Chris Martin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Chris Martin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 134 : Efterklang - Piramida (4AD)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 7 Ekim 2012


Bir müzisyenin ya da grubun yeni bir albüm kaydetmek için daha önce hiç görmediği bir yere gitmesi, önceden hazırladığı materyallerle donanımlı bir stüdyoya girmek yerine kişisel konforu için kurgulanmış yaşamından uzaklaşıp farklı seslerin peşine düşmesi, her zaman ilgimi çeken bir durum. Böyle bir maceranın sonunda ne olacağını bilemezsiniz; felaket de olabilir, mucize de. Müzisyen olsam aklıma gelen en uzak yerlere bile gitmeyi göze alırdım ama Kuzey Kutbu’nu düşünür müydüm emin değilim. Soğuk havayı severim ama Türkiye’den kalkıp gitsem, o kadar soğukta sanırım donar kalırdım.

Efterklang üyeleri, Danimarkalı olmanın avantajını kullanıp dördüncü albümleri için bunu da göze almış ve Norveç ile Kuzey Kutbu arasında kalan Piramiden adlı terk edilmiş bir kentte 9 gün geçirmiş. Böyle bir yerin varlığından haberleri rastlantısal bir şekilde gelişmiş. Albümü yeni bir yerle ilişkilendirme düşüncesi akıllarında varmış ama neresi olabileceğine henüz karar vermedikleri bir sırada İsveçli bir yönetmenden o bölgede video çekme önerisi gelmiş. Onun gönderdiği fotoğraflara baktıklarında bu düşünce onlarda tutku halini almış. 1927’de Sovyetler Birliği’nin İsveç’ten satın aldığı bu kenti, devlete ait bir kurum tamamen madencilik kenti olarak inşa etmiş ama 1998’de orayı terk etmişler. Grup üyelerinin röportajlarda anlattığına göre, şu anda bir hayalet kent olsa da, eskiden kalan binaların aynen yerinde durduğu son derece garip ama bir o kadar da ilginç bir yer Piramiden. Efterklang’ın orada her şeyi, 1998’den kalma bir bitkinin üzerindeki kuru yaprakların sesini bile kaydettiklerini düşünmek heyecanlandırıyor insanı.

Piramiden’in Efterklang elemanlarını cezbetmesinin en önemli nedenlerinden birisi de, bir konser salonunun içinde duran büyük bir piyano olmuş. Uzun süre izin alıp onu kullanmaya çalışmışlar. Bir adanın üzerinde yer alan kente zorlu bir yolculukla ulaştıktan sonra, çevrede araştırmaya girişmişler. 8 metre yüksekliğinde dev bir petrol tankeri bulduklarında, üzerindeki her bir çentiğe vurulduğunda değişik sesler çıktığını fark etmişler. Miss Piggy adını verdikleri bu enteresan alet de albüm kayıtlarında kullanılmış. Etrafta çok sayıda alan kaydı yapıp ülkelerine geri dönmüşler.

Sonuçta dinlediğimiz “Piramida”, bu alan kayıtları ile genç kızlardan oluşan 70 kişilik bir koro, Andromeda Mega Express adlı bir bakır nefesliler grubu, kemanda Peter Broderick ve piyanoda Nils Frahm’ın katkılarıyla örülü, çok eklektik bir çalışma. (2010’da kendi davulcuları Thomas Husmerhas’ın ayrılmasından sonra bu albümde onun yerine Tindersticks ile de çalışan Earl Harvin çalıyor.)

Piramida’da Efterklang’ın daha önce Danimarka Ulusal Oda Orkestrası ve Amina yaylılar dörtlüsü ile yaptığı çalışmayı bilenler için çok farklı bir sound yok aslında ama albümün genelinde daha melankolik, karanlık ve yalnız bir atmosfer hissediliyor. Ayrılık sonrası bocalayan birinin iç sorgulamaları şarkı sözlerine yansımış; daha açılış şarkısı “Hollow Mountain”de “Yardım edin, düşüyorum” diyen Casper Clausen bunun işaretlerini veriyor. Yine de depresif bir ruh hali yok şarkılarda; sakin sakin düşünen, kalp kırıklığının burukluğunu kendi kendine yaşayan bir insan konuşuyor şarkılarda.

Casper Clausen’in vokali, falsettoya varan çıkışları dışında, bana sık sık Coldplay’in ilk dönemlerindeki Chris Martin’i hatırlattı. Clausen, kanımca günümüzde vokal aralığını çok geniş kullanabilme yeteneğini kanıtlayan ender müzisyenlerden birisi. Hüzünlü ve çok olgun bir tınısı var sesinin. Albümdeki zengin enstrümantasyonla birleşince, dinleyiciye, boş ve kocaman bir atmosferde yalnız olduğu duygusunu geçiriyor.

Aklınızda hemen yer edip, sürekli mırıldanacağınız şarkılar yok albümde; ama tümüyle dinlendiğinde bütünlüklü bir anlam ifade ediyor. Efterklang, terk edilmiş, eski bir kentin karakterini müziğine etkileyici bir şekilde işlemiş. Bence bunun için Kuzey Kutbu’nda yaşadıkları zorluğa değmiş.







-

29 Nisan 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 114: The Flaming Lips - The Flaming Lips and Heady Fwends (Warner Bros.)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 29 Nisan 2012

80 ve 90’lıyıllarda, belirgin bir şekilde 60’ların saykedelik pop/rock akımının etkisinde kalan grupların müziği, “neo-psychedelia” diye tanımlanmaya başladı. Ben, her şeyin başına “neo” koyup yeni türler icat etmektense, deneysel rock grubu demeyi tercih ediyorum.

