Bauhaus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bauhaus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2014 Perşembe

RUHUMUZDAN PORTISHEAD GEÇTİ, SAVAGES ENERJİSİYLE ÇARPTI


21.8.2014

Dün akşam uzun bir aradan sonra, özellikle içinde yaşadığımız ülkede benim terapi diye gördüğüm canlı müzik dinleme eyleminin büyüsünü bir kez daha yaşadık. Bu yıl ilk kez yapılan Midtown Fest'e katılacak gruplar duyurulduğunda büyük bir heyecan dalgası esmişti. Nasıl esmesin ki? 23 yıldır İstanbul'da dinlemeyi beklediğimiz Portishead geliyordu! 1990'lı yıllarda ilk gençliğini yaşayanların sürüklendiği melankolinin baş sorumlularındandı grup. Belki melankoliye sürüklenmek iyi bir şey mi diye sorulabilir; hatta bunu depresif bulup uzak durmayı tercih edenler olabilir. Ancak ben içten anlatıldığında müzikteki hüznün insanları birbirine bağlayan en önemli duygulardan biri olduğuna inanıyorum. Müzik tarihine baktığımızda da, acıların yansıması olarak ortaya çıkan ağıtların oynadığı önemli rolü görüyoruz. Hayatta sevinçler gibi acılar da var ve bunları hafifletmenin yolu, onları yadsımak değil, ortak duyguları paylaşmak.

Portishead'in şarkılarını özümseyerek dinlerseniz, dile getirilen aşk ızdıraplarında, duyarsızlığa tepkide, yalnızlaşmada her insanın kendisinden bir şeyler bulması kaçınılmazdır. Çünkü ifade edilenler, insanı insan yapan duygulardır. Beth Gibbons'ın titreyen, kırılgan sesi kalbinizin içinde öyle bir yerinden yakalar ki sizi, artık bağımlısınızdır o müziğe. Portishead gibi trip-hop türünün evrilmesinde dönüm noktalarından biri olan bir grubu canlı dinlemek, her konserdeki gibi tanıdık şarkılar çalınırken yaşanacak hazzın ötesinde neden önemliydi? Önemliydi; çünkü bugüne kadar kaset, plak, CD ya da dijital olarak dinlediğimiz bir sesin, eşzamanlı olarak atmosferde yayılırken üzerimizde yaratacağı etki farklı olacaktı.

Bu düşüncelerle sabırsızlıkla bekledim festivali. Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşen etkinlikte kapılar öğleden sonra 14.30'da açıldı. Akşam 22.00'daki Portishead konserine kadar, Telepotik, The Away Days, Thought Forms, The Ringo Jets ve Savages sahne aldı. Ben The Ringo Jets'in sonuna yetişebildim ve ancak bir iki şarkı dinleyebildim. Her zamanki gibi çok dinamik, zımba gibi çalıyorlardı.

SAVAGES BİTMEYEN ENERJİSİYLE ÇARPTI

Dün Savages'ı beşinci kez canlı dinledim. Bauhaus, Cabaret Voltaire, Suicide, Joy Division karanlığını ve post-punk soundunu olağanüstü bir enerjiyle sahneye yansıtabilen müthiş bir grup Savages. Ancak müziklerinin de karakteri dolayısıyla, bana göre, ufak ve kapalı salonlarda verdikleri konserler çok daha etkili oluyor. SXSW'da iki kere açık havada dinlediğimde bundan bir kez daha emin olmuştum. Geçen yıl çok iyi çıkış yapsalar da, Türkiye'deki ilk konserlerini verecek olmaları, alacakları tepki açısından düşündürüyordu beni. Nitekim grubun müziğine fazla aşina olmayan kalabalık, genellikle tepkisizdi konser sırasında. Elbette arada kendini müziğe kaptıranlar da vardı ama sayıları azdı. Savages'ın müziği, bir yerde sabit durarak dinlenebilecek türden değil; gitar riff'leri ve davul vuruşları öylesine güçlü ki, altyapıdaki ritmik yapı dinleyiciyi derhal içine alıyor. Grubu Salon gibi ufak ve kapalı bir mekanda dinleseydik, farklı bir konser olacağına eminim. Fakat yine de Savages'ın bitmeyen enerjisine tanık oldu dinleyiciler.

Her zamanki gibi siyahlar içinde sahneye çıkan dört kadın müzisyenin karizması da güçlü müziğe eklenince, Savages, estetik farkını ortaya koyuyor. Gitarist Gemma Thompson, bas gitarist Ayşe Hassan ve baterist  Fay Milton'ın enstrümanlarına hakimiyetinin yanı sıra, vokalist Jehnny Beth'in sesindeki kararlılık, bu grubun en sağlam yanı. Hem duruşları hem de şarkı sözleri bıçak gibi keskin. Toplumda cinsiyetler için belirlenen rollere, dayatılan görüşlere, baskılara karşı duran özgürlükçü tavırlarını sahneye de çok başarıyla yansıtıyorlar. Jehnny Beth, "Aşağılık heriflerin moralinizi bozmasına izin vermeyin!" diye tekrar tekrar söylerken, yüzündeki ifade ve bedeninin aldığı duruş o kadar uyumlu ki, bunu ancak ya rolüne çok iyi çalışmış usta bir oyuncu yapabilir ya da oyuncu değilse söylediği sözleri yürekten savunan bir müzisyen… Sözleri de yazan Jehnny Beth, ikincisi elbette.

