Barry Burns etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barry Burns etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2015 Çarşamba

BERLIN ATONAL: SES VE IŞIĞIN EN SOFİSTİKE HALİ


23.9.2015


Bu yıl müzik festivallerinin içinde beni en çok heyecanlandıran, açıkladığı olağanüstü lineup ile Berlin Atonal oldu. Aslında etkinlikte performans gösterecek müzisyenler duyurulmadan önce de festivali yerinde görüp o sıradışı deneyimi yaşamayı aklıma koymuştum. Kentin merkezindeki Mitte bölgesinde eski bir elektrik santrali olan Kraftwerk binasında 19-23 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşen Berlin Atonal, bir müzik festivalinden çok daha fazlasını sunuyor; izleyenleri, ışık ve ses arasındaki etkileşimde yaratıcılığın ulaştığı son noktaya taşıyor. Önce festivalin fiziksel koşulları hakkında yararlı olabileceğini düşündüğüm bazı bilgileri vermek istiyorum.

KRAFTWERK’TE ANONİMLİK HİSSİ

1960-1964 yılları arasında Berlin Duvarı’nın inşa edildiği tarihlerde Doğu Berlin’e elektrik sağlamak için inşa edilen bu devasa yapı, mimarisiyle son derece etkileyici. 1997’de başka bir tesis devreye girince bina uzun yıllar terk edilmiş bir halde boş kalmış. 2006’da Dimitri Hegemann, ünlü tekno kulübü Tresor için yeni bir yer ararken, Kraftwerk’in içinde boş duran bir alanı devralıp oraya yerleşmiş. O tarihten sonra renovasyon ve genişletmeler devam etmiş ve en sonunda da Kraftwerk binası halka açılmış. Böylece bina, kentteki endüstri tarihinin bir parçası olmasının yanı sıra, Berlin tekno ve endüstriyel müzik sahnesinin de önemli bir merkezi haline gelmiş. Günümüzde Kraftwerk’teki büyük salonda konser, opera, moda şovu gibi etkinlikler düzenlenirken, bina her sonbaharda Çağdaş Sanat Fuarı’na ve tasarım haftasına da ev sahipliği yapıyor.

Daha önce de kapalı mekanlarda gerçekleşen festivalleri izledim ama hepsinde birden çok salon vardı. Berlin Atonal, beş gün boyunca tek bir binanın içinde yapılıyor. Üst katta büyük sahne, alt katta da ufak bir sahne var ve elektrik santrali olarak inşa edildiğinden içinde tuvaletler hariç herhangi bir kapı yok. Dolayısıyla binaya girdiğinizde çok yüksek tavanlı dev bir yapının içinde buluyorsunuz kendinizi. Duvarlardan yansıyan beton ve demir soğukluğuna bir de sis makinesiyle sürekli pompalanan duman eklenince, yanınızdaki arkadaşınızın bile yüzünü göremediğiniz o kocaman binada binlerce kişinin arasında anonim hale geliyorsunuz. Festival boyunca fiziksel koşulların bende yarattığı en belirgin duygu bu anonimlik hissi oldu. Beş gün süresince bina içinde insanların varlığını hissettim ama kimsenin yüzünü görmedim. Daha önce hiçbir festivalde yaşamadığım bir his olarak çarpıcıydı. Hatta kendimi John Carpenter ya da David Lynch filminin bir sahnesindeymiş gibi hissettiğim anlar çok oldu: Çünkü karanlık ve ürpertici bir güzelliğin içindeydim.

Fiziksel koşullardaki farklılık bununla da sınırlı değildi. Daha önce kapalı mekanda gerçekleştirilen hiçbir festivalde tüm dinleyicilerin yere yatarak müzik dinlediğine tanık olmamıştım. Atonal’da çalınan müziklerin deneysel kulvarda drone, noise, dark ambient, tekno, endüstriyel müzik alanlarında yoğunlaştığını düşünürsek, bu tercihin nedenini anlamak daha kolay. Tekno dışında diğer türlerde müzik çalındığında pek çok kişinin yere bir örtü ya da mat serip müziği yatarak dinlemesi, içinde bulunulan ortamdan çıkıp trans haline geçmenin belirtisiydi. O kocaman yapının içinde binlerce kişinin hiç konuşmadan yere uzanıp sadece müziğe odaklanması, adeta bir ayin görüntüsü yaratıyordu. İçimden film yönetmeni olsam bu sahneyi çekerdim diye geçirdim.

Kraftwerk’teki fiziksel koşullar, çok sevdiğim karanlık ve duman altındaki  konser salonu ortamını yaratmıştı. Underground bir bar değildi ama underground bar ruhunu elektrik santraline başarıyla taşımıştı. Ne giriş katındaki barda uzun sıralar oldu ne de tuvalette... Bu açıdan hiçbir olumsuz bir durum yoktu. Beni rahatsız eden tek şey, binanın içinde sigara içmenin serbest olmasıydı. Açıkça “sigara içilebilir” yazısı yoktu ama içmeyin diyen de yoktu. Bina her ne kadar geniş ve yüksek tavanlı olsa da, bir süre sonra sisle birleşen sigara dumanı, sigara içmeyenleri epey zorladı. Bir performans sırasında gözlerimdeki yanmaya dayanamayarak dışarı çıkmak zorunda bile kaldım. Giriş kapısı sürekli açıktı ancak bu onca insanın sigara dumanını yok etmeye yetmiyordu. Neyse ki müzik çok iyiyse ortamın fiziksel zorluklarını görmezden gelebiliyorum; ama mesela söz konusu Berlin Atonal değil de sıradan bir festival olsaydı böyle bir durumda epey şikayet ederdim.