Bu grupların kimisi gitar temelli rock soundunu sürdürürken, kimisi elektronik sesleri öne çıkardı. Ne olursa olsun, saykedelik sound, içinde deneysellik ruhunu barındırdığı ve sınırları net bir şekilde çizilmediği için, her zaman ilgi odağımda oldu.

The Flaming Lips de o grupların içinde yer aldığından, yaptığı çalışmaları hep takip ettim. Bir konserlerinde vokalist Wayne Coyne’u seyircilerin üzerine fırlatılan dev bir balon içinde şarkı söylerken görünce, saykedelik etkinin sadece müziklerine değil, sahne performanslarına da yansıdığına bizzat tanık oldum. Gerek grubun şarkılarına seçtiği isimler ve videoları, gerekse Coyne’un sosyal medyadan yazıp çizdikleri, ulaşabilecekleri çılgınlığın boyutunu sergilemesi bakımından da ipuçları veriyor zaten.

1986 tarihli ilk albümleri “Hear It Is” ile yeni yayımlanan “The Flaming Lips and Heady Fwends”e kadar toplam 14 albüm çıkardı TFL. Bunlar arasında “The Soft Bulletin”, “Yoshimi Battles the Pink Robots” ve “Embryonic” beni yakalayan çalışmalardı. Ancak deneyselliğin doğal bir sonucu olarak, albümlerin aynı dinleyicide bıraktığı etki, dramatik şekilde farklı olabiliyor. Hatta bu aynı albüm içindeki şarkılar arasında sa söz konusu olabiliyor. Benim The Flaming Lips konusundaki deneyimim de böyle.

“The Flaming Lips and Heady Fwends” konusunda da benzer duygular içindeyim. Record Store Day için sadece ikili plak olarak yayımlanan albümde toplam 13 şarkı yer alıyor. Bunların hepsi, grubun 2011 ve 2012’de ünlü grup ve müzisyenlerle yaptığı işbirliklerden oluşuyor. İçlerinde severek dinlediklerimin yanı sıra, hiç hoşlanmadıklarım da oldu. Ortak çalışma yapılan isimler arasında, Tame Impala, Edward Sharpe and the Magnetic Zeros, Lightning Bolt ve Prefuse 73 gibi The Flaming Lips sounduyla uyuşabileceği önceden tahmin edilebilecek gruplarla birlikte, Bon Iver, Neon Indian, Ke$ha, Chris Martin, Erykah Badu, Yoko Ono ve Nick Cave gibi şaşırtıcı olanları da var.

Ancak ilginç olan şu ki, önceden TFL ile uyuşabileceğini düşündüklerimin yer aldığı şarkılarda da hayal kırıklığına uğradıklarım oldu. Örneğin elektronik müzikteki deneysel çalışmalarıyla tanıdığımız Prefuse 73 ile kaydedilen “Supermoon Made Me Want to Pee”, dinlemesi işkenceye dönüşebilecek bir kakofoni gibi... Aynı yorumu, Ke$ha’nın vokali üstlendiği “2012 (You Must Be Upgraded)" için de yapmak olanaklı. Üstelik The Stooges’ın “1969” adlı şarkısına referans yapar gözüküp, berbat bir sonuç almışlar. Kayıt sırasında Ke$ha’nın LSD kullandığını medyaya anlatmayı belki bir pazarlama taktiği olarak kullandı Coyne ama bana kalırsa ne yapsa boş...

Bir diğer dikkat çekme tekniği ise, sansasyonel şarkı ismi seçmeyi tatsız bir noktaya vardırmaları oldu. Geçen yıl Neon Indian grubuyla yaptıkları bir şarkıya “Is David Bowie Dying?” ismini verdiler. Bowie’nin sağlığı ile ilgili yayılan dedikodulardan yararlanıp dikkat çekmeyi tasarlamışlardı ve istedikleri bir ölçüde oldu. Aslında hüzünlü sounduyla albümde dinlenebilecek birkaç şarkıdan biri; fakat belli ki Wayne Coyne skandalları ve şok edici işler yapmayı çok seviyor.

Dinlemeye değer bulduğum diğer iki şarkı, “Tame Impala” ile kaydedilen space rock türündeki “Children of the Moon” ile Erykah Badu’nun vokali üstlendiği “The First Time Ever I Saw Your Face”.

Piyano tınılarını açıklıkla duyabildiğim Chris Martin’li “I Don’t Want You To Die”ı, sürpriz bir şekilde tekrar tekrar dinleme isteği duydum. “You and me/ We're both so fucked up / But you're fucked up in the good way / And I'm fucked up in the bad” sözleriyle açılan “Ashes in the Air”, Wayne Coyne’un ekolanan vokaliyle buluşan Bon Iver’in sesiyle ayrı bir güzellik kazanmış. Albümün geri kalanında ise, kanımca, ne yazık ki konuk sanatçılar harcanmış.

Müzikte deneysellik beni her zaman heyecanlandırıyor. Elbette adı “The Flaming Lips and Heady Fwends” olan bir albümün sıradışı olması beklenir; ama iş, altyapıda belli bir dinamikten ve bütünlükten yoksun gürültü boyutuna varırsa tadı kalmıyor.