Savages'ın dünkü yaklaşık bir saatlik konseri, daha önce izlediklerim arasında en unutulmaz olanı değildi ama bunun grubun performansı ile ilgisi yok; atmosfer, dinleyici farkı belirleyiciydi; kitleden sahneye ateşleyici bir yansıma olmadı. Londra'da terk edilmiş bir endüstriyel yapı olan Electrowerkz'in içinde, karanlık ve dar bir mekanda, tıkış tıkış bir ortamda onları ilk kez dinlediğim konseri unutamıyorum. Muhtemelen bundan sonra da her konserlerini onunla kıyaslayacağım. Yine de konserin SXSW'dan çok daha tatmin edici olduğunu belirtmeliyim.

(Merak edenler için Savages'ın çaldığı şarkılar: Flying to Berlin - I Am Here - Shut Up - City's Full - I Need Something New - Dream Baby Dream (Suicide cover) - Strife - Waiting for a Sign - She Will - No Face - Husbands - Hit Me - Fuckers)

PORTISHEAD BÜYÜSÜNÜ YAŞADIK

Saat tam 22.00'da sahnedeydi Portishead. "Third" albümün ilk şarkısı "Silence" ile açtılar konseri. Başında Portekizce bir sample'da şöyle der Brezilyalı dövüş sanatı ustası Claudio Campos: "Üç kurala dikkat et, Ne verirsen o sana geri döner, Bundan ders almalısın, Sadece hak ettiğin şeyi alırsın." Beth Gibbons'un "Did you know what I lost?" diye soran sesini duyduğum anda, ayinsel bir konserin içinde olduğumuzu biliyordum. Bir konser mekanını dolduran insanların hemen hepsinin ezbere bildiği şarkıların canlı çalınıp söylenmesinin nasıl dipten gelen bir etkileşim yarattığına tanık olanlar bilir; bu hissi yaratabilen başka bir sanat dalı yok. Müziğin gücünü iliklerinize kadar hissedersiniz, diz çöküp eğilirsiniz o güç karşısında.

Beth Gibbons'ın mikrofon önünde hareketsiz durarak kendini tümüyle şarkıya adayışı da ritüelin bir parçası. Massive Attack konserlerinde de gördüğümüz bu bilinçli hareketsizlik, müziğin yapısından kaynaklanıyor. Ses titreşimleri tam dokunması gereken yere dokunduğundan müzisyenin sabit ya da olabildiğince hareketsiz kalarak o etkiyi bozmaması önemli kanımca. Sahnedeki dev ekrana yansıtılan görüntüler arasına dev Beth Gibbons silüetini yerleştirmek de hedeflenen işlevi görüyor. Bir tür büyülenme durumu söz konusu Portishead konserinde. Yazının girişinde de açıkladığım gibi, duygu paylaşımının en yoğun olduğu konserlerde ortaya çıkıyor bu durum. Portishead ile yıllar içinde demir zincirlerle bağ kurmuşuz; şarkıların başında duyduğumuz birkaç notayla içimizde bir şeylerin titremesini başka türlü açıklamaz olanaksız.

Dün akşam Beth Gibbons'a Adrian Utley ve Geoff Barrow ile birlikte sahnede gitar, bas gitar, bateri, synth, elektronik sesler ve klavyede eşlik eden toplam altı müzisyen vardı. Bir tek sahnede turntable görmediğim için şarkılardaki scratch seslerinin önceden kayıt edildiğini tahmin ediyorum. Tıkır tıkır işleyen, son derece profesyonel bir akışla toplam 1.5 saatte 15 şarkı çaldı Portishead. En sevilen şarkılarından "Mysterons", "The Rip", "Sour Times", "Wandering Star", "Machine Gun", "Glory Box" ve "Roads"u seslendirmeyi ihmal etmediler. Türkiye'deki ilk konserleri olduğunu düşünürsek, dengeli bir setlist hazırladıkladıklarını söyleyebiliriz. 2008'de yayınladıkları son albüm "Third"den 6, 1997 tarihli ikinci albüm "Portishead"den 3 ve 1994 tarihli çıkış albümleri "Dummy"den 5 şarkı seçmişlerdi. Herhangi bir albümlerinde yer almasa da setlist'e giren şarkı, 2009'da İnsan Hakları Günü'nde Amnesty International örgütüne yardım amacıyla kaydettikleri "Chase the Tear" oldu. Grubun seçimlerine tabii saygı duyuyorum, sadece içimden "All Mine" ile "Undenied"ı da duymak geçmişti.