Berlin Atonal’e gelen dinleyici kitlesi de daha önce gittiğim bütün festivallerde gördüklerimden farklıydı. Gelenler ağırlıklı olarak 25-40 yaşları arasındaydı ama 20-25 ile 40-50 yaşları arasındaki insanları da görmek olanaklıydı. Ayrıca % 99’unun kıyafeti siyah renkteydi. Endüstriyel müziğin yansımaları, katılımcıların tarzlarında da görülebiliyordu. Coil, Nine Inch Nails, Einstürzende Neubauten, Bauhaus, Lustmord, Throbbing Gristle tişörleri gözümden kaçmadı. Bir müzik festivalinde karşılaştığım en belirgin tarz sahibi kitleydi; sadece Almanya’dan değil, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden karma bir dinleyici grubu vardı. Dikkatimi çektiği için belirtme gereği duydum bu noktayı da.

Festival yazılarımda hep vegan yemek yokluğundan yakınırım. Berlin Atonal’e de bu açıdan baktım tabii. Aslında Atonal’de gün erken başlamıyor; çünkü gece çok geç bitiyor. Her gün giriş katındaki ufak sahnede saat 18:00’da müzikle ilgili bir belgesel film gösterisi oluyor. Ona giderseniz festival sizin için o saatte başlayabilir. Sadece müzik performanslarını izliyorsanız, 20:00’da orada olmanız yeterli. Ancak aftershow ve kulüp etkinlikleri sabaha kadar sürdüğünden, festivale 20:00’da giriş yapıp sabah 08:00’da ayrılmanız da mümkün. O arada acıkanlar için Kraftwerk binasının bahçesinde yiyecek standları açılıyor. Farklı ülke yemeklerinden örneklerin sunulduğu tezgahlarda her gün en az bir vegan seçenek yer alıyordu. Ben sadece bir kere denedim; açıkçası miktar olarak doyurucu değildi, hem de pek lezzetli olduğunu söyleyemeyeceğim. Kahve, çay isterseniz onlar da yine masa ve sandalyelerin yer aldığı bahçede satılıyordu.

Festivalin en iyi yanlarından bir diğeri ise, mekanın kent içinde yer alması. Dolayısıyla bir performansı izleyip dışarı çıkmak ve bir iki saat sonra tekrar dönmek çok kolay. Bu da hareket serbestisi getiriyor.

Berlin Atonal hakkındaki bu bilgileri gelecek yıllarda festivale gitmeyi düşünebilecek olanlar için veriyorum ama elbette en önemli konu müzik. O zaman gelelim esas konuya...



DENEYSEL MÜZİĞİN TAPINAĞI

Berlin Atonal’in bu yılki lineup’ı önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da deneysel müziğin en heyecan verici isimlerini bünyesinde topladı. Bu nedenle de Kraftwerk binası bir tür avangart/deneysel müzik tapınağına dönüştü demek yanlış olmaz. Festival sırasında çalanların tümünün bana hitap etmediğini de belirmem gerek. Mesela teknoya ayrılan cuma günü es geçebileceğim bazı isimler vardı programda; aftershow’ların yapıldığı ufak kulüplerde ise bir ara kulağımızı rahatsız eden müzikler duyup kendimizi dışarı zor attık ama genel olarak ana performanslar çok isabetliydi.



Berlin Atonal’de dinlediğim ve gördüğüm her şeyi bu yazıda anlatmam olanaklı değil ama benim için öne çıkanları belirtmek istiyorum. Bir katedralin akustik kalitesine sahip Kraftwerk binasındaki festival, Barbara Morgenstern ve Philip Neumann’ın yönettiği Chor Der Kulturen Der Welt adlı koronun konseriyle başladı. 2007’den bu yana her pazartesi, tamamen farklı disiplin, yaş ve kültürden gelen yaklaşık 30 soprano, alto, tenor, bariton ve bas sesine sahip müzisyen buluşarak pratik yapıyor. Amaçları, müzikte yeni açılımları deneyen uluslararası ve her iki türü karıştıran bir koro yaratmak. Hepsi siyah giyinmiş koro üyelerinin sahnede başlayıp dinleyicilerin arasına girerek sürdürdükleri yarım saatlik performans, benim açımdan son derece ufuk açıcıydı. Her birinden çıkan sesi farklı yönlerden duyduğumda kulaklarımda hissettiğim ince ayrıntıları açıklamam zor ama asıl fark ettiğim, koro üyelerinin şefi ve birbirlerini hiç görmeden kusursuz bir uyum içinde olmasıydı. Bir anlamda koro şefinin fiziksel varlığı yok edilse de, ses aracılığıyla yaptığı yönlendirmelerin ve koro üyeleri arasındaki organik bağın altı çiziliyordu. Daha önce böyle bir koro performansı izlememiştim.



Elektronik ve minimalist müziğin önde gelen isimlerinden David Borden, dünyanın tümüyle synthesizerdan oluşan ilk grubu Mother Mallard Ensemble’ı bu yıl yeniden bir araya getirip Berlin Atonal için retrospektif bir konser verdi. Synth’lerle tasarlanan new age soundunun içinde sürüklendikten sonra Alman synthesizer dehası Max Loderbauer ile deneysel müziğin Polonyalı temsilcilerinden Jacek Sienkiewicz’e festival tarafından özel olarak sipariş edilen birlikteliğe tanık olduk. Sentetik drone’ların melodilere dönüşürken yarattığı ambient tınılar Kraftwerk binasındaki dev video ekran üzerinde Pedro Maia’nın görsel tasarımlarıyla buluşunca, bambaşka bir evrene doğru yola çıktığımızı düşündüm.

