CocoRosie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CocoRosie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2013 Cuma

Müzikte katıksız dürüstlük


Dün akşam İstanbul müzik sahnesinde sıradışı bir gece yaşandı. 35-40 kadar kişi tanık oldu bu geceye ama Valgeir Sigurðsson ile Nadia Sirota'yı canlı dinlemek, konser mekanı olarak Salon için bir artı, dinleyenler içinse büyük bir kazanç oldu. Aslında konser, sadece Valgeir Sigurðsson konseri olarak duyurulmuştu ama viyolacı Nadio Sirota'nın sahnedeki rolünü ve olağanüstü performansını düşünecek olursak, bence ikisinin adıyla duyurulması daha doğruydu.

Akademik müzik eğitimi alıp, SAE Enstitüsü'nden tonmaister derecesiyle mezun olmuş İzlandalı bir müzisyen Valgeir Sigurðsson. Björk, Nico Muhly, Kronos Quartet, Feist, mum, CocoRosie, Ben Frost'un da aralarında olduğu birçok isimle çalışmalar yaptı. Bu işbirliklerinin dışında 2007'den bu yana da solo albümlerini yayınlıyor. Nadia Sirota ise, adını yeni duyduysanız bile, viyolanın sesini farkında olmadan daha önce mutlaka dinlediğiniz bir sanatçı. O da eğitimli bir müzisyen; ünlü Juilliard müzik okulundan mezun. Max Richter, Nico Muhly, The Meredith Monk Ensemble, Johann Johannsson gibi modern klasikçilerle yaptığı işbirliklerinin yanı sıra, Grizzly Bear, Jonsi, The National, Ratatat, My Brightest Diamond ile de çalıştı. Arcade Fire'ın The Suburbs albümünde de katkısı var.




Altyapıları ve birikimleri böylesine güçlü iki müzisyeni hiç tanımasanız da konserlerine giderken beklentiniz daha yüksek olur. Her ne kadar ikisini de daha önceden tanısam da, ilk kez canlı dinleyeceğim için bende de böyle bir beklenti vardı ve o beklenti boşa çıkmadı.

Sigurðsson, hiç yerinden kalkmadan her şeyi yerinden yürüten bir organizatör konumundaydı sahnede. Ama bunu hiçbir kompleks belirtisi göstermeden yapması da dikkat çekici; çoğunlukla Nadia Sirota'nın bir adım öne geçmesine izin verdi. Hem kendisinin eski ve yeni albümünlerinden hem de Sirota'nın yeni albümünden parçaları çaldılar. İki müzisyenin birbirleriyle diyaloğu piyano-viyola etkileşimiyle devam ederken, Valgeir Sigurðsson'un ses mühendisi titizliğiyle bilgisayar ve klavye aracılığıyla yaptığı katkılar, soundun elektro-akustik bir nitelik kazanmasını sağladı.



Valgeir'in elleri, piyano, çeşitli ses ve efektlerin önceden kaydedildiği bilgisayar ile klavye arasında gidip gelirken, Nadia Sirota'nın elleri viyolasından çıkan agresif soundu yaratıyordu. Agresif dedim; çünkü onun viyolasının alışılagelmiş romantik, yumuşak bir dili yoktu. Zaman zaman iyice gerildi, bazen de iç burkan bir isyanı duyumsattı. Bu tür müzikler çok daha esaslı geliyor bana; dinleyeni peşine takmak için numara yapmıyor, eğlendirici olmaya çalışmıyor müzisyen. Gerilim varsa vardır, içinden ne geliyorsa dürüstçe onu çalıyor.

Dün gece dinlediğimiz müzik, çoğu zaman karanlıktı, arada bir gri renk aldığı da oldu. İzlanda'yı görenler bu müzikle o ülke arasında daha rahat bağ kurabilir. Katıksız bir dürüstlük, yalınlık ve yoğunluk içeriyor şarkılar bunlar. Beni etkileyen de bu özelliklerin karışımı. Müzisyen, birtakım hesaplarla rol yapmasın istiyorum; aklından ve kalbinden geçenler, rahatsız edici ya da yıkıcı bile olsa, ben o saf duygunun peşindeyim. Valgeir Sigurðsson ve Nadia Sirota, aradığımı bulduğum konserlerdendi.

Kapanışta Sigurðsson'un adını henüz bilmediğimiz yeni albümünden bir parça çaldılar. 50 dakikalık kısa konserin bitişi çok sarsıcı oldu. Yıkıcıydı ve çok güzeldi. Yazıya "Müzikte katıksız dürüstlük" başlığını uygun gördüm. Ben "Katıksız dürüstlük ütopyadır," diyenlerden değilim.