Konserin unutulmaz anlarından birisi, "Machine Gun" çalarken ekranda beliren Gezi Direnişi görüntüleri oldu. "Istanbul United" yazısıyla birlikte, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ın renkleriyle yazılan "BERABER" sözcüğü dikkat çekti. Şarkının sonunda çok güçlü duyulmasa da "Her Yer Taksim Her Yer Direniş" sloganı da atıldı. Böylece Gezi'ye selam göndermiş oldu grup.

Beth Gibbons, özgün vokaliyle kendisinden sonra gelen birçok kadın müzisyeni etkiledi. Yıllar önce New York'ta solo bir konserine gitmiştim. Sahnedeki hafif öne doğru eğik duruşu, saçı, giyimi aynıydı; yine gözlerini kapayıp yüreğinin en derin yerinden gelen sözleri söylüyordu. Herkes onda kendisine ait bir şeyler buluyordu; kimisi için aşk açısı çeken bir kadın, kimisi için duygularını en kırılgan şekliyle paylaşan bir dost, kimisi için de saflığın sembolüydü… Kadındı… Tutkulu bir insandı… Müthiş duyarlı bir sanatçıydı… Dün Küçükçiftlik Park'ta konser sonunda sahneden inip dinleyicilerin elini sıkarken, konserin başında söylediği kuralları o da yeniden yaşıyordu: Ne verdiyse o kendisine geri dönüyordu. Onun içtenliğinin karşılığı, büyük bir ilgi ve sevgiydi.

Portishead'in iç dünyamızda yarattığı kasırga, sanırım dün akşam konserde olan herkesin müzik serüvenine büyük harflerle yazıldı. Bana göre kuşkusuz yılın en iyi açık hava konseri oldu.

(Setlist: Silence - Nylon Smile - Mysterons - The Rip - Sour Times- Magic Doors - Wandering Star - Machine Gun - Over - Glory Box - Chase the Tear - Cowboys - Threads // Bis: Roads - We Carry On)

(Fotoğraflar ve video bana aittir.)

5 Mayıs 2013 Pazar

Savages - Silence Yourself (Pop Noire /Matador)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 5 Mayıs 2013


Herhalde müzik dünyasında son ayların en çok konuşulan gruplarından birisi Savages. Ama konuşulmasının nedeni, ne bir magazin olayı ne de reklam sonucu; çıkış albümleri “Silence Yourself”, tahminlerin de ötesinde iyi. 

Benim bu Londralı genç grupla tanışmam, Ekim 2011’de kurulduklarından birkaç ay sonrasında oldu. Bir canlı performanlarının internette yayınlanan videosunu izledim. Londra’da Shacklewell Arms’ta Pop Noire Records’ın düzenlediği bir tanıtım gecesinde sahneye çıkıp yeni albümde de yer alan “City’s Full”u çalmışlardı. O videoyu izlediğim an etkilendim ve o günden beri de grubu adım adım izliyorum. Geçen yıl ekim ayında Londra’da Elecktrowerkz adlı mekanda ilk kez canlı dinledim Savages’ı. O güne kadar yayınladıkları EP’lerden ve videolardan dinlediğim şarkıların sahnede yaratılışına tanık oldum. Olağanüstü iyi bir performanstı. Dört kadın müzisyen, kalabalığı tam anlamıyla avucunun içine almış, ‘kendinize gelin, çevrenizdeki duvarları yıkın ve özgürleşin’ dercesine bir tutkuyla çalmıştı.

Benim müzik yazılarımı okuyanlar fark etmiştir; bir grupta, müzisyende en çok aradığım özellikler tutku ve dürüstlük. Bunları şarkılarında, dünyaya bakış açılarında bulamazsam, kendimi yakın hissetmiyorum o müziğe. Savages’ın müziğinde hem aradığım dürüstlüğü hem de tutkuyu buldum. Uzun zamandır ilk albümüyle, ilk canlı performansıyla beni bu kadar çarpan olmamıştı.