Enstrümantal müzik performanslarında görsel kullanımı, uzun yıllardır üzerinde düşündüğüm bir konu. Şarkıda vokal kullanımı varsa zaten anlatmak istediğiniz açıktır; dolayısıyla görsel, sesi desteklemeye yarar. Ancak enstrümantal müzikte görsel kullanımı çok daha belirleyici olabilir. O nedenle bu tür performanslarda dinleyiciye bir düşünceyi imajlarla empoze eden ya da onu belli bir yöne çeken görselleri tercih etmiyorum. Berlin Atonal’de benim izlediklerim arasında Clock DVA dışında tüm performanslar vokalsiz olduğundan bu konuya özellikle dikkat ettim; hiçbirinde manipülatif görsel yoktu. Renkler, çılgınca dans eden ışıklar, çizgiler, geometrik desenler, tektonik patlamalar, birbirinin içinde kaybolan desenler... Hepsi soyuttu ve müzik dinleyicinin yorumuna bırakılmıştı. Bu nedenle festival boyunca müzik-görsel etkileşiminden büyük haz duydum. Müziğin içinde onu yorumlayan temel unsurlardan biri olduğumu hissettim.



BEDENİN KULAĞA DÖNÜŞTÜĞÜ AN

Atonal’de sabırsızlıkla beklenen anlardan birisi, avangart/deneysel müziğin önde gelen iki yeteneği Alessandro Cortini ve Lawrence English’in ortak performansıydı.  İkili, “Immediate Horizon” adını verdikleri bu dünya prömiyerinde minimalist sesleri kullanarak fiziksel sarsıntıyı insanı yutan bir yoğunluk içinde anlatma becerisini gösterdi. Performansın tanıtım yazısında, “dinleyici kitlesinin bir kabusta olduğu gibi, bu sonik dünyanın içine dalıp, tümüyle titreşimin içine girmeye davet edildiği” belirtilmişti. İkili sahneye çıktığında ekranın üzerinde beliren yazı, etkiyi artırmak için dinleyicilere yere oturma ya da uzanma çağrısı yaptı. Herkesin bu çağrıya uyması üzerine ilk kez kapalı bir mekanda diğer dinleyicilerle topluca yere uzanarak müziğin içinde kaybolma duygusunu yaşadım. Sözcüklerle anlatılabilecek bir his değil sanırım ama bir takipçimin Twitter’da yazdığı gibi, “İlk kez alkol olmadan müzikle gerçek anlamda sarhoş olduk.” Algılar bozulmuş, beden kulağa dönüşmüştü!



İlk günkü sarsıcı deneyimi, giriş katındaki Null sahnesinde Yair Elazar Glotman’ın kontrabass ile yarattığı titreşimleri analog tape loop’ları ve elektronik seslerle işlediği müthiş performansını izleyerek tamamladım. Müziği albümlerindeki kadar güçlüydü.

Raster-Noton ve Stroboscopic Artefacts etiketlerinden tanıdığımız Fransa doğumlu Berlin merkezli elektronik müzik prodüktörü Kangding Ray ile Mogwai’nin multienstrümantalist, besteci üyesi Barry Burns’ün SUMS adlı yeni projesi dünyaya Berlin Atonal’de tanıtıldı. Her iki müzisyenin çalışmalarını bilsem de tahmin ettiğimden çok daha iyi bir sonuçla karşılaşarak tam anlamıyla iliklerime kadar sarsıldım. Perküsyon ustası Merlin Ettore ve kontrabas virtüözü Robert Lucaciu’nun da katkılarıyla kurgulanan ses manzaraları olağanüstü güzellikteydi. Yakında bir albüm yayınlamalarını sabırsızlıkla bekliyorum. Bu işbirliğini çok konuşacak müzik dünyası! (Aşağıdaki videoda ses biraz patlamış ama bir fikir vermesi açısından paylaşıyorum.)



TONY CONRAD VE FAUST 20 YIL SONRA AYNI SAHNEDE!

Atonal’de büyük ilgi gören işbirliklerinden birinde avangart sanatın ikonlarından, deneysel film yönetmeni ve besteci Tony Conrad, 20 yıl sonra Alman krautrock grubu Faust ile ilk canlı performansında bir araya geldi. Conrad ve Faust’un 1973’te yayınladıkları “Outside the Dream Syndicate” albümü, o günden bu yana minimalist ve drone müziğindeki parametreleri belirleyerek birçok müzisyen için ufuk açıcı bir kayıt oldu. Albümü festivalde canlı olarak çaldıklarında dinleyenlerin kulakları krautrock ile drone’un kozmik bir karışımıyla mest oldu! Jean-Hervé Péron (bas gitar), Zappi Diermaier (perküsyon) ve Tony Conrad (keman) 26 dakikayı aşan iki parçayı çalarken, tekrara dayalı müziğin ardındaki niyetin mükemmeliyete ulaşma gayesi olduğunu düşündüm. Bunca yıl sonra bu efsane işbirliğini canlı dinlemek, unutamayacağım bir anı olarak tarihe geçti.



Alessandro Cortini, festivalde bu yıl Lawrence English ile gerçekleştirdiği performansa ek olarak, kendi solo projesi Sonno’nun dünya prömiyerini sundu. Sentetik, elektronik ve işlenmiş soundlarla duygusal etki yaratma kabiliyeti en yüksek müzisyenlerden birisi Cortini. Özellikle Buchla analog synthesizer ile yaptığı kayıtlarda ortaya çıkan sesler tek kelimeyle büyüleyici. Sonno performansı sırasında kullandığı görsellere bakarak müziğini dinlerken aklıma bir sürü tuhaf hikaye geldi, hiç görmediğim yerlere gittim, hayalimde tanımadığım insanlarla konuştum. Asıl çarpıcı olan da, bunu soyut görüntülerle yaptı; manipülatif bir vokal ya da imaj yoktu. Müziğin gücünün önünde saygı ile eğildiğim çok özel bir performanstı. Ardından Shackleton sahneye çıksa da, Sonno’nun verdiği tarifsiz mutluluğu korumak için, onu bile dinlemekten vazgeçip ayrıldım festivalden.

