Eğer müzik size hitap etmediyse ve arkadaşlarınızla hiç durmadan konuşmak istiyorsanız, mekan kapalı ve ufaksa terk edersiniz; Parkorman gibi açık hava ve geniş bir yerse, kendinize sahneye uzak bir yer bulursunuz. Hemen arkamda oturup çene çalan grubun dışında dünkü konserde can sıkıcı bir durum yoktu. The Veils, tam vaktinde sahnedeki yerini aldı. Daha önce iki kere kapalı mekanda dinlemiştim grubu. Müziklerinin daha çok kapalı atmosfere uygun olduğunu düşündüğüm için Parkorman'ın açık hava sahnesinde performanslarının nasıl olacağını merak ederek gittim konsere.

Geçen defa Babylon'a geldiklerinde yaptığım röportajda da fark ettiğim gibi, vokalist Finn Andrews ve bas gitarist Sophia Burns, oldukça çekingen yapılı insanlar. (http://zulalmuzik.blogspot.com/2010/03/finn-andrews-sahnedeyken-evimde-gibiyim_01.html ) Burns, konser boyunca saçlarıyla yüzünü saklayıp dinleyiciyle hemen hemen hiç temas kurmayarak bu yapının işaretlerini veriyor. Ancak Finn Andrews, sahnede kendini açıp, tamamen müziğin yarattığı evrene giriyor. Şarkı söylerken yüzünün aldığı mimikleri incelerseniz, yaşadığı duygusal etkilenmenin yoğunluğunu görebilirsiniz. Röportajda da şarkı söylemenin onu dönüştürdüğünü düşündüğümü söyleyip, izlenimimin doğru olup olmadığını sormuştum. "Dönüştürdüğü kesin. Orada gerçek ben orataya çıkıyor. Performansın nasıl yapılacağını önceden öğrenmediğiniz için, yenilikleri keşfettiğiniz bir süreç bu. İçinde başarısız anlar da var, gurur duyduklarınız da. Patti Smith'i izlediyseniz bilirsiniz; sadece kendisini değil, o anda orada olan herkesi dönüştüren, şamanistik bir performanstır o. Benim ulaşmak istediğim nokta da orası... Sahnede evimde gibi hissediyorum," demişti.

Kendisine Patti Smith'i örnek alan Finn Andrews ve grup arkadaşları, Parkorman'da başarılı bir performans sundu. "Jesus for the Jugular"ı çalsalar, Patti Smith'in yarattığı şamanistik etkiye daha çok yaklaşabilirlerdi ama çalmadılar. Bu yıl yayımlanan dördüncü albümleri "Time Says, We Go"dan "Train With No Name" ile açılışı yaptılar. Hem yeni albümde hem de öncekilerde yer alan şarkılardan oluşan karışık bir şarkı listesi vardı ama ağırlık yeni albümdeydi. İlk albümleri "The Runaway Found"dan 2, ikinci albüm "Nux Vomica"dan 3, üçüncü albüm "Sun Gangs"den 1 ve son albümden 6 şarkı çaldılar. Bazı insanlar sohbet etmeyi sürdürdüğü sırada, günümüzün en içten şarkı söyleyen erkek vokalistlerinden biri olan Finn Andrews, kuşlar üzerine yazdığı "Birds" ile dinleyenlerin yüreğine dokunuyordu. "İstanbul'da çok martı var," dedi gülerek şarkıyı anons ederken ama konser bolluğuna ve kuşlara çok alıştığı için onlara karşı duyarsızlaşanlardan bir karşılık alamadı. Kuşlar hakkında şarkı yazan o ruhun inceliğini hissedenler vardı yine de...

Konserin sonuna doğru The Veils'i turneye dahil ettiği için Placebo'ya teşekkür etti Andrews. O sırada düşünüyordum; Placebo, The Veils ile neden turneye çıkar? Müziklerini beğendikleri ve desteklemek istedikleri için elbette. Ancak şunu da söylemek gerekir: Finn Andrews, Brian Molko gibi daha ilk duyulduğu anda tanınacak kadar belirgin bir vokale sahip ve onun gibi sofistike şarkı sözleri yazıyor. Bu açıdan önemli ortak noktaları var. Placebo öncesi The Veils'i dinlemek bana çok iyi geldi. Gördüm ki, açık hava mekanın da hakkını verdiler. Dün akşam The Veils ve Placebo, iyi bir turne ekibi oluşturmuştu. Dinleyenler için birbirini tamamlayan, etkileyici performanslardı.