Peki Savages neyi, nasıl söylüyordu ki bu kadar etkiledi? Şarkılarındaki ana tema, bireyin yaratıcı anlamda ve cinsel hayatta özgürleşmesiydi. Londra’daki konserlerinde aldığım “I Am Here” plağının üzerinde şöyle yazıyor: “Modern dünyada, insan, hayatını ısrarla pratik zorunluluklara ve hayal gücünü de köleliğe terk ediyor. Manipülasyonlar ve korkular, korkuyla yaratılan manipülasyon, asırlık esaretlere ve onaylanmış baskılara karşılık veren genç, akıllı ve radikal insanlara yöneltiliyor. Yaşlı kuşaklar onları uyarmıyor; her biri kendisini anlatıyor. Hepsi nasıl yediklerini, nasıl uyuduklarını, nasıl büyük orgazmlar, çocukluklar yaşadıklarını ve büyük hayalleri olduğunu anlatıyor. Çünkü dürüst hayat, sessizliğin, normalitenin ve sıkıcı bir kibrin olduğu hayat olarak tanıtılıyor. Sanat yavaş yavaş etkisizleştiriliyor. Aşk ise bir ayrıcalık. Başarılı olmak istiyorsak, yaratıcı gençliğimizin en parlak evresinde, çenemizi kapatmamız ısrarla tavsiye ediliyor.”

Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi, Savages’ın müziğinde toplum tarafından dayatılan baskılara direniş var, post punk sounduyla çok iyi uyum sağlayan bir öfke var. Grubu ilk kez duyanların aklına hemen Siouxsie and the Banshees, Joy Division, Bauhaus ya da Jesus and Mary Chain gelmesi de tesadüf değil. Savages zaten 70’lerin sonu ve 80’lerin başında egemen olan post punk soundundan esin aldığını yadsımıyor; “Silence Yourself” adlı ilk albümlerini dinlediğinizde, adeta bir döngü yaratırcasına insanı içine çeken gitarlar ve güçlü davul soundu çok belirgin. Buna ek olarak, vokalist Jehnny Beth’in yazdığı vurucu sözlerle buluşan kararlı sesi de devreye girince, baskıyı defetmeye aday olan o karanlığın pençesine gönüllü atlıyorsunuz.


Bu yıl SXSW için Teksas’a giderken Savages’ı orada da izlemeyi ve röportaj yapmayı aklıma koymuştum. Sonuçta grubu Austin’de iki kere daha izledim ve röportaj yaptım. (Okumak isteyenler için link: http://zulalmuzik.blogspot.com/2013/03/savages-sokakta-olani-sahneye-yansitmak.html
) Orada da bana söyledikleri gibi, sokakta olanı sahneye taşımak istiyorlar; toplum kuralları, manipülasyon, yaratıcılığın korkularla öldürülüşü, özgür yaşanamayan cinsellik, onların şarkılarında altını çizdikleri konular. 

Röportajda vokalist Jehnny Beth, İngiliz müzik sahnesinde her geçen gün artan ama politik olarak hiçbir şey söylemeyen gruplardan yakınmış, artık yeter diyerek grup kurma isteğini anlatmıştı. Savages’ın müziğindeki politik mesajlar, doğrudan politikacılarla ilgili değil; toplum, medya ve genel olarak modern dünyada birey üzerinde kurulan baskılar hakkında. Çok sevdiğim eski post punk soundunu başarıyla sürdürmelerinin yanında, bunları cesaretle dile getiren ender gruplardan biri olmaları da onları ciddiye almam için bir nedendi. 

SXSW’dan sonra New York’ta da grubu yakalayınca fırsatı kaçırmadım. Bowery Ballroom’daki o konserde ön grup olarak No Bra’yı seçmeleri, Savages’ın kendilerini izleyenlere verdiği bir mesajdı. Yerleşmiş cinsiyet tanımları, kadın ve erkeğin toplumda ve yatak odalarında önceden belirlenen rolüne bir karşı çıkıştı No Bra’nın performansı, Savages için de mükemmel bir açılıştı. 

Röportaj yaptığımda henüz albüm çıkmamıştı ama ismini açıkladıkları ilk gazeteci ben oldum. “Silence Yourself”, grup için ilginç bir isim dedim kendilerine, güldüler. Elbette bu isimle ne kastettiklerini tahmin ediyordum; ‘I Am Here’ plağının üzerinde yazanlarla aynı paralelde olmalıydı. Nitekim albümün açılışını John Cassavetes’in 1977 yapımı ‘Opening Night’ adlı filminden bir sahnedeki diyalog yapıyor. Yaşlanmakta olan bir Broadway oyuncusunun bunu kabullenmekte direnişi ve yaşadığı sarsıntıyı anlatan film, kurallara uymak istemeyip bu uğurda mücadele eden ana karakteriyle Jehnny Beth’i etkilemiş. 


Albümün kapanış şarkısı ‘Silence Yourself’in sözlerinde “Dünya eskiden sessizdi ama şimdi çok fazla ses var. Sürekli olarak ilgiyi dağıtan bir gürültü var. Dikkatinizi ne uygunsa ona çekiyor ve kendiniz hakkında olan biteni unutturuyor. Odaklanırsanız ulaşılmanız zorlaşır, dikkatiniz dağıtılırsa size ulaşabilirler. Belki de her şeyi parçalayıp dağıtarak yeniden kurmalıyız’ diyorlar. Bazen toplumda maruz kaldığımız ortamın saçmalığı öyle bir hal alıyor, etrafımızı öyle bir kakofoni sarıyor ki, gerçeklere ulaşmak için hepsine kapıyı kapatmak gerekiyor. Modern insan, başta televizyon ve diğer medya olmak üzere toplumun çoğunluğu tarafından uygulanan büyük bir manipülasyonun etkisi altında. Bundan sıyrılmak, o yönlendirmeye kapılmamak için özel gayret sarfetmek gerekiyor. Savages’ın demek istediği bu; dayatılana boyun eğme ve o manipülasyona gelme diyorlar.