Wayne Coyne, albüme katkıda bulunanların kanlarından bir miktar alıp plağın özel versiyonunun içine koysa da, bu çılgınlıklar durumu kurtaracak gibi değil. Son tahlilde, bana göre birkaç şarkı dışında ihmal edilebilir bir albüm yapmış TFL. Fakat bundan sonra dümeni yine farklı bir rotaya kıracaklarına göre, endişe edilecek fazla bir şey yok diye düşünüyorum.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Glastonbury: Bütün festivallerin anası


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Temmuz 2011

Her müzikseverin rüyası Glastonbury Festivali’ne gitmek bu yıl bana da nasip oldu. İnternette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükenen biletlerden alabilen 177 bin kişiden biriydim.

Bu yıl 41. yılını kutlayan festival hakkında sayfalarca anlatılacak izlenim edindim; hepsini yazmak olanaklı değil ama burada derli toplu bir derğerlendirme yapmaya çalışacağım.

Bütün diğer festivallerin anası diye görülen Glastonbury Festivali, Londra’ya otobüsle dört saat uzaklıkta, Somerset bölgesindeki Glastonbury kasabasında yer alan Worthy Farm’da yapılıyor. Gerçekte yılın geri kalanında üzerinde ineklerin otladığı bir süt ürünleri çiftliği burası! Festival döneminde inekler çekiliyor, insanlar çadır ve karavanlarda kalarak gerçek dünyadan üç günlüğüne uzaklaşıyor.

Aslında “gerçek dünyadan uzaklaşma” konusu biraz tartışmalı. Festivalin ilk yıllarında ve özellikle Thatcher döneminde yansıttığı politik karakteri düşünürsek, bu ifade çok doğru olmayabilir. Hippilere özgü hedonist yaşamın tüm karakteristiklerine sahip olsa da, gerçek dünyanın sorunlarına karşı tavır almaktan uzak durmayan bir festival Glastonbury.

Ancak giderek bu yönünün zayıfladığı görülüyor. Worthy Farm’da kaldığım dört gün boyunca festivalin bu anlamda yetersiz kaldığına tanık oldum. Greenpeace, Oxfam, WaterAid, Campaign for Nuclear Disarmament gibi sivil toplum kuruluşları aracılığıyla nükleer silahların engellenmesi, herkesin temiz su edinme hakkına sahip olması, çevrecilik ve geri dönüştürülebilir enerji gibi konularda kampanyalar tanıtılıyor ama öne çıktıklarını söylemek zor.

Bu yıl en etkili olması beklenen protesto, vergi ödememek için ticari faaliyetlerini İrlanda’dan Hollanda’ya aktaran U2’ya karşı planlanmıştı. Grubun konseri sırasında Art Uncut adlı kuruluşa mensup 30 kadar kişi, “U Pay Your Tax 2” yazılı bir pankart açmak istediyse de, bu küçük çaplı eylem bile şiddetle müdahaleye neden oldu; güvenlik elemanları 23 yaşında bir aktivistin parmağını kırma pahasına o pankartı indirtti...

Festivali düzenleyen Michael Eavis, Glastonbury için S’si küçük sosyalizm, ‘p’si küçük politika” tanımlamasını yapıyor; “Sadece konuşmaktan çok, yolumuzda ilerliyoruz. Bizim ne olduğumuzu herkes biliyor” diyor. Ama bence Glastonbury’nin kökenine bakacak olursak, festivalin bir dönem sahip olduğu radikal köklerden uzaklaştığı ortada. Konuşmak isteyenin konuşamadığı yerde ilerleme olmaz...

Gelelim festivalde çadır kurma macerama...

İlk iki gün yağmur altında çamur deryasına dönen alanda çadır kurup yaşamak gerçekten çok zordu. Festivale resmi başlama tarihinden bir gün önce yani perşembe günü vardığımda, görevlilere çadır kurmak için hala yer olan alanları sordum. Festival alanının kapıları çarşamba günü açıldığı için o zamana kadar en iyi alanlar kapılmış durumdaydı. Ailelere ayrılan alanda kalabileceğimi söyledimse de bana izin çıkmadı. Alana giderken otobüste tanıştığım Alman kadına ise izin vermişlerdi. Beni aile ortamına uygun bulmayan Glasto görevlilerine selam olsun!

Sırtımda aşırı ağır bir yükle yağmur altında çamura bata çıka yer ararken bir an yere yıkıldımsa da kalkıp çabalamaya devam ettim. Tam pes ediyordum ki, çok ideal olmasa da çadır sığacak kadar bir boşluk gördüm orayı derhal sahiplendim.

Hayatımda ilk kez çadır kurduğumu itiraf etmeliyim. Daha önce de çadırda kaldım ama o zaman ben kurmamıştım. Ama Glasto’da çadırı kurmak düşündüğümden daha kolay oldu; çevreden aldığım yardımla sonunda o işi de becerdim.

Fakat çadırı kurduğum alan ne yazık ki dans bölgesi denilen yere ve John Peel sahnesine çok yakın olduğundan oldukça gürültülüydü. Üzerine etraftaki sarhoşların sabaha kadar bağıra çağıra konuşmasını ve yan çadırdaki adamın büyük bir gürültüyle horlamasını da eklerseniz, dört günün sonunda uykusuzluktan ne hale gelmiş olabileceğimi tahmin edersiniz.

(Festivalin genel koşulları ve çadırla ilgili ayrıntıları gazetedeki köşemde ayrıca yazacağım için burada ayrıntılandırmıyorum.)