(The Veils setlist: Train With No Name - Calliope! - Turn from the Rain - Birds - Not Yet - Vicious Traditions - The Pearl - Sign of Your Love - Sit Down by the Fire - The Valley of New Orleans - Through the Deep, Dark, Wood - Nux Vomica)

The Veils'ten sonra Placebo da sahneye tam saatinde çıktı. Kalabalık, grup elemanlarını görmek için çığlıklar atarken ışıklar karardı ve müzik başladı ama Placebo üyeleri yoktu sahnede. Sigur Ros'un "Svefn-G- Englar" adlı şarkısı ile Placebo'dan "Pure Morning"i bir araya getiren yeni bir miks ya da mash-up dinledik. Ben, o miksi ilk kez duydum ama çok beğendim.

Sonra önce Stefan Olsdal ile Steve Forrest ve arkasından Brian Molko sahnede görününce epey bir tezahürat duyuldu. Beşinci kez de gelseler İstanbul özlemiş Placebo'yu. Onlar da konser boyunca bunun farkındalardı eminim; dinleyicinin şarkılarına hep birlikte eşlik etmesi, hemen herkesin ilgisini sahneye yöneltmesi çok pozitif bir enerji yaydı.

Ben, 2003'teki Placebo konserini kaçırdım ama diğerlerinin hepsinde grubu dinleme olanağı buldum. Yurtdışında izlediğim konserlerini de katarsak, grubun canlı performansını altı kere gördüm. Altısında da konserden mutlu ayrıldım. Dün akşam da "iyi konser nasıl olur?" sorusuna bir kez daha yanıt aldık. Evet, müzisyenlere büyük iş düşüyor; her iyi müzik yapan sahnede iyi performans gösteremeyebiliyor. Ama sadece müzisyenlerin iyi olması yetmiyor; müzikseverlere de iş düşüyor; öncelikle müziği dinlemeleri gerekiyor, dinlemeyip yüksek sesle konuşmayı tercih ettikleri anda, hep birlikte yaşanabilecek güzel bir deneyimi bozmuş oluyorlar.

Placebo, hem yeni şarkılarını hem de çok sevilen eski parçalarını çaldığında, aldığı tepki her gruba nasip olmayacak kadar çarpıcıydı. "Speacial K", "Every You Every Me", "Meds" gibi şarkılar, bu ülkede alternatif rock dinleyicilerinin marşları haline gelen şarkılar arasında. Onları çalmayı da ihmal etmemeleri akıllıcaydı. "I Know"u yine duyamadık ama canları sağ olsun. Brian Molko, 2000'de röportaj yaptığım döneme göre doğal olarak yaşlandı, artık fiziksel olarak da görülüyor bu ama sesinde hiçbir yıpranma yok. İlginçtir, Stefan Olsdal'da yaşlanmanın fiziksel izleri henüz yok; sahnede de en hareketli olup dinleyiciyi coşturan o. Placebo, vokalist ile diğer üyeler arasındaki dengeyi iyi kuran gruplardan. Molko ile Olsdal'ın sahnedeki pozisyonları bunun güzel bir örneği.

Bu arada Gezi direnişinden beri adet olduğu üzere "Her Yer Taksim Her Yer Direniş!" sloganı yine atıldı Parkorman'da. Çok açık ki, bu tür konserleri takip eden kitle, aynı zamanda Gezi'de direnişe katılanlar ve destekleyenlerdi. O nedenle sloganın konserlerde duyulması hiç şaşırtıcı değil; bunu engelleyebileceğini düşünen varsa çok yanılır.

Placebo setlist: B3 - For What It's Worth - Bionic - Too Many Friends - Loud Like Love - Twenty Years - Every You Every Me - Black-Eyed - Song to Say Goodbye- Blind - Bright Lights - Meds - Slave to the Wage - Special K - The Bitter End // Teenage Angst - Running Up That Hill - Post Blue - Infra-Red

(Fotoğraflar bana aittir.)