Gitarist Gemma Thompson’ın röportajda bana söylediği Cabaret Voltaire ve Dada etkisi bu noktada ortaya çıkıyor. Geldiğimiz bu noktaya varmayı engellemek için sanat ne yaptı? Günlük hayatta olan biteni, yaşanan sorunları anlatmak için onları müziğe yansıtma fikriyle hareket ediyor grup. Sosyal ve politik meseleleri var ve onları şarkılarıyla aktarıyorlar. “Aşk şarkısı yazmak istemedim,” diyor Jehnny Beth. Pornografiyi, kadının da beklenmedik zevkler yaşayabileceğini göstermek ve romantik aşkın yarattığı beklentilenden sıyrılmak açısından esin verici bulduğunu söylüyor. “Hit Me” adlı şarkıyı yazarken de en sevdiği porno yıldızı Belladonna’dan esinlenmiş. “She Will” ise, bir kadının partnerini aldatmasıyla ortaya çıkan erotizmden alabileceği zevk ve acıyı konu ediyor. Bu şarkılardaki sözlerin sıradışılığı kadar dürüstlüğü de önemli. Cinsel konulara değinirken bayağılaşmadan özgürleştirici bir bakış açısını savunabilmek, herkesin yapabildiği bir iş değil. “City’s Full”da sevdiğinin kalçalarındaki çatlakları, gözlerinin kenarlarındaki kırışıklıkları sevdiğini söylerken de olabildiğince açık. 
Kapsamlı bir duygusal atmosfer yaratmaya yönelik, soundu sağlam, sahne için yazılmış şarkılar yaratmak istediklerini söylüyor grup elemanları. Savages’ın, kız ya da erkek arkadaşımızı, kocamızı, işimizi, erotik yaşantımızı ve hayatımızda büyük yer eden müziği farklı şekilde deneyimlemeye yönelik bir grup olduğunu söylüyorlar.


Gerçekten de Savages’ın şarkılarını albümden dinlemek güzel ama asıl unutulmaz olan konser deneyimi. Sahnedeki varlıklarını çok ciddiye alan, her türlü ayrıntıya özen gösteren ender gruplardan birisi. Onları dinlerken Ayse Hassan (bas) Gemma Thompson (gitarist), Faye Milton’ın (davul) yarattığı dinamik sound, öfkenin ve isyanın zeminini oluştururken, Jehnny Beth’in karizmatik duruşu tetikleyici oluyor. Ancak albümü evinizde dinlerken de sizi başından sonuna kadar içine çekiyor albüm, ilgi bir an düşmüyor. “Shut Up” ile tozu dumana katan bir açılış yaptıktan sonra o enerjiyi ayakta tutabilmek, başka bir grup için zon olabilirdi ama Savages bu işin altından alnının akıyla çıkmış. “Dead Nature”da iki dakika boyunca garip bas soundunu araya koymaları, ticari kaygıyı bir yana bıraktıklarının göstergesi. Geceyarısında insanlarıyla, sokaklarıyla uykuya dalmış kentin sesini albüme koymak istiyorsanız, o iki dakikanın albümde olması zorunlu. Sonuç olanak, albümde anlatılan meseleleri anlatmak için ne gerekiyorsa o yapılmış. Bu açıdan prodüktörlüğü üstlene Rodaidh McDonald ile Johnny Hostile’ı kutlamak gerekir. 

34 dakika boyunca içlerindeki öfkeyi ve değişim arzusunu dışarı vuran şarkılardan sonra, kapanışı “Marshal Dear” ile yapmaları, şaşırtıcı bir son olmuş. Jehnny Beth, bir yandan piyano çalıp bir yandan “Silence Yourself” diye tekrar tekrar bağırırken, klarnetin de eşlik etmesiyle, sanki deneysel bir caz grubunun albümü gibi bitiyor. Geleceğe dair bana en çok umut veren de bu şarkı oldu. Savages, mükemmel bir çıkış albümü yaptı ama bence bundan sonra da çok iyi işler yapacak. Manifestolarında dedikleri gibi belki daha hiç önce duyulmayan bir şey değil yaptıkları müzik ama nicedir içimize gömdüğümüz bir ateşi öyle bir yaktılar ki ortalığı alevler sardı. Yılın en heyecan verici albümlerinden birisi kuşkusuz. Sesini iyice açıp dinliyorum. 