SINIRSIZ VE HER ÇEŞİT MÜZİK

Ama yaşanan zorluklar bir yana, festival müzik açısından adeta bir cennet gibiydi;50’den fazla sahnede 2000’i aşkın sayıda performans izleme olanağı vardı. Ben üç günde sahneler arası koşuşturma trafiğini çok yavaşlatan balçık zemine karşın, toplam 25 grup/sanatçıyı canlı dinlemeyi başardım.

Ana sahne Pyramid’de çıkan U2, Coldplay ve Beyonce büyük ilgi görmesine karşın, benim açımdan asıl ilgi odağı, sahneye çıkacakları önceden duyurulmayan Radiohead ve Pulp’ın sürpriz konserleri oldu.

Radiohead her zamanki gibi etkileyiciydi; son albüm “The King of the Limbs”den altı parçanın yanı sıra yeni yayınladıkları “Staircase” adlı yeni şarkıyı çaldılar. Sağanak yağmur altında “I Might Be Wrong” ve “Street Spirit (Fade Out)”u hep bir ağızdan söylerken herkes sırılsıklam ama çok mutluydu. Radiohead’e ikinci baterist olarak Clive Deamer’ın da eşlik ettiği konser, benim için Glastonbury’nin zevkini iki katına çıkardı.

Ertesi günün sürpriz konserini Pulp’ın vereceğini anlayınca ise iyice keyiflendim. Festivalde birçok grubun canlı performansını beğendim ama gördüklerim arasında en iyisi Pulp’tı, müthiş bir geri dönüş yaptı. Jarvis Cocker, hem çok karizmatik bir grup lideri, iyi bir vokalist hem de çok yetenekli bir söz yazarı.

Grubu İngiltere’de izlemenin farkı, herkesin sözlerin hepsini baştan sona ezbere bilmesiydi. Park sahnesini tıkabasa dolduran kalabalık Pulp şarkılarını tam anlamıyla hatmetmişti. Çok az konserde böylesine bir heyecan dalgasına tanık oldum. Bu arada konseri en önden izlediğim için, izdihamda bir ara ciddi şekilde ezilme tehlikesi geçirdiğimi de belirteyim.

Medyada kendine çok yer bulan gruplardan biri de U2’ydu elbette. Bono, kendi ifadesiyle Glastonbury’deki bu ilk performans için ciddi şekilde korkmuş. “Neredeyse sahne kenarına kusacaktım” diyor. Bana kalırsa, o korku performansa da yansıdı; daha önce aynı şarkıları canlı söylerken dinledim U2’yu. Glastonbury’de dinleyiciyle etkili bir temas sağlayamadı U2. Acaba Damien Hirst’ün grup için özel tasarladığı dev ekran mı engeldi? Her şey bir yana; başından sonuna her anı planlanan bu tip performanslar artık gösteri gibi geliyor insana, o anda kendiliğinden olan hiçbir şey yok çünkü...

Coldplay’i ilk kez 2002’de görmüştüm; o zamandan bu yana çok büyüdü grup. Ne yazık ki onlar da U2 gibi, şatafatlı sahne tasarımı, büyük ekranlar ve patlayıp çatlayan fişeklere merak sarmış. Yine de U2’ya göre Coldplay’in ve tabii Chris Martin’in kalabalığa istediğini vermekte daha başarılı olduğu kesin. İlk dönem Coldplay şarkıları adeta birer marş gibi topluca söylenirken, grubun nereden nereye geldiğini düşündüm.

Son günün headliner’ı Beyonce için festivalde ve medyada büyük merak vardı. Herkesin aksine festival kurallarını da yıkarak sahneye planlanandan 15 dakika sonra çıktı. Duyduk ki, konserlerde sahneye geç çıkmak adetiymiş. Sahne şovu, dansları ve güçlü sesiyle kuvvetli bir alkışı hak ediyor Beyonce. Çok iyi hazırlanmış, tek bir an bile aksamayan bir performans sergiledi. Glastonbury tarihinde 22 yıl sonra headliner olan ilk kadın olması da önemli. Ancak insan “Madem Beyonce oldu, neden Madonna olmadı öyleyse?” diye de düşünmüyor değil...

Beyonce’nin sahnedeki başarısını takdir etsem de, müziği beni yakalamadığı için canlı izlerken heyecanlanmadım. Çünkü müzikte benim için en önemli nokta, bir şarkının beni alıp sürüklemesiyle ilgili. O olmayınca, objektif bir şekilde “Şovu güzeldi” diyorum. Yine de şunu belirtmek isterim ki, Beyonce U2’nun ve Coldplay’in yüzbini aşan bir kalabalıkla kurmayı sağlayamadığı ölçüde yakınlık kurdu; heyecanı o kadar içtendi ki, dinleyiciye de yansıdı bu.

Pyramid sahnesindeki konserlerle ilgili asıl sıkıntı, önlerde olmak için saatlerce önceden yer kapmak için gidip beklemeniz gerekiyor. Bunu yapmazsanız arkalara kalıyor ve konseri canlı gibi değil, kocaman bir stadyumda ekrandan izler gibi izliyorsunuz ve bu da müziğe odaklanmayı zorlaştırıyor.

Medyanın Beyonce, U2 ve Coldplay’in odaklanmasına da şaşırmıyorum. Morrissey’in dediği gibi, her birinin Afrika’yı aydınlatmaya yetecek kadar ışık ve deprem yaratabilecek kadar güçlü ses sistemleri var. Yüzbini aşkın insan, dev sahnenin önünde o sistemlerin etkisi altında kalınca ortaya maçlardaki gibi bir etki çıkıyor. Her fişek atılıp patlayınca komedi dizilerindeki gülme efekti gibi, birileri sanki çığlık atmanız gerektiğini hatırlatıyor.