COH + Frank performansı, Atonal’de dinlediğim en sert sound oldu. Raster-Noton ve Editions Mego etiketlerinden tanıdığımız COH ile Avusturya’daki Johannes Kepler Linz Üniversitesi’nde Sanat ve Tasarım bölümünde profesör olan görsel sanatçı Tina Frank’in işbirliği, her kulağın dayanabileceği bir sound değildi ama sembiyotik bir canlı şov olarak enteresandı. COH’un bilgisayardan çıkardığı sesleri anında elle kontrol edilen bir analog video ekipman aracılığıyla görsele dönüştürdü Frank. 

CLOCK DVA EFSANESİNİ GÖRDÜK!



Berlin Atonal’in son gününde bana göre izini bırakan isim, multienstrümantalist Ben Frost oldu. Geçen yılın en iyi albümlerinden biri olan A U R O R A’yı çaldığı canlı performansına bu yıl İstanbul’da da tanık oldum ama Kraftwerk binasının atmosferinde çok daha güçlü bir etki yaratacağını biliyordum. Görsel sanatçı MFO’nun (Marcel Weber) ışık ve mekanı kullanarak yaptığı tasarımlar, Frost’un her türlü sınırı yok edip, insanı adeta doğaüstü bir güçle savuran müziğini bir üst aşamaya taşıdı. Frost’un istediği gibi bir elektron hızlandırıcısının içindeymiş gibi hissettim kendimi ya da uzay boşluğunda hızla sürüklendiğimi düşündüm. Tekinsiz bir güzellikti gördüğüm. Müzik dinlerken bulunduğum ortamdan hiç o kadar soyutlanmamıştım.



1980’lerde bana “bir gün Clock DVA’yi canlı dinleyeceksin” denilseydi inanamazdım. Endüstriyel müzik, post punk, EBM sahnesini izleyen pek çok kişi için olduğu gibi benim için de bir efsane Clock DVA. Ses ve görsel arasındaki felsefi etkileşimlere odaklanan müzikleri o yıllardan beri ilgi alanımda. 1978’de kurulan grup, burjuvanın dayattığı ahlak, cinsellik, politika ve sanat anlayışlarına karşı çıkan sanatçıların yarattığı akımın bir parçası oldu daima. 2008’den beri sesleri çıkmıyordu; bu yıl Neo Post Sign adlı bir albüm yayınladıklarında canlı dinleyebileceğimi hiç düşünmemiştim. Atonal’in kapanışını yapan sembiyotik audio-visual performansları Kraftwerk’i anımsatan geometrik desenler ve renklerle son derece enerjikti. Adi Newton, Tez (Mauricio “TeZ” Martinucci) ve görsel sanatçı Panagiotis Tomaras, Atonal’de endüstriyel müzikten aldıkları sample’ları avangart teknikler ve rock enstrümantasyonuyla buluşturan vurucu sound ile bir anda ana sahneyi dans pistine çevirdi. Modern dünyadaki makineleşmenin yarattığı yabancılaşmayı insani duygularla kesiştiren göz alıcı bir şovdu.

MORITZ VON OSWALD’DAN MÜKEMMEL SET

Berlin Atonal’de çoğunlukla ana sahnede kalmakla birlikte, Kraftwerk binasının altında yer alan kulüplerde ne olup bittiğine de baktım. Karanlık ortamlardan geçip, yanıp sönen ışıklarla aydınlatılan dar ve basık tavanlı mekanlara ulaştığımda, bildiğimiz kulüp ortamı ile karşılaştım. İlginçtir beş gün boyunca oldukça geç saatlerde de uğramama karşın tek bir rahatsız edici insan görmedim. Sanıyorum bunun nedeni, Atonal’in temelde müzik odaklı bir dinleyici kitlesinin olması; festivale dağıtmak için değil müzik dinlemek için geliyor insanlar.

Bu kulüp gecelerinden birinde tekno sahnesinin esin verici prodüktörlerinden biri olan Moritz von Oswald’ı dinledim. Ondan önce John Collins’in çaldığı sırada Globus adlı kulüpte yaş ortalaması 20 iken, Moritz von Oswald çıkınca kitle aniden değişti, yaş ortalaması 30’a çıktı. Uzun zamandır dinlediğim en iyi setti diyebilirim. İki saat boyunca tempoyu bir an bile düşürmeden tıka basa dolu kulüpteki herkesi dans ettirdi Oswald. Müzik o kadar iyiydi ki, havalandırma yetmediği için üzerinden terler boşalan insanlar ara vermeden dans etmeyi sürdürdü.

Yazının başında da dediğim gibi, bir festivali lineup büyütür. Berlin Atonal gibi ses ve ışık teknolojilerindeki son yenilikleri izleyip yaratıcılığın doruğuna varan yeni yetenekleri ve önünde saygı duruşuna geçtiğimiz efsaneleri aynı çatı altında toplama becerisini gösterirseniz, festivalin namı sınırları çok aşar. Sanırım uzun süre ayakta kalıp yürümek, az uyku ve az yemek nedeniyle Atonal süresince beş günde iki kilo vermişim. Ama diyorum ki feda olsun; zira ruhum müzikle fazlasıyla beslendi.

(6., 8. ve 9. fotoğraflar Camille Blake'e, geri kalan fotoğraf ve videolar bana ait.)

(Bu yazı ilk olarak redbull.com/tr'de yayınlanmıştır.)