-

4 Kasım 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 138: The Soft Moon - Zeros (Captured Tracks)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 4 Kasım 2012

2010’da San Francisco’dan bir ses duyduk. Luis Vasquez'in The Soft Moon adı altında yayınladığı “Breath the Fire” ve “Parallels” isimli iki single, post-punk sevenlerin dikkatinden kaçacak gibi değildi. İlk gençlik yıllarını Bauhaus, The Cure, Joy Division dinleyerek geçiren ve o karanlık sounda bir daha bırakmamak üzere tutulan herkesi dinlediği ilk anda olduğu yere çivileyecek kadar ihtiraslı ve karanlık bir müzikti dinlediğimiz. 

The Soft Moon adıyla yayınlanan 2010 tarihli ilk albümde, hiç durmadan çalışan motor sesinin seriliğinde duyulan synthler, baskın bas sesi ve tam olarak ne söylendiği anlaşılmayan vokaller eşliğinde adeta bir felaket sonrası yaşanan klostrofobik ruh halini özetleyen şarkılar vardı. Felaket sözcüğü bazılarını korkutabilir, daha dinlemeden duyacaklarından kaçabilirler. The Soft Moon’un gürültülü endüstriyel soundunun insanı yakaladığı anda tutup sanki bir kuyunun dibine doğru derine sürüklediği de kesin. Bunu dile getirdiğim için bana “Haksız mıymışım?” diye sormayın; karanlık kuyularda gezinip gün yüzüne geri çıkma mücadelesini sevdiğimi hep yazıyorum. Ama elbette, soğuk synthlerin ve elektronik davulların başrolü üstlendiği deneysel dark noise/coldwave/gotik herkese hitap edecek bir müzik türü değil.

2009’da Luiz Vasquez’in tek kişilik özel projesi olarak başlattığı The Soft Moon, 2010’da çıkan albüm ve ardından yayınlanan “Total Decay” adlı EP’den sonra artık dört üyeli bir gruba dönüştü. Üyelerden birisi canlı performanslarda sadece projektörle ses ve ışık düzenini kontrol etmekle yükümlü olsa da artık yapılan müzik tek kişilik bir çabanın ürünü değil; ortada daha profesyonel stüdyo ortamından çıkan bir albüm var.

İkinci albüm “Zeros”, birincisinden farklı olarak daha az gitar ve elektronik davulun kullanıldığı, birbirinden garip seslerin yarattığı bir kakofoni gibi adeta. Bu yönüyle bana Kanadalı grup Fuck Buttons’ı hatırlatıyor. Başından sonuna kadar enerjisi hiç düşmüyor albümün. Vokal, The Soft Moon’un müziğinde temel bir rolü olamayacak kadar geri planda, ancak figüran rolünde. Bir ara sadece “Want” adlı şarkıda Vasquez’in “I want it, can’t have it” sözlerini algılayabildim. Bu sözlerin, tekrar edilen ritimler üzerine kurulan altyapıda sadece tutkulu soundu psikolojik olarak destekleyecek bir unsur olarak kullanıldığını düşünüyorum. Bana kalırsa işe de yarıyor.

10 parçanın yer aldığı yaklaşık 35 dakikalık albüm boyunca hiç durmadan öten sirenlerin ya da çarpışan metal parçalarını andıran soyut seslerin hakimiyeti iyice ele geçirmesiyle dinleyici tamamen uç noktalara çekiliyor. Deneysel anlayışı böyle korkusuzca, radikal biçimde müziğine enjekte ettiği için The Soft Moon, bence bir alkışı hak ediyor.

Özellikle albümün açılış parçası “It Ends”in adını hem yazılış hem de ses kurgusu olarak tersine çeviren “sbnsbnE tI”le yapılan kapanış, gerekli mesajı veriyor. "Gerekirse işte böyle her şeyi alt üst ederiz" diyor The Soft Moon. Bu yazıyı tesadüfen okuyacak organizatörlere diyorum ki, şöyle karanlık bir salonda The Soft Moon’u dinleyelim ve iyice sindirelim İstanbul’da.

-

10 Kasım 2011 Perşembe

Vitrindeki Albümler 91: S.C.U.M -Again Into Eyes (Mute Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 6 Kasım 2011

S.C.U.M. denince birçok kişinin aklına ilk anda gelecek isim, Amerikalı yazar Valerie Solanas’tır.

1967’de yayımladığı “Society for Cutting Up Men” (Erkek Doğrama Cemiyeti) adlı manifesto ile ayrılıkçı feminist hareketin öncüsüydü. Öz babasının tecavüzüne uğrayan, Katolik okulunda okumayı reddettiği için büyükbabası tarafından kırbaçlanan Solanas, kitapta erkekleri yok edip tamamen kadınlardan oluşan bir toplum yaratma hayalini anlatır.