Oysa Radiohead, Morrissey, Pulp, John Grant, Lykke Li, TV on the Radio, BB King, The Walkmen, Yuck gibi isimlerin konserinde sadece şarkı var size sunulan. Ben o yalın performanslarda şarkılardan bana geçen duygunun peşindeyim.

Sonuçta Pulp’ın vokalisti Jarvis Cocker’ın dediği gibi, Glastonbury her şeyin ötesinde “birlik duygusu” ile ilgili. Bu tarifsiz duyguyu hissetmek için çamura da batılır, çadırda da kalınır!

İLK 10

Festivalde gördüğüm bütün grupları tek tek anlatmam çok uzun sürer. Ancak hangileri en iyisiydi derseniz ve festival sırasında görebildiğim 25 sanatçı/gruptan 10 tanesini seçmem istenirse, şunları söylerim:

1-Pulp
2-Primal Scream
3-John Grant (John Grant’in performansı içtenliği ve yalınlığıyla çarptı beni. Çok etkileyici, pürüzsüz bir ses. Kasım ayında Salon sahnesinin konuğu olacak. Şimdiden not edin derim.)
4-Radiohead
5-Yuck
6-The Walkmen
7-TV on the Radio
8-Metronomy
9-James Blake
10-Lykke Li

FESTİVAL GERÇEKLERİ:

*** 1970’te ilk yapıldığında sadece 1500 kişinin katıldığı festivale gidebilmek için bilet almak işin en zor kısmı. Bu yıl 177 bin kişinin katıldığı festivale bilet almak işin en zor kısmı. Çünkü internette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükeniyor.
Ben bileti ilk satışa çıktığı kasım ayında alamadım. O sırada New York’taydım; saati kurup sabaha karşı 4’te kalkıp internetin başına oturdum ve tam 4 saat uğraştım ama internet sitesi yoğunluktan bir türlü açılmadı ve sonunda biletlerin tükendiği açıklandı. Nisan ayındaki ikinci satışta pek umudum yoktu açıkçası; fakat şansım yaver gitti; iki saat kadar internette uğraştıktan sonra tam artık olmayacak derken birden sayfa açıldı. Gelecek yıllarda festivale gitmek isteyenlere önerilerim şöyle: Önce bileti almak için Glastonbury’nin sitesine kayıt yaptırın. Bunun arkasından size bir kullanıcı kodu ve şifre gelecek. Aynı işlemi yapan arkadaşlarınızla önceden konuşun ve satış sırasında iletişimde olun; her kim satış siteye girmeyi başarırsa size de bilet alsın, sonra hesaplaşırsınız nasılsa. Çünkü satış sırasında siteye girmek gerçekten şans ve sabır işi.

*** Dünyanın en büyük müzik festivali Glastonbury, müzisyenler açısından hayati öneme sahip bir festival. Buradaki performansı beğenilen grubun albüm satışları önemli ölçüde artıyor.

*** Festivalin yapıldığı arazinin sahibi organizatör Michael Eavis’in kendisi de o bölgede yerel bir çiftçi.

*** Toplam 3.6 km²’lik bir alana yayılan festival alanını bir uçtan diğer uca yürümek 30-40 dakika sürüyor.

*** Festival sonunda ortaya çıkan 1650 ton çöpün % 55’i 1300 gönüllü tarafından toplanarak geri dönüştürülüyor. Eski yıllarda toplanan çöpten çıkan verilere göre, bunlar arasında 11 ton giyecek, 6500 uyku tulumu ve kamp malzemesi, 5500 çadır, 3500 şişme yatak, 2200 sandalye, 950 çadır matı, 400 çardak, 9 ton şişe, 54 ton alüminyum ve plastik içecek şişesi, 41 ton karton kutu ve 66 ton metal eşya var.

*** Festival alanında en büyük sorun, hijyen açısından sorun yaratan portatif tuvaletlerdi. Ancak katılan insan sayısının fazlalığını düşünecek olursak, her şeye karşın iyi düzenlenmiş bir festival Glastonbury. Festival alanında her türlü yiyeceği bulmak ve bütün ihtiyaçları karşılamak olanaklı. Bir vegan olarak festivalde hiç zorluk çekmedim, veganlar için özel yiyecek standları vardı. Ayrıca her türlü ürünün fiyatı da normal seviyedeydi; kazık yediğini düşündürmüyordu insana.

*** Festival arazisinde kamp kurmak için ayrılan farklı alanlar var. Her alanın da farklı bir havası var. Örneğin aileler için ayrılan alanlar daha sessizken, dans sahnelerinin yakınındaki alanlarda heyecan sabaha kadar sürüyor.

*** Festival kapsamında sadece müzik etkinlikleri yok; bunun yanı sıra tiyatro, şiir etkinlikleri, sirk, kabare, çocuklar için eğlenceler de var.*** Festivalde çok sayıda çocuklu hatta bebekli aile de vardı. Biz yetişkinler olarak koşullara zor dayanırken, onların oraya bebeklerle gelmesi gerçekten ilginç.