30 Ocak 2015 Cuma

"İNSANİ YARDIMLAR DIŞINDA HER TÜR ÖDÜLDEN NEFRET EDİYORUM"


31.1.2015

Barry Burns ile son konuştuğumda Mogwai “Hardcore Will Never Die, But You Will” adlı albümünün yayınlanmasının hemen ardından çıktığı dünya turnesinin ortasındaydı. 2014 grup için oldukça yoğun geçti. Sekizinci stüdyo albümleri “Rave Tapes”i yayınladılar, başarılı bir dünya turnesini tamamladılar ve son olarak üç yeni şarkı ile eski şarkıların remikslerinden oluşan yeni bir kısaçalar (Music Industry 3 - Fitness Industry 1) ile hayranlarını sevindirdiler. Kısa bir süre sonra yine yola çıkıp farklı ülkelerde konserler verecekler. 13 Temmuz'da Volkswagen Arena'da grubu bir kez daha İstanbul'da canlı dinlemeden önce Burns'e sorularımı yöneltme olanağı buldum.

Mogwai geçen yıldan bu yana çok yoğun bir dönem yaşıyor. Grubun bugünlerdeki ruh hali nasıl?


Koşuşturmaca hiç bitmiyor. Yapacak çok işimiz var; 40'lı yaşlarınıza yaklaştıkça böyle derler bilirsiniz. Her geçen gün daha da yoğunlaşıyoruz.

Pek çok ülkeyi kapsayan uzun bir turneye kendinizi nasıl hazırlıyorsunuz? Bu kadar yoğun bir programa sahip olmak heyecan verici mi yoksa korkutucu mu?

Aslında epey korkutucu diyebilirim, çünkü turnedeyken adeta dış dünyadan kopuyorsunuz ve nihayet ara verdiğinizde yeniden normal hayata ayak uydurmanız gerekiyor. Yapabileceğiniz tek  hazırlık duruma razı olup, sağlığınızın hızla bozulacağı ve hayatınızın garip bir hal alacağı gerçeğini kabul etmek.

“Rave Tapes” oldukça kutuplaştırıcı bir albüm. Kimileri çok sevdi kimleri ise hiç sevmedi. Albümün daha fazla synth ağırlıklı soundunu düşündüğünüzde sizce grup için bir dönüm noktası olacak mı?

Bilmiyorum, belki de. Her zaman farklı şeyler denemeye çalışıyoruz; dolayısıyla bu albümü yapmak bize garip gelmiyor. Umarım bir sonraki albüm tamamen farklı olur.

"ÇALIŞMALARIMIZ HAKKINDA KENDİ DÜŞÜNCELERİMİZ DAHA ÖNEMLİ"

Yaptığınız çalışmalar açısından baktığınızda sizin için daha önemli olan şey nedir? Hayranlarınızın görüşleri mi yoksa yaratıcı çalışmanın kendisi ve onun hakkındaki kendi düşünceleriniz mi?

Kendi düşüncelerimiz çok daha önemli. Bir işi yapan insanın o iş hakkındaki görüşleri bence daha doğrudur. Dinleyiciler her zaman çeşitli grupları dinleyip hayal kırıklığına uğrayabilir, ama müzisyenler yaptıkları kötü bir işten ötürü sonsuza dek gerçek bir hüzün yaşar.

“Rave Tapes”de pek alışık olunmayan bir durum var. Vokal içeren şarkı da yer alıyor albümde. Gerçek anlamda enstrümantal olmayan tek parça “Blues Hour” ve vokali Stuart Braithwaite üstleniyor! Bu şarkıda vokale yer verme fikri nasıl gelişti ?

Bir enstrümantal şarkı o haliyle bitmiş gibi hissettirmiyorsa, vokallere, ses kodlayıcılara (vocoder) veya ses örneklerine yer vermeyi deniyoruz. Yani aslında sığınacak son liman gibi bir şey.

Açıkçası, harika melodisine rağmen “The Lord Is Out of Control” isimli şarkıda sevmediğim bir şey var ve bu da vocoder ile işlenen vokal. Naçizane düşünceme göre, bu Daft Punk esintili vokaller Mogwai'nin müziğine pek de uymuyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

3. albümümüzden bu yana vocoder kullanıyoruz, bu nedenle ne demeliyim bilemiyorum. Müziğimizin diğer enstrümanlar kadar önemli bir parçası. Ama herkesin bunu beğenmesini beklemiyorum. Örneğin ben de saksofonun sesinden nefret ederim, ama bu sadece benim görüşüm.

Yeni kısaçalarınız “Music Industry 3 - Fitness Industry 1” de vokal içeren bir şarkıyla başlıyor. Mogwai şarkılarında vokaller genellikle yüksek ses seviyesinde kullanılmıyor ama “Teenage Exorcists” isimli yeni şarkınızda, vokal bölümleri şarkıya dinleyicinin eşlik etmesini sağlayacak bir yaklaşımla daha yüksek tonda kullanılmış ve dikkat çekici sözler her zamankinden daha belirgin, daha farklı bir tınısı var. Sizi bu tür bir değişime yönlendiren ne oldu?

Vokallerin arka planda kalmasından sıkılmıştık ve bir değişiklik yapma fikri çok cazip geldi. "Neden biraz daha "sesli" bir pop şarkısı yapmayalım?" dedik. Ama bunu bir daha yapar mıyız, onu bilemiyorum.



"POPÜLARİTEMİZ HİÇBİR ZAMAN ŞU ANKİNDEN FAZLA OLMAYACAK"

Sizce bu durum gruba yeni bir dinleyici kitlesi kazandırır mı?

Muhtemelen hayır. Aslında bu harika olurdu tabi ama popülaritemiz hiçbir zaman şu ankinden fazla olmayacak.