-

10 Şubat 2011 Perşembe

The Veils, yeni şarkılarıyla Babylon'da


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 10 Şubat 2011

Geçenlerde bir grup müzik yazarı konuşuyorduk; “Bir konser öncesinde yazı yazmak reklama mı girer?” sorusu üzerinde farklı görüşler vardı. Eleştiri yazısı elbette konser sonrasında yazılır; ama bana göre, konser öncesinde bir grubu/sanatçıyı tanıtan ve reklam amaçlı olmayan yazı yazmak mümkündür.

Tabii burada bir koşulun altını çizmek gerekir: Yazı, bir basın bülteninden alınan klişe bilgileri değil; o grubu/sanatçıyı yakından tanıyan ve konusuna hakim bir müzik yazarının yorumlarını içermelidir.

Ben de ancak bu gibi durumlarda; çok beğendiğim ve bu nedenle müzikseverlerin kaçırmasını istemediğim grupların konserleri öncesinde yazmayı düşünüyorum. Bu ay da İstanbul’da çok sayıda önemli müzik etkinliği var. Bunların arasında The Veils’e dikkat çekmezsek olmaz.

Neden? Çünkü alternatif rock’ın en başarılı gruplarından birisi. Ama aynı zamanda ilginç bir şekilde, bugüne kadar çok güzel üç albüm yapmalarına karşın, son on yılın değeri tam bilinememiş gruplarından birisi de...

2009’da yılın en iyi albümleri listelerine giren “Sun Gangs” gibi bir çalışmaya imza atsalar da hâlâ “underground” kalabilme özelliğine sahipler. Bu durumun benim için ayrıca çekici olduğunu söylemeliyim.

"MÜZİK, DUYGUSAL KARŞITLIKLARIN KARIŞIMINI SUNMALI"

The Veils’i geçen yıl yine şubat ayında Babylon’da canlı dinleme olanağı bulmuştuk. 2007’de New York konserinin ardından ikinci kez sahnede görmüştüm grubu. Her iki konseri de unutulmaz kılan, vokalist Finn Andrews’un salonu tamamen etkisi altına alan müthiş performansıydı. Öylesine etkileyiciydi ki, “Jesus for the Jugular”ı söylerken, bana Ian Curtis’i anımsatmıştı.

Aslında sahnedeki bu duygusal yoğunluk, kaynağını grubun müziğe yaklaşımından alıyor. Konser öncesinde Finn Andrews ve bas gitarist Sophia Burns 'le yaptığım röportajda şöyle demişti Finn: “Müzik de aynı insanlar gibi duygusal karşıtlıkların karışımını sunmalı.” Kanımca, kendisi, hem yazdığı çarpıcı şarkı sözleriyle, hem de en düşük perdeden falsettoya kadar yetkinlikle kullanabildiği sesiyle, bunu en iyi şekilde başarıyor.

SHAKESPEARE ESİNTİLİ EP

Grubun henüz bir yıl dolmadan tekrar Babylon’u ziyaret etmesinin nedeni, yedi şarkılık yeni bir EP yayınlamış olması. “Troubles of the Brain” adlı bu çalışma, geçen ayın son haftasında yeni kurdukları kendi bağımsız plak şirketinden çıktı.

Bu arada edebiyat meraklıları EP’nin adındaki Shakespeare göndermesini hemen algılamış olmalı; Macbeth’te 5. Perde 3. Sahne’de geçer bu ifade.

Finn Andrews, geçen yaz Londra’daki ev stüdyosunda gerçekleştirdikleri bu yeni kaydın prodüktörlüğünü, Suede grubunun eski efsanevi gitaristi Bernard Butler ile birlikte üstlenmiş. Yedi şarkının içinde alıştığımız melankolik The Veils şarkılarına yakın olanlar da var, tarz değişikliği olarak yorumlanabilecek olanlar da...

Ayın yoğun konser takvimi içinde 12 Şubat gecesi The Veils’in beyinde sorunlara neden olan duygu ve düşüncelerden esinlenen yeni şarkılarını kaçırmayın derim.