*** Bazı sahneler birbirine yakın değil; birinden diğerine gitmek normal koşullarda bile 15 dakika yürümeyi gerektirir. Bu yıl buna bir de çamurda yürüme zorluğunu eklenince, o süre iki katına çıktı. Bu durumda saatleri birbirine yakın konserler arasında seçim yapmak gerekti. Bu seçimler içinde benim için en kötüsü Radiohead ile Morrissey arasında oldu. Radiohead son anda gizli konser için Park Stage’e gelince aynı anda Pyramid’deki Morrissey’i kaçırdım. Morrissey Glasto’da “Meat Is Murder”ı söyledi ve ben orada olmama karşın kaçırdım! İnanılır gibi değil. İçime oturdu acısı. Benim için Glastonbury’deki en üzücü durumdu...


FESTİVALDE ÇEKTİĞİM FOTOĞRAFLAR İÇİN LİNK: https://picasaweb.google.com/zulalk/GLASTONBURY2011?pli=1

Çektiğim bazı videoları da aşağıda paylaşıyorum. Kimisinde ses kalitesi pek iyi değil ama yine de görmeye değer. Diğer videoları da bloga zaman içinde ekleyeceğim. Çok zaman aldığı için hepsini yetiştiremedim.







-

21 Şubat 2010 Pazar

Vitrindeki Abümler 7:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 21 Şubat 2010

EFTERKLANG- Magic Chairs (4AD)

Gitar/bas/bateri formülünün dışına çıkarak farklı bir enstrümantasyona yönelen indie grupları seviyor musunuz?

Sürekli aynı isimleri pompalayan ana akım medyanın hiç lafını bile etmediği, ama gerçekte günümüzün en güzel albümlerini yapan grupları merak ediyor musunuz?

“Evet” diyorsanız, bir önerim var: Efterklang’ın yeni albümü “Magic Chairs”. 10 yıl önce kurulan Danimarkalı bir deneysel pop grubu Efterklang.

Bugüne kadar yaptıkları çalışmalarda deneysel bir sound hakimdi; dinlerken müthiş zevk veren ama sonrasında fazla akılda kalmayan parçalar vardı o albümlerde. Çünkü şarkı yapısı tekrarlardan arındırılmıştı.

Ancak grup, bu defa daha melodik bir orkestral pop’a yönelmiş. Klasik müzik orkestrasyonu ile dikkat çekici melodiler arasında dengeli bir birliktelik yaratılmış.

Grubun böyle bir tercih yapmasında, geçen sene Danimarka Ulusal Oda Orkestrası ile gerçekleştirdikleri kaydın etkili olduğu anlaşılıyor. İkinci albümleri “Parades”i orkestra ile yorumladıkları bu kayıt, daha sonra “Performing Parades” adıyla 55 dakikalık bir canlı konser kaydı (CD ve DVD) formatında yayımlanmış ve çok beğenilmişti. (Bu DVD'den kayıtları izlemek isterseniz buraya tıklayın. )

“Magic Chairs”, dokunaklı yaylılar, piyano, trombon, flüt, ıslık ve el çırpmalarla bezeli, keyifli bir ses cümbüşü. Düzenlemelerdeki zenginlik, bazı şarkılarda koro desteği ile ayrıca güçlendirilmiş.

Albümün tümünü grubun kendi sitesinden http://www.efterklang.net/ ya da Myspace üzerinden dinleyebilirsiniz.

Vokalist Casper Clausen’i dinlerken, kimi zaman ne kadar Chris Martin’i (Coldplay) andırdığına şaşırabilirsiniz.

İlk single “Modern Drift”, bu yıl şu ana kadar yayımlanan en güzel parçalardan birisi. Bu şarkıya çekilen videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.

Modern Drift by Efterklang from Rumraket on Vimeo.

28 Haziran 2009 Pazar

Hayırsever Bir Rock Grubu


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 27 Haziran 2009

Başlık doğru: Starsailor, rock müziğin en hayırsever grubu. Çünkü, Hard Rock Cafe’lerin de sahibi olan Hard Rock International tarafından verilen Hayırsever Rock Sanatçısı Ödülü’nün bu yılki sahibi onlar...

İngiliz grup, müzik terapisiyle yapılan tedaviler için para toplamak ve açlıkla mücadele için yapılan albüme katkıda bulunmak gibi birçok yardım işine gönüllü destek veriyor.

Bu hayırsever rock grubu, geçen hafta sonunda Efes Pilsen One Love Festival’ın konuğuydu. Dinleyici kitlesinin büyük bir kesimi, onlar çalarken konuşmayı tercih etse de, oldukça başarılı bir performans sergilediler.

Biz de bu vesileyle, grup üyelerinden James Walsh (vokalist/şarkı yazarı/gitarist) ile söyleşme fırsatı bulduk.

AMERİKAN FOLKUNUN ETKİSİ VE EMPERYALİZM

Yeni albümünüzün adı “All the Plans." Burada bir ironi seziyorum.
Doğru... Hayatımız süresince yaptığımız planların çoğu işe yaramıyor ve başımıza gelen en güzel şeylerin önemli bir kısmı da beklemediğimiz bir anda aniden ortaya çıkıyor. Albümün adı buna vurgu yapıyor.

Bu albümü, önceki çalışmalarınıza göre müzik ve şarkı sözleri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir önceki albümümüz “On the Outside”a kıyasla şarkılar daha gitar ağırlıklı ama düzenlemeler daha yalın. Canlı çalmaya daha uygun bir bakıma... “Love Is Here” adlı albümü anımsatan oldukça duygusal ve güçlü şarkılar var. Bu albümü, temellerimize dönüş olarak nitelendirmek mümkün.