Bazı Mogwai hayranları, yeni kısaçaları şimdiye kadar yayınladıklarınız arasında en kolay dinlenebilir olan diye yorumluyor.  YouTube'da “Teenage Exorcists” için çekilen video klibe yapılan bazı yorumları okudum; hayranlarınız bu yeni sound konusunda yine kutuplaşmış görünüyor. Bazıları bunun Young Team'den bu yana yapılan en iyi çalışma olduğunu söylerken, bazıları da ana akıma uyduğunuz görüşünde. Bu karşıt fikirleri nasıl yorumluyorsunuz?

Yeni bir şeyler denemek zorundasınız ve yenilikler her zaman herkesi mutlu etmez. Herkesi mutlu edebilmeyi başarabilmiş bir grup veya müzisyen olduğunu sanmıyorum.

Altı şarkılık bu EP 'deki yeni şarkılardan biri de “HMP Shaun William Ryder” adını taşıyor. Bunun hikâyesi nedir?

Aslında "Rave Tapes" ile pek örtüşmeyen bir şarkı olsa da onunla aynı dönemde kaydedildi. Başka pek çok ekstra şarkımız vardı. Şarkı adının ise hiçbir anlamı yok. Şarkıya neden bu adı verdiğimizi bile hatırlamıyorum.

“Les Revenants” adlı TV dizisini izlemedim ama bence orijinal soundtrack albümü 2013'ün en iyi albümlerden biriydi. Daha önce film sektöründe Darren Aronofsky'nin "The Fountain" adlı filminin müziğine katkıda bulunmuştunuz, Douglas Gordon'ın "Zidane" belgeseline müzik yaptınız ancak “Les Revenants” bir TV dizisi. Bunun ortaya çıkma süreci nasıldı?

Darren için müziği biz yazmamıştık, sadece Clint Mansell'ın yazdıklarını yorumlamıştık. Bu kez bize hikâyenin konusu ile bazı görselleri (ve az miktarda video) verdiler. Böylelikle dizinin genel atmosferinin nasıl olacağını hayal etmeye çalıştık. Yani bir nevi karanlıkta hareket etmeye çalıştık.

Bir besteci bir taraftan film müziği için yeni fikirler geliştirirken diğer taraftan yönetmenin isteklerine yanıt verebilmeyi nasıl başarıyor?

Bu aslında çalıştığınız kişi konusunda ne kadar şanslı olduğunuza bağlı. Les Revenants'ta her şey harikaydı, çünkü bize her konuda güvendiler ve ortaya çıkması gereken sound konusundaki vizyonumuzu paylaştılar. Diğer projelerde ise âdeta kâbus yaşamıştık.

Film müzikleri konusunda ilginç olan şey, örneğin bir korku filmi seyrederken müziği kapadığınızda duygunun önemli bir bölümünün kaybolması. Siz genel olarak görüntüyü destekleyen müzikleri mi yoksa onu tamamen değiştiren soundtrack'leri mi seviyorsunuz?

Bence bir filmin müzik editörü işinde çok iyi olmalı. Açıkça söylemek gerekirse, sessizlik de en az müzik kadar etkili olabilir. Bu sadece müziği ne zaman kullanıp ne zaman kullanmayacağınızı bilmekle alakalı.

Hayran olduğunuz film müziği bestecileri var mı? Şimdiye kadar gördüğümüz binlercesi içinde hangi sountrack'ler/orijinal film müzikleri favoriniz?

Clint Mansell, John Carpenter ve Ennio Morricone'nin çalışmaları ilk aklıma gelenler. Carpenter'ın "Assault on Precinct 13" filmindeki çalışmasını gerçekten çok beğeniyorum.

Dikkatinizi çeken ve mutlaka çalışmak isteyeceğiniz yönetmenler var mı?

Yönetmen isimlerini pek hatırlayamam açıkçası ama ilgi çekici bir proje olduğunda buna bir katkı sağlamak isteyeceğimizi söyleyebilirim.

Mogwai'de geçen yaklaşık yirmi yılın ardından, müzik yapmanın sizi en çok heyecanlandıran unsurunun ne olduğunu söyleyebilir misiniz?

Yazılım tabanlı enstrümanlar yerine mekanik enstrümanlardan keyif alıyorum. Aslında her ikisinin de keyif veren yanları var, ama fare veya dokunmatik yüzey olmadan çalabildiğiniz donanım tabanlı enstrümanlar çok daha zevkli.



"UMARIM İNSANLAR GELECEKTE MÜZİKLERİNİN KONTROLÜNÜ ELLERİNDE TUTABİLİR"

Müzik endüstrisine bugün giriyor olsaydınız nereden ve nasıl başlardınız? Kendi bağımsız plak şirketini kurmuş bir müzik grubunun üyesi olarak, müzik endüstrisinin müziğe ilk başladığınız dönemden bugüne kadar nasıl bir değişim yaşadığını düşünüyorsunuz? 

Başkalarının yaptığını yapar ve kendi müziğimi kendim yayınlardım. Bu işe ilk başladığımızdan bu yana neler değiştiğini anlatabilmek için bir makale yazmam gerekir ve maalesef makale yazma konusunda hiç iyi değilim. Ama her şeyin baştan aşağı değiştiğini söyleyebilirim. Pek çok açıdan durum bugün daha iyi. Umarım insanlar gelecekte bizim şu an yaptığımız gibi müziklerinin kontrolünü ellerinde tutabilir.

My Bloody Valentine grubundan Kevin Shields verdiği bir röportajda Amazon veya iTunes'da olmadıkları için Mercury Müzik Ödülleri'nden men edildiklerini belirtmişti. Sizce Mercury Müzik Ödülleri'ne aday gösterilebilmek için büyük bir dağıtım ağında olmak veya Amazon ya da iTunes'da bulunmaya mecbur olmak adil mi? Bağımsız bir albüm çıkarabilmek elbette güzel ama Bandcamp'in bağımsız sanatçılar için iyi bir çözüm sunabildiğini düşünüyor musunuz?