25 Temmuz 2010 Pazar

Vitrindeki Albümler 28:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 25 Temmuz 2010

COCOROSIE-Grey Oceans (Sub Pop Records)

“Freak folk” akımının belki de en garip grubu CocoRosie. Kurucuları, genç yaşta hayatları farklı yönlere gittiği için teması kaybeden ama yıllar sonra birbirlerini tekrar bulan Amerikalı iki kızkardeş. 2003 yılında Paris’te grubu kurup beraber müzik yapmaya başladılar.

İlk albümlerini çıkardıkları 2004’ten bu yana pop, folk, opera, elektronika, hip-hop, blues gibi birçok farklı türü karıştırıp tanımlanamayacak bir müzik yapıyorlar. Grubu 2007'de Radar Live'da da canlı dinleme olanağı bulmuş ve ses aksaklıklarına karşın performanslarını beğenmiştim.

Genel beğeni açısından fazla uçlarda yer aldıkları bir gerçek. Bu yıla kadar yayınladıkları üç albüm de, deneysel çalışmalara ilgi duyanlara hitap etti.

4. albüm “Grey Oceans” da yine uçlarda geziniyor ama belki de en melodik olanı. Yine de, albüm kapağında takma bıyık ve sakallarla görünen Bianca "Coco" ve Sierra "Rosie" Casady kardeşlerin türlü garipliklerine hazırlıklı olmak gerek... Çünkü albümdeki baskın ruhu, yine akustik ile elektronik sesleri çok özgün bir şekilde buluşturan bir deneysellik yönlendirmiş.

Ama şunu da belirtmek lazım ki, daha önce evlerinin banyosunda yaptıkları kayıtlara göre, bu defa prodüksiyon daha profesyonel. Bunda yetenekli caz piyanisti Gael Rakotondrabe ve Arjantinli davulcu Bolsa ile yaptıkları işbirliğinin de etkisi olsa gerek. Piyano ve klavyede rol üstlenen Rakotondrabe, albümdeki beş şarkının yazımına da katkıda bulunmuş.

Albümden yayımlanan ilk single "Lemonade"i dinler dinlemez beğendim. Bana kalırsa, prodüksiyonu TV on the Radio'nun gitaristi Dave Sitek ile yapılan bu şarkının ilk single olarak seçilmesi çok isabetli bir karar olmuş. Casady kardeşlerin çocukluk anılarından esinlendikleri parça, etkileyici melankolik sounduyla dikkat çekiyor.

Söz etmek istediğim bir diğer şarkı, dinleyeni alıp başka bir dünyaya sürükleyen "Gallows". Arka plandaki kuş ve gülme seslerine eşlik eden arp ve Bianca'nın büyüleyici ipeksi sesi, ancak çocuksu düşlerin soundtrack'i olabilecek güzellikte. Albümde tekrar tekrar dinlediğim şarkı bu oldu.

Elektronika, drum and bass, opera, mistik Doğu soundu ve çeşitli ses örneklerini, melankolik piyano ile birleştiren, müzikal açıdan karışık bir albüm Grey Oceans.

Bugüne kadar duyduğunuz hiçbir şeye benzemeyen şarkılar, çocukluk, hayaletler, pişmanlık ve ölüm gibi temaları işliyor.

Buna karşın vokaldeki ses ürpertici değil; aksine Bianca’nın Björk’ü andıran çocuksu sesiyle, masalsı ve hipnotik bir dünya kurulmuş. Opera eğitimi alan Sierra’nın geri vokaldeki falsettoları da, o yeni dünyanın bir başka boyutu. Bu iki ses arasındaki tezat, bazılarına uyumsuz gelebilir ama bence ilginç bir sound yakalanmış.

Ardı ardına birbirine benzeyen albümlerin çıktığı bir ortamda böylesine farklı bir çalışma hakkında son tahlilde şunu söyleyebilirim: Grey Oceans'da anlatılan masalın içine girip Casady'lerin rüyasını paylaşmak isterseniz, önce albümü birkaç kere sindire sindire dinlemeniz şart. Yazık ki o sabrı gösteremeyenler çok olacaktır biliyorum...


Albümden yayımlanan ilk single "Lemonade"in videosu:

CocoRosie - Lemonade from Souterrain Transmissions on Vimeo.



"Gallows" albümde en beğendiğim parçalardan birisi. Aşağıda bu şarkı kullanılarak yapılmış bir video var. Resmi video değil ama şarkıyı dinlemeniz için onu da ekliyorum.

Gallows / CocoRosie from Tara on Vimeo.





-

Translate