Albümün karakterini belirleyen en önemli faktör ne?
Güçlü bir Amerikan folk akustik etkisi var. James Taylor, Jackson Brown ve günümüzden Ryan Adams, Jenny Lewis, bu etkiyi yaratan isimlerdi. Amerika’nın Batı Yakası’ndan gelen bir etkilenme söz konusu. Albümü Amerika’da değil, İngiltere’de kaydettik ama o aşamada daha çok dinlediğimiz, saygı duyduğumuz sanatçılardan etkilendik. Fakat tabii şarkı sözlerinin kökeni yine de İngiltere ve İrlanda...

“Star and Stripes” adlı şarkınızın sözleri Amerikan emperyalizmini hedef almış gibi...
O şarkıyı uzun süre önce, Irak Savaşı sırasında yazdım. O sırada turnedeydik ve her yerde Amerikan bayraklarını görüyorduk. Ayrıca İngiltere’de aşırı sağcı Britanya Ulusal Partisi yükselişe geçmişti. Bazı insanlar kökenlerinden duydukları onuru, diğer ülkelerdeki insanları sömürmek ve herkesin üzerinde otorite kurmak için kullanıyor. Yanlış olan da bu... Oysa her insanın mutlaka kendine özgü bir yeteneği, daha iyi olduğu bir alan var. Bunları kullanarak onur duyacağımız işler yapmaya odaklansak, dünya çok daha iyi bir yer olurdu. Farklı kültürlerin var olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve onları kucaklamamız gerek.

Şarkı yazma sürecinde ilk fikirler her zaman sizden mi geliyor, yoksa provalar sırasında örneğin basçınızın bir öneri ile geldiği ve onun üzerinde çalıştığınız da oluyor mu?
Bazı şarkılar bir gitar riff’i ile başlıyor ve şarkıyı bunun etrafında düzenliyoruz. Genelde şarkılar benim aklımda şekillenir, kendi kendime akustik gitarla çalışırken ortaya çıkanı daha sonra gruba aktarırım. Ama şarkıya göre farklılıklar olur her zaman.

“TOPLUMA KATKIDA BULUNMAK BİR ONUR...”

Başkalarının pek farkında olmadığı ilham kaynaklarınız var mı?
Çok kitap okurum. Favori yazarlarımdan birisi David Peace. Çağdaş bir yazardır, aynı zamanda seri cinayetlerle ilgili kült romanlar yazmıştır. Graham Greene’i çok beğenerek okurum. Ayrıca, yeşilliklere bakmayı, film izlemeyi çok seviyorum. Bunların dışında, kendi ailem bana duygusal olarak ilham veriyor. Genellikle kendi yaşantıma odaklanıyorum, ama zaman zaman başka insanların hayatları da ilgi alanıma giriyor; “Stars and Stripes”da olduğu gibi...

Yeni albümde The Rolling Stones’dan Ronnie Wood ile birlikte çalışma olanağı buldunuz. Nasıl gerçekleşti bu?
The Rolling Stones’a Almanya ve İngiltere turnesinde eşlik ettik ve özellikle Ronnie ile çok iyi anlaştık. Onunla kayıt yapmayı çok istiyorduk ama bizim kayıt yaptığımız sırada o meşguldü. Fakat bir gün oğlu Jesse Wood aradı ve Ronnie’nin bizimle çalmayı gerçekten istediğini söyleyerek belirli bir saat için randevu verdi. Sonuçta, “All the Plans We Made” adlı şarkıda gitarda Ronnie Wood çalıyor.

The Rolling Stones'un bir üyesi ile çalmak nasıl bir deneyimdi?
Müthiş bir olaydı bizim için. Heyecanlandık tabii! O, gerçekten müzik tarihinin çok önemli bir parçası...

Hayalinizde dünyanın en iyi rock grubunu kursanız, kimlere yer verirdiniz?
Davulda Ringo Starr, piyanoda ve geri vokalde Elton John, bas gitar ve vokalde Paul McCartney, gitar ve vokalde Jeff Buckley!

Gerçekten fantastik... Sizinle ilgili ilginç bir haber de, Starsailor’ın bu yıl Hayırsever Rock Sanatçısı Ödülü’ne değer görülmesi oldu...
Bu büyük bir onur. İçinden çıktığınız topluma katkıda bulunmak çok güzel bir duygu. Bu toplum, bizim oldukça rahat hayatlar sürmemizi sağladı. En azından elde ettiğimiz gücü insanlara yardım etmek için kullanabiliriz. Bono ya da Chris Martin gibi değiliz, dünyayı değiştirebileceğimizi söylemiyoruz. Eğer birkaç albüm yapıp, hayır işlerine destek verirsek, yerel düzeyde belki bir parça düzelme sağlanabilir.

Müzisyenlerin politika ile ilgilenmesi konusunda görüşünüz ne?
İyi bir şey ama biz politika ile doğrudan ilgili değiliz. Mick Jagger’ın Londra’da tarihi bir sinemanın kurtarılması için yapılan kampanyaya katılması çok güzeldi bence. Sanatçıların politik kampanyalara katılması moda oldu son yıllarda. Çünkü ünlü müzisyenlerin katıldığı kampanyalar daha çok dikkat çekiyor ve herkes onları görmek için konsere gitmek istiyor...

13 Temmuz 2008 Pazar

Coldplay Yenilendi mi?




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/12 Temmuz 2008

Alternatif rock müziğin en başarılı gruplarından Coldplay’in dördüncü albümü, gecikmeli de olsa, Türkiye’de de çıktı. “Viva La Vida Or Death And All His Friends” adlı albüm, üç yıldır bütün dünyada sabırsızlıkla bekleniyordu. Çünkü grup, 2005 albümleri “X & Y”den sonra yeni bir sound yaratacaklarını iddia etmiş ve epeyce merak uyandırmıştı.