1968 yılında bir senaryosunu kaybettiği için Andy Warhol’u vurarak öldürme girişiminde bulunan yazar, bugüne kadar edebiyat, sinema ve müzik alanında çeşitli eserlere ilham kaynağı oldu. Bunlardan sonuncusu da goth punk grubu S.C.U.M.

İlk kez 2008’de “Visions Arise” adlı single ile tanıştım grupla. O sıralarda 17-18 yaşlarındaki Londralı gençlerden kurulu grup, Joy Division’ı anımsatan gitarları ve Bauhaus’u çağrıştıran vokal kullanımıyla hemen dikkatimi çekmişti.

Thomas Cohen’ın isyankar vokalini karanlık bir sound ile birleştiren müzikleri, iyi bir goth punk grubunun doğduğunu düşündürtmüştü bana. Düşüncemde haklı çıktım. Grubun Avrupa’da çıktığı turne sırasında her kentte yaptığı kayıtlar gösterdikleri gelişimi ortaya koyuyordu. Özellikle “Warsaw”da, endüstriyel rock/hardcore punk karışımı güçlü bir sound vardı.

Bu yıl grubun adını, daha çok Bob Geldof’un kızı Peaches Geldof’un erkek arkadaşı Thomas aracılığıyla andı müzik basını. Ancak ne zaman ki “Again Into Eyes” adlı ilk albümleri çıktı, o zaman müzikleri de gündeme gelmeye başladı.

Genellikle yapılan değerlendirmeler, S.C.U.M.’ın The Horrors’a çok benzediği yönünde. Bana sorarsanız da, dayanaksız bir yorum değil bu; özellikle saykedelik ve dramatik sound ile bariton vokal nedeniyle müziklerinde örtüşen noktalar var; ancak bu tür örtüşmeler başka gruplarla da olabilir. Örneğin Echo and the Bunnymen'i anımsatıyor bana.

Sonuçta kime benzediklerinden çok önemli olan ortaya çıkan albümün bir bütünlük içinde yansıttığı duygunun dinleyiciye dokunması ve S.C.U.M. bunu oldukça iyi başarıyor.

Müziklerinde dinledikçe büyüyerek insanın içini saran bir his, sarsıcı bir tutku var. 50 saniyelik “Water”daki atmosferik hava, “Paris”te piyanonun melankolizmi, “Summon the Sound”da adeta etrafı ateşe veren gitarların her biri derin ama enerjik bir kayboluş hissi yaratıyor.

Şarkılarında ele aldıkları konuların toplumsal bir yönü yok. Birtakım bireysel saykedelik deneyimlerin ortaya çıkan şarkılar bunlar. Röportajlarından birinde, bazı şarkılarının “bastırılmış arzuları temsil eden renkli şekillerin görsel manifestolarının yol açtığı duygusal çalkantılardan” esinlendiğini söylediler... Bu, nelerden ilham aldıkları hakkında iyi bir fikir veriyor insana.

Grup üyelerinin söylediğine göre, albüm üzerinde çalışırken, Morricone film müziklerini, İngiliz besteci Basil Kirchin’i, Serge Gainsbourg’u ve sürekli Bowie’nin “Low” albümünü dinlemişler. Böyle güçlü bir listenin esinlendirdiği albüm de böyle güzel olur.

Son yıllarda Londra’dan çıkan en iyi gruplardan birisi, güçlü bir soundu var; sağlam bir albüm yapmışlar.





-

10 Aralık 2006 Pazar

Nouvelle Vague Bir Kez Daha İstanbul'da



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/9 Aralık 2006

Bu akşam İstanbul’daysanız ve iyi müzik dinlemek istiyorsanız, Taksim’deki Yeni Melek’e uğramanızı öneririm. Çünkü Fransız müzisyenler Marc Collin, Olivier Libaux ve çeşitli solistlerden oluşan Nouvelle Vague ve konser sonrası Jazzanova “DJ set” müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşatacak.

Nouvelle Vague, 80’lerin ünlü new wave parçalarına yaptıkları bossa-nova cover’lardan oluşan ve grupla aynı adı taşıyan ilk albümüyle dünya çapında büyük bir yankı uyandırdı. Joy Division’dan The Clash’e, Depeche Mode’dan Blondie’ye kadar birçok kült grubun parçalarını kendine özgü tarzda yorumlayan grup, bu yıl yeni albümleri “Bande A Part”ı yayımladı. Dinamo 103.8 (www.dinamo.fm) tarafından düzenlenen Radar etkinlikleri çerçevesinde bir kez daha İstanbul’a gelen grubun yaratıcılarından Marc Collin, konser öncesinde sorularımı yanıtladı.

Nouvelle Vague ilk olarak bir proje şeklinde başladı ve ilk albümünüzle dünya çapında ün kazandınız. Öncelikle “proje” denilmesini mi, yoksa “cover grubu” olarak mı anılmayı tercih ediyorsunuz?