"Jesus for the Jugular" live:


"Sun Gangs" albümünden "The Letter"


İlk albüm "Nux Vomica"dan "The Calliope":





-

1 Mart 2010 Pazartesi

Finn Andrews: "Sahnedeyken evimde gibiyim"


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 1 Mart 2010

Alternatif rock’ın en iyi gruplarından The Veils, hafta sonunda Babylon’da muhteşem bir konser verdi. Şarkı yazarı, gitarist ve vokalist Finn Andrews, aynı zamanda grubun kurucusu.

Ben The Veils'i ilk kez 2007 yılında New York'ta Bowery Ballroom'da canlı dinleme olanağı bulmuştum. Kanımca, o konserden daha güzeldi Babylon konseri. Finn, İstanbul'da daha rahat ve esprili gözüküyordu. Kendisi de sonuçtan memnun kalmış olmalı ki, İstanbul'u tur programlarına düzenli olarak dahil etmek istediklerini söyledi.

Konserin bence en güzel anları, grubun "Jesus for the Jugular" adlı olağanüstü şarkıyı çaldığı anlardı. O sırada sahneden dinleyiciye yansıyan enerjinin etkileyiciliğini, konserde olmayanlar için sözcüklerle anlatmamın yeterli olacağını sanmıyorum.

Grubun müziği ve özellikle Finn'in sahne performansı, öylesine yoğun bir içtenlik yansıtıyor ki, konser öncesinde yaptığım röportajda bunun kaynaklarını bulmaya çalıştım.

Şarkılarındaki karanlık havayı da sordum Finn’e; onu da cevapladı, sonra akşam konsere gelip gelmeyeceğimi sordu. Ve asıl yanıtı, bis için gitarını alıp tek başına sahneye çıktığında verdi. Televizyonda gördüğü Missy Elliott’tan esinlenerek disko havası yaratmayı denedi. Ancak buna hem kendi güldü hem de biz.

Röportaj sırasında Finn'in yanında basçı Sophia Burns de vardı ama o daha çok dinlemeyi tercih etti. Sanırım yorgun olduğundan... Yolculuk sırasında uyumuşlar aslında ama yorgun olduklarını söylediler. Çünkü sabah erken kalkmışlar ve uçaktan iner inmez de soluğu Babylon'da almışlar.

-Bugüne kadar üç albüm yaptınız. Size göre hangisinde hayata ve müziğe dair hislerinizi en iyi şekilde aktardınız?

-Benim için albüm yapma nedeni, daha iyiyi, daha güzeli bulmak. Aklınızdakine en yakın olanı buluncaya kadar devam ediyorsunuz. Ama o noktaya gelmediyseniz, albümlerin hepsinden gurur duysanız da, yapılması gereken bir şeyler kaldığını düşünüp devam ediyorsunuz. Ben de o noktaya gelmedim.

-Ama son albümünüz “Sun Gangs” için en iyisi dediğinizi biliyorum.

-O içinde bulunduğumuz döneme daha yakın. O nedenle kim olduğumuzu daha iyi anlatıyor. Bu aşamaya gelene kadar oldukça inişli çıkışlı yollardan geçtik. İlk albümü yaptığımda ortada belli bir grup bile yoktu; 17 yaşındaydım ve ne yaptığımı çok iyi bilmiyordum. Daha basit bir albümdü. Ama daha sonraki iki albümde gerçek bir grup vardı. Onlara daha yakınım.

-Şarkılarınızı yazarken belirleyici olan, sadece anlık duygularınız mı, yoksa daha teknik bir yöntemle zaman içinde mi gelişiyor?

-Daha çok kendiliğinden gelişiyor. Sonra birden farklı bir yola girdiğinizi hissediyorsunuz. Belirli bir planla olmuyor hiçbir şey. Aslında gizemli ve şaşırtıcı bir süreç ve ilginç olan da bu. Bir ara bu konuda bir teorim de vardı. En çok gurur duyduğum şarkıların, nasıl yazdığımı hatırlamadıklarım olduğunu fark etmiştim. Bir andaki duyguların şekil verdiği öylesine doğal şarkılar ki, başka insanlar hoşlanır mı diye endişe duymuyorsunuz.

-Şarkı sözleriniz melankolik ve sembolik anlamlarla yüklü. Bir kayıp ya da yokluk hissi seziliyor. Buna neden olan içsel bir tavır mı, yoksa yazma tarzınız mı böyle?