Toplam 10 milyon kopyayla yılın en çok satan albümünü yapan bir grup neden böyle bir çabaya girişmişti? Yeni Coldplay soundu nasıl olacaktı? Ne yapmalıydılar ki daha iyi olsun?

Bu soruları efsanevi prodüktör, ses cambazı Brian Eno’ya sormuş solist Chris Martin. Aldığı yanıtı Rolling Stone dergisinde yayımlanan röportajdan öğrendik: “Şarkılarınız çok uzun. Aynı numaraları çok sık tekrarlıyorsunuz. Aynı sesleri kullanıyorsunuz ve şarkı sözleriniz de yeterince iyi değil.” Söyleyen Eno olunca, ben de olsam doğruluğundan şüphe etmezdim. Ama asıl etkileyici olan, Coldplay gibi büyük bir grubun, daha iyi olma yönünde çaba harcaması ve satış rakamlarına bakmadan kendini yenilemeye çalışması...

Peki, bu çabalarının sonucu nasıl olmuş? 10 şarkının yer aldığı 44 dakikalık bir albüm çıkmış ortaya. Yine orta tempolu melodik şarkılar var. Yine romantik ve melankolik. Ama bu defa piyanonun öne çıktığı stadyum coşturan şarkılar yok. Yaylıların belirgin olarak kullanıldığı albüm, daha yavaş ve karanlık.

Eno’nun etkisi, kimi yerlerde oldukça belirgin. Afrika’dan, Latin dünyasından, Ortadoğu’dan değişik ritimler, ambient tınılar kullanılarak daha deneysel bir ton yakalanmış. Dikkat çeken bir yenilik de, vokal sesin daha düşük tonda tutulması.

EVRENSEL TEMALAR, YARATICI METAFORLAR

Yaşam, ölüm, aşk, savaş, barış, yalnızlık gibi evrensel temaları işleyen şarkı sözleri, dünya meselelerini epeyce dert ediniyor. İlk single olarak çıkarılan “Violet Hill”, tanrılaşan bir tilkiden söz ediyor. Ama o bildiğiniz tilkilerden değil; Amerika’da muhafazakarların propaganda aracı olarak işlev gören Fox News kanalı...

Kapanış şarkısı “Death And All His Friends” ise, dünyaya egemen olan intikam alma duygusuna değiniyor. Gitara eşlik eden piyano, tekrar tekrar gündeme gelen intikamlar döngüsünü reddedişin sesi...

Yaylıların dikkat çektiği “Yes”, yalnızlık canına tak eden bir adamın isyanını anlatıyor. Doğrusu, insan böyle bir şarkıyı, Hollywood’un ünlü oyuncusu Gwyneth Paltrow’la evli ve iki çocuk babası Chris Martin’den dinleyince biraz da garipsiyor...

Albüme adını veren “Viva La Vida”, birçok kişiye hemen Ricky Martin’i hatırlatsa da, esin kaynağı başka. Chris Martin, Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun bir eserinde yazan nottan etkilenmiş. İspanyolca’da “Çok Yaşa Hayat” anlamına gelen bu deyimin, ölümden bu kadar çok söz eden bir albüme isim olarak seçilmesi de ilginç. Kahlo’nun onca acıyı çekip resmine bu notu koyması gibi ironik...

Aslında bu isim, albüm kapağında yer alan Eugene Delacroix tablosu ile tamamlanınca, kendine özgü ayrı bir anlam da ortaya çıkıyor. Fransız İhtilali’nin simgelerinden “La Liberte guidant le peuple” (Halka Yol Gösteren Özgürlük) adlı tablo seçilmiş kapak resmi olarak. Özgürlük bir ölüm kalım meselesi değil mi?

“42” adlı şarkıda ise, hayranı oldukları Radiohead’e selam göndermeyi ihmal etmemişler.

Coldplay’in kullandığı metaforları epeyce irdeledik, ama son olarak şunu da eklemek gerekir ki, "Viva La Vida", kapak resminin çağrıştırdığı ölçüde devrim yaratıp eskiyi yerle bir etmedi. Daha önceleri kendi müziklerini “çok ağır yumuşak rock” olarak anlatmıştı grup üyeleri. Yine aynı tanımı yapmak mümkün. Bazı değişiklikler var fakat şok edici değil. Grubun ilk dönemlerindeki tarzını tercih edenler mutlaka olacaktır, ama bu albümün de yine genel kabul görüp sevileceği kesin.

Ticari başarı konusuna gelince... Coldplay'in albüm pazarlama stratejilerinde önemli farklar var. İlk single’ın bir hafta boyunca internet sitesinden bedava indirilebilmesi sağlandı. Tanıtım için New York, Londra ve Barcelona’da bedava konserler verildi. Bunun sonucunda, albüm Amerika’da ilk yayımlandığı gün 317 bin adet kopyası satıldı. İngiltere’de albümler listesine bir numaradan girdi. Apple’ın dijital müzik satış platformu iTunes’un 5 yıllık tarihinde, ilk haftasında en iyi satan albüm oldu.

Chris Martin, Coldplay’in dünyanın ancak en iyi 7. grubu olduğunu söylüyor, Ama bakalım daha önce defalarca Grammy alan grup bu kez yine ödüle ulaşacak mı?

Translate