Bu bir proje, tam anlamıyla bir grup değil. Bütün konsepti ben tasarladım, vokalistlerle ve diğer prodüktörlerle temas ettim vs. Sahnede gördüğünüz grup albümdeki şarkıların kaydını yapmadı.

Eski şarkıları yeni düzenlemelerle yeniden yorumlamak müzik endüstrisinde yeni bir şey değil. Fakat siz Brezilya kökenli bossa nova’yı Fransız enstrümantasyonu ve tanınmamış kadın vokalistlerin sesiyle buluşturdunuz. Echo and the Bunnymen’in “The Killing Moon” adlı şarkısını sizin yorumunuzla ilk dinlediğimde biraz tuhaf buldum ama o tuhaflığı da sevdim. Projenin tüm konseptine ilişkin bu ilginç fikir nasıl gelişti?

Temel fikir, post punk dönemi gruplarının hala esin kaynağı olan, muhteşem şarkılar yazdıklarını ortaya koymaktı. Bu bir tür o döneme övgü aslında, ama aynı zamanda da benim için yeni düzenlemeler ve prodüksiyonlar yapmak bakımından iyi bir olanak.

Bu projeye ilk başladığınızda, dinleyicilerden ne tür tepkiler almayı umuyordunuz ve ilk albümden sonra nasıl tepkiler aldınız?

Büyük bir new wave hayranı olarak ben de öncelikle bir dinleyiciyim. Bu nedenle, eğer yaptığım şeyden kendim ikna olmuyorsam bırakırım. Dinleyicilerin çoğunluğunun da benim gibi olduğu ve projeyi onayladığı görülüyor.

Rock müziğe eğilimli olan ama aynı zamanda sizin yavaş ve rahatlatıcı müziğinizden de hoşlanan insanlar var. Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz? Müziğinizin yansıttığı çeşitlilikten olabilir mi?

Bilmiyorum ama belki orijinal şarkılardaki ruhu, kızgınlığı, politik tavırları hissediyorlardır. Belki de biz kalipso’dan Fransız popuna kadar birçok farklı etkileşimi bir araya getirmeye çalışarak iyi bir iş yapmışızdır.

Cover şarkılar her zaman risklidir. Siz albümüzdeki şarkıları nasıl şetçiniz? Hangi şarkının cover’ını yapmak daha zordu?

Japan’in “Ghost” adlı şarkısında başarılı olamadım. Muhteşem bir şarkı gerçekten! Bauhaus’un “Bela Lugosi’s Dead” ve Frankie Goes To Hollywood’un “Relax” adlı şarkıları kolay değildi. Çünkü müzik olarak çok yoğun değiller, daha çok içinde bulunulan moda ve prodüksiyona bağlı orada yapılan iş. Albümdeki şarkıları, çoğunlukla daha gençken dinlediğim ve yeni düzenlemeler yapmam için beni esinlendiren şarkılar arasından seçiyorum.

Şarkıları yeniden düzenleyip yorumlarken herhangi bir endişe taşıyor musunuz? Örneğin, The Clash’ın “The Guns Of Brixton” adlı şarkısını yorumladınız, ki bu şarkıda belirli bir öfke vardır. Fakat sizin versiyonunuzda oldukça rahat bir hava yansıtıyor.

Fakat temel fikir bu; yani sakin bir şekilde çok sert şeyler söylenebileceğini göstermek. Bu da şarkı sözlerine yeni bir şey ekliyor, özellikle erkekler yerine kadınlar tarafından seslendirildikleri zaman.

Vokalistlerinizi nasıl seçiyorsunuz? Yalnızca şarkıları daha önce hiç duymamış kadın vokalistlerle çalıştığınız söyleniyor. Bu doğru mu?

Hayır, doğru değil. Bu birkaç kere oldu ama amacımız bu değil.

İkinci albümünüz “Bande A Part” bir Godard filminin adı. (İngilizce’de “Band Of Outsiders” anlamına gelen ve Türkiye’de “Çete” adıyla gösterilen 1964 yapımı film). Bu filmin üzerinizde özel bir etkisi oldu mu?

Özelikle etkilendiğimden değil ama o ifadeyi seviyorum. Çok şey anlatıyor, ayrıca bizim projemiz bakımından da oldukça anlamlı.

Nouvelle Vague için bundan sonra sırada ne var?

2007’de dünyanın birçok yerinde konserler vereceğiz ve eylül ayında bir konser dvd’si çıkacak. Ayrıca gruptaki herkes kendi albümünü yayınlayacak.

İstanbul’da daha önce de konser verdiniz? İzleyiciden aldığınız tepki nasıldı?

Pek iyi değildi. Sanırım projeyi gerçekten bilmeyen ama moda olduğu için gelen birçok insan vardı. Fakat bu defa çok iyi olacağından eminim.

Translate