-Şarkıda ne söylenmesi gerektiğini önceden ne kadar az düşünürseniz, yani plan yapmazsanız, o kadar dürüst oluyorsunuz. O zaman gerçekten içinizden geçenler ortaya dökülüyor. Sanırım şarkı yazmamın en önemli nedeni bu...

-Neden genellikle hüzün insanları yaratıcılığa teşvik ederken, mutlu olduğunuzda yapmak istediğiniz son şey, elinize gitarı alıp bütün dünyaya bunu duyurmak oluyor?

-Ben de bugüne kadar hiç mutluluk şarkısı yazmadım... Yalnızlık insanları kendine yöneltip daha çok kendi duygularına yoğunlaştırıyor. Ama rock müzik öylesine büyük bir enerjiyle dolu ki, mutlaka öfke ya da hüzün ifade eden bir şarkı yazmanız şart değil. Bana göre tek başına sürekli hüznü yansıtan müzik de, mutluluğu abartan şarkılar kadar rahatsız edici. Bence müzisyenlerde bir espri, ironi yeteneği olmalı. Müzik de, aynı insanlar gibi duygusal karşıtlıkların karışımını sunmalı.

-Sizi New York’ta izlediğimde, konserlerin sizin için farklı bir duygusal deneyim olduğuna dair bir izlenim edindim. Doğru bir izlenim mi?

-Evet, doğru. Daha önce beni sahnede gören arkadaşlarımın konserden sonra gelip benim için endişelendiklerini söyledikleri çok oldu. Ama ben sahnedeyken, günün geri kalan kısmında olduğumdan çok daha mutlu ve özgürüm. Sahnedeki halim tamamen içgüdüsel, ancak dışardan neye benzediğini bilmiyorum.

-Çekingen bir insana benziyorsunuz ama sahnedeki duruşunuz oldukça güçlü. Şarkı söylemek sizi bir şekilde dönüştürüyor sanırım.

-Dönüştürdüğü kesin. Orada gerçek ben ortaya çıkıyor. Performansın nasıl yapılacağını önceden öğrenmediğiniz için, yenilikleri keşfettiğiniz bir süreç bu. İçinde başarısız anlar da var, gurur duyduklarınız da. Patti Smith’i izlediyseniz bilirsiniz; sadece kendisini değil, o anda orada olan herkesi dönüştüren, şamanistik bir performanstır o. Benim ulaşmak istediğim nokta da orası.

-Bir tür terapi etkisi de söz konusu mu?

-Evet, bu benim en büyük zevkim. Uzun süre turda olunca her akşam sahneye çıkıyor ve bir süre sonra arkada bıraktıklarınızdan kopuyorsunuz. Ama bu bana başka hiçbir şeyde bulamadığım bir keyif veriyor. Doğrusu, bizim gerçek anlamda ev yaşantımız yok...

-Hayatı yollarda geçen halk ozanları gibi...

-Aynen öyle. Sahnede olmak, ait olduğunuz bir toplumun içinde yer alma hissi veriyor. Sahne benim evim.


28 Eylül 2008 Pazar

New York'tan Müzik Önerileri


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/27 Eylül 2008

Bu hafta New York müzik sahnesinden son haberleri aktarıp bazı önerilerde bulunacağım.

1. ÖNERİ: THE VEILS

2001’de Londra’ra kurulan The Veils’i Amerika turnesinin New York ayağında yakalayıp canlı dinleme fırsatı buldum. Gerçi asıl konser, deneysel müzikler yapan Avustralyalı Liam Finn’indi ve The Veils onun konserinde ön grup olarak yer alıyordu. Fakat doğrusu beni konsere asıl çeken The Veils oldu.

Şu ana kadar iki albüm yayımlayan grubun, alternatif rock türünün yakın takipçilerinin dikkatinden kaçmış olduğunu sanmıyorum. Çok başarılı ikinci albümleri “Nux Vomica”, Türkiye’de Equinox Music tarafından piyasaya sürüldü.

Fakat ne yazık ki, The Veils gibi grupların çalışmalarını, sadece ana akımda yer alan sanatçıların albümlerini satan müzik marketlerde bulmak olanaklı değil. Zaten genel olarak albümler de çok az satıldığından sınırlı sayıda albüm çıkıyor piyasaya. Bu durumda müzikseverlerin merak ettikleri grupları dinlemeleri için tek yol internet oluyor.