Başkalarının bunu nasıl yaptığıyla pek ilgilenmiyorum, çünkü durum bizim için şu anda gayet iyi. Aslında ilgilenmemiz gerektiğinin farkındayım ama ilgilenmiyorum işte. İnsani yardımlar dışında herhangi bir şey için verilmiş her tür ödülden de açıkçası nefret ediyorum. Hiçbir müzisyenin müzik yaptığı için bir ödül hak ettiğini düşünmüyorum.

Müziğin günümüzdeki değeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hayatta kafayı dağıtmanın en iyi yollarından biri bence. Kulaklıktan müzik dinlemek bir süre için mutluluk sağlayabilir ve her şekilde müzik yapmak müthiş bir keyif. Bu hiçbir zaman değişmeyecek.


"EN BÜYÜK SORUN POP MÜZİĞİN JENERİK YAPISI"

Kısa bir süre önce Noel Gallagher bugün müziğin içinde bulunduğu durumu epey eleştirdi. Sektörü eskiden gerçek sanatçıların yönlendirdiğini şimdi ise müzik gruplarının sektöre girerek sadece "kendilerine söyleneni" yapmaya başladığını ve emekçi sınıfının müzik endüstrisinde söz hakkının kalmadığını belirtti. Kendisine katılıyor musunuz? Günümüzde müzik endüstrisinin en büyük sorunu nedir?

Noel'i çok severim, oldukça esprili ve akıllıdır. Bence müzik endüstrisinde herkesin söz hakkı var ama diğer her konuda olduğu gibi bazıları için bu söz hakkını kullanabilmek daha kolay oluyor. Bana göre en büyük sorun, çoğu pop müziğin jenerik yapısı. Pop müzik harika da olabilir ama son dönemlerde bana çok sıkıcı gelmeye başladı.

Bir sanatçının rolü her zaman değişime tabi. Sanatçıların günümüzdeki politik, sosyal, yaratıcılık vb. konulardaki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz ve çalışmalarınızda bu rolleri nasıl yerine getirmeye çalışıyorsunuz?

Mogwai'de bu çok basit. Keyif almayı umduğumuz bir müzik yapıyoruz. Çoğu zaman değilse de bazen başarı kazanıyoruz ama hep yeni bir şeyler keşfetmeye çalışıyoruz. Bireysel olarak siyasi duruşlarımız olsa da müziğimiz hiç politik değil.

Son olarak, 2010 yılında Berlin’in Neukölln bölgesinde bir bar açtığınızı duydum. İskoç temalı barınızda en sevdiğiniz içki hangisi?

Bence eski usul iyi bir biranın yerini hiçbir şey tutmaz. Alman veya İskoç... bu köpüklü içkinin tadına herkes bayılıyor.

-

16 Temmuz 2011 Cumartesi

“İnsanlar kendilerini zorlamayacak müziği tercih ediyor”


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 16 Temmuz 2011

Glasgowlu rock grubu Mogwai Rock’n Coke’un konuğu

Yılın en heyecanla beklenen etkinliklerinden birisi Rock’n Coke, bu yıl sahneyi yeniden kurdu. 2010’da iki yılda bir düzenleneceği açıklanan festivalin bu yılki programında yer alan gruplardan birisi, enstrümantal rock’ın başarılı gruplarından Mogwai.

Daha önce 2006’da Phonem By Miller kapsamında Yeni Melek’te sahneye çıkmıştı grup. Bu defa 17 Temmuz Pazar akşamı daha iyi bir ses düzeninde Hezarfen Havaalanı’nda dinlemeyi umuyoruz. Beş kişilik grubun üyelerinden Barry Burns konser öncesi sorularımı yanıtladı.

Bu yıl çıkan “Harcore Will Never Die, But You Will” adlı albümünüzde kullandığınız enstrümanlar ve sesler açısından herhangi bir değişiklik oldu mu?

Dergilere bagetle vurarak çıkardığımız birtakım garip sesler var. Ayrıca bilgisayarla elde ettiğimiz gürültülü sesler öncekilerden daha fazla.

Yeni albüm dinleyici açısından Mogwai’nin farklı esin kaynaklarını ortaya koyan bir belge gibi. Kayıt süreci sizin için nasıldı? Bu dönemde temel esin kaynaklarınız ne oldu?

Genel prosedüre uygundu her şey. İçimizden birisi bir fikir ortaya atarken diğerleri de kendi üzerine düşeni yaptı. Bir şarkının nasıl ortaya çıkacağına ilişkin bir yol yok; ilk başta herkes bireysel çalışır. Hepimiz Glasgow’da, hatta Britanya’da yaşamadığımız için internet çok önemli bir rol oynadı. Belli bir esin kaynağı söyleyebileceğimden emin değilim. Çünkü her şey bilinçli bir şekilde gelişmiyor, kendiliğinden oluyor.

Vokalsiz müzik yapmak konusunda ne gibi zorluklar ya da kolaylıklar söz konusu? Parçalardaki duyguyu ortaya koymak için belli yollarınız var mı?

Biz hep bu şekilde çalıştık. Bu nedenle vokal içeren şarkılarla bir kıyaslama yapmak olanaksız. Şarkılarımıza herhangi bir duygu yüklemesi yapmaya çalışmıyoruz; bu dinleyicinin deneyimleyip ortaya çıkaracağı bir şey. Müziği nasıl yaptığımızı anlatmak çok zor, çünkü hiçbir sırrımız ya da kuralımız yok.

Yeni albümdeki “Mexican Grand Prix”, daha önceki çalışmalarınıza benzemeyen farklı bir parça. Ayrıca “Mr. Beast”ten bu yana ilk kez bir Mogwai albümünde vokal duyduk. Bu parçanın gerisindeki düşünce neydi?

Şarkı sözlerini biz yazmadık. Vokalleri üstlenen arkadaşımız Luke Sutherland yazıp söyledi. Bariz bir Alman soundu var, bizim için de yeni bir şey. Parçayı kaydettikten sonra Luke’dan üzerine gitar kısmını çalıp eklemesini rica ettik. Ama o vokal eklemeyi tercih etti, bizim de hoşumuza gitti. Böyle ortaya çıktı parça.

"MÜZİĞİN NEDEN MUTLAKA GÖRSELLİKLE İLİŞKİLENDİRİLMESİ GEREKTİĞİNİ ANLAMIYORUM"

Şarkıları yazarken, aklınızda herhangi bir imaj ya da tema oluyor mu, yoksa onları sadece müzik olarak mı düşünüyorsunuz?

Aklımızda herhangi bir imaj olmuyor. Aslında birisi çıkıp müzik yaparken aklında belli imajların olduğunu söylediğinde zaten ben ona inanmıyorum. Müziğin neden mutlaka görsellikle ilişkilendirilmesi gerektiğini de anlamıyorum. Beşimizin görüp ortaya koyduğu bir şey ya da ortak bir tema yok. Bu sadece müzik ve biz birlikte çalmaktan zevk alıyoruz.

Grubun içinde “de facto” bir lider var mı?

Hayır, inanılmayacak kadar demokratik bir grubuz. Bazılarımız röportaj vermekte daha iyi olduğundan diğerlerine göre medyada daha çok görünür ama belli bir lider yok. Bu kadar uzun zaman arkadaş kalabilmemizin de nedeni bu bence.

3.5 dakikalık şarkı kalıbına uymaya çalışmadığınıza göre bir şarkının tamamlandığına nasıl karar veriyorsunuz?

Hiçbir fikrim yok! Sanırım herhangi bir şey eklemeye gerek duymadığımızda karar veriyoruz. Kayıt yaparken şarkının içinde çok fazla şey olup bitiyor, bir sürü faktör giriyor işin içine. İşte o anda prodüktör yardımı gerekiyor.

"İNSANLAR POP'U SEVİYOR"

Şarkı adlarına nasıl karar veriyorsunuz?

Her zaman saçma isimler olur bunlar. Gazetede gördüğümüz bir haber, arkadaşların söylediği bir şey ya da herhangi bir şaka gibi...

İnsan enstrümantal müzik dinlerken bir anda önünde yepyeni bir dünya açılıyor gibi hissediyor. Ancak yeni albümünüzün Amazon’daki tanıtım yazısında, “Herkes Mogwai’yi anlamaz, onları müthiş yapan da budur” diyor. Mogwai’nin dünyasına girmek çok kolay değil diyebilir miyiz? Öyleyse, bunun nedeni şarkı sözü olmaması mı başka bir şey mi?

İnsanlar pop’u seviyor. Kendilerini zorlamayacak müzikleri tercih ediyorlar. (Yine de bir kısım pop müzik de çok iyi, sanırım bunlarla aynı kategoride değiller.) Ayrıca insanlar sözlerine eşlik edeceği şarkıları seviyor. İçinde bulunduğumuz dönemde enstrümantal ya da dinleyiciden çaba bekleyen müziğe bir şans verilmesi zor. Bunun için sabır gerekir ama insanlar bu sabrı göstermemeyi tercih edebilir. Öyle olsun bakalım!

Stuart Braithwaite bir keresinde, “Herkes Mogwai Young Team’i sevdiği için mutluyum, ama yaptığımız en iyi albüm olduğunu düşünmüyorum” demişti. Bir süre önceyse, o albümün tam bir felaket olduğunu söyledi. 2008’de ise, “Şimdi dinleyince o albümden gerçekten gurur duyuyorum” dedi. Sizin bu albümle ilgili şu anki düşünceniz ne?

Seviyorum ama grubun geri kalanını o dönemde tanımak dışında benim albüme hiçbir katkım yok. 8-9 yıldır hiç dinlemediysem de sadece bu nedenle Young Team’i çok seviyorum.

"POST-ROCK APTALCA BİR İFADE"

Bazı gruplar post-rock grubu olarak anılmaya itiraz ediyor. Sizin tavrınız ne?
Rock grubu denilsin yeter. Post-rock aptalca bir ifade. Bizim için hiçbir anlamı yok.

Hardcore Will Never Die But You Will”in özel paketinde 23 dakikalık film müziği içeren bir ek CD yer alıyor. Douglas Gordon ve Olof Nicolai’nın “Monument for a Forgotten Future” adlı yerleştirme çalışması için yaptığınız müzikler var içinde. Bu proje nasıl başladı? “The Fountain” adlı film için yaptığınız müzikten ne açıdan farklıydı?

Douglas’la daha önce Zidane filmini yaptık. Berlin’de bana çok yakın bir yerde yaşıyor. Bu nedenle iyi arkadaş olduk. Bir gün bana yeni projesi için müzik yapıp yapamayacağımızı sordu. Tabii biz de bu fırsatı kaçırmadık. Gerçekten çok iyi bir sanatçı, ayrıca projesi de ilgimizi çekti. The Fountain tamamen farklıydı. Orada yaptığımız şey, diğer müzisyenlerin yaptığı müziğe göre bizden bekleneni çalmaktı. Çaldığımız bölümlerin bir kısmını kullandılar. Hiç hoşuma gitmedi oradaki çalışma. Aslında şimdi düşününce... grubun geri kalanı için konuşamam ama doğrusu ben nefret ettim.


Bazı röportajlarda Avrupa turnenizde sahnede size özel videoların eşlik edeceğini söylemiştiniz. İstanbul’da da olacak mı bu?

Emin değilim ama öyle sanıyorum. O videolar, insanların bizim aptal yüzlerimize bakmasını engelliyor.





-

Translate