The Veils’in de bazı şarkılarını Myspace sayfalarından ya da kendi internet sitelerinden dinlemek olanaklı. Grubun solisti Finn Andrews, bir dönemin ünlü New Wave grubu XTC’de keyboard çalan, Iggy Pop, David Bowie ve Brian Eno gibi efsane isimlerle işbirliği yapan Barry Andrews’un oğlu.

Finn Andrews, olağanüstü güzel bir sese ve yeteneğe sahip. Şarkı söylerken kendini tüm benliğiyle müziğe öyle bir veriyor ki, neredeyse Joy Division’ın solisti Ian Curtis’i andırıyor diyebilirim... Bu söylediğim şaşırtıcı biliyorum ama ne dediğimi biliyorum.

Bu arada The Veils hayranlarına müjde: The Velis'in üçüncü albüm kaydı da tamamlandı.

2. ÖNERİ: THE DANDY WARHOLS

1995’te ilk albümlerini yayımlayan Oregon’lu The Dandy Warhols, Amerika’da rock müziğin en sevilen gruplarından. Bu yıl mayıs ayında altıncı albümleri “...Earth to the Dandy Warhols...”u çıkaran grup üyeleri, isimlerinden de anlaşılacağı gibi pop art akımının en önemli temsilcilerinden Andy Warhol'dan esinlenmiş.

Bunun yanı sıra, The Beatles, The Velvet Underground ve The Rolling Stones’u da ilham perileri arasında sayıyorlar.

New York’ta yeni açılan konser mekanı Terminal 5’da verdikleri konserde, farklı yaşlardaki dinleyicilerden oluşan bir gruba seslendi The Dandy Warhols. Gitarı öne çıkaran, dinlerken çoğunlukla insanda olumlu duygular uyandıran yüksek tonda bir müzik yapıyorlar ve en önemlisi de akıllıca davranarak vokalleri öldürmüyorlar. Dinleyiciyi herkesin eşlik edebileceği akılda kalıcı şarkı sözleri ve nakaratlarla yakalıyorlar. Özellikle son albümlerini bulup dinlemenizi öneririm.

3. ÖNERİ: THE LITTLE DEATH

Elektronik müziğin başarılı ismi Moby’yi müzikle ilginenenler zaten yakından tanıyor. Ama pek çok kişi, üstelik New York'ta yaşıyor olsa da, son projesinden haberdar değil. Moby, bir iki yıl önce yanına birkaç müzisyen arkadaşını da alıp yeni bir grup kurdu.

Ama bu defa, ilginç bir şekilde elektronik müzikle hiç ilgisi yok grubun. Önceleri herhalde kendisini formda tutarken bir yandan da eğlenmek istiyor diye düşünenler oldu, ama The Little Death, kısa zamanda blues-rock türünden hoşlananlar için kaçırılmayacak yeni bir alternatife dönüştü.

Bir fikir vermesi açısından, ünlü film yönetmeni John Waters tarafından, orijinal Ike & Tina Turner Revue’ye benzetildiklerini belirtebiliriz. Vokalleri, Moby’nin Hotel albümünde de yer alan Laura Dawn’ın üstlendiği The Little Death, belirgin bir Janis Joplin etkisini yansıtıyor. Laura Dawn'ın güçlü sesi konserde adeta bir dinamit etkisi yaratıp konser mekanını tam anlamıyla ateşliyor.

Moby’nin gitarda eşlik ettiği grubun henüz yayımlanmış bir albümü yok ama kısa sürede olacağını söylüyorlar. (Grubun kayıtlarını dinlemek isteyenler, myspace.com/thelittledeathnyc sitesine girebilir.)

The Little Death, şimdilik New York’un Lower East Side denilen bölgesindeki ufak salonlarda konserler veriyor. Grubu geçen yıl da bir konserde canlı dinlemiş ve gösterecekleri gelişmeyi merak etmiştim.

Geçen haftaki konserlerinde yanıtı aldım: Yeni şarkılarını da yorumladıklarında görüldü ki, The Little Death son yıllarda New York'tan çıkan en kayda değer gruplardan biri. Müzikseverlerin dikkatine!

Translate