Babylon İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Babylon İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2015 Cuma

BABYLON'DAKİ SON GELİŞMELER


17.4.2015

Bu sabah bir grup kültür/sanat muhabiri, müzik yazarı olarak Babylon ekibiyle kahvaltıda buluştuk. Pozitif grubunun kurucularından Ahmet Uluğ başta olmak üzere, Babylon Genel Md. Yrd. Can Aydoğdu ve Pazarlama Direktörü Can Yıldızlı, epeydir merak edilen ve heyecan yaratacağına inandıkları konuları bizlerle paylaştılar. Öncelikle Babylon yönetimini, hem gelişmeleri ilgili gazetecilerle doğrudan aktarmak, hem de kendilerine yönelik eleştirileri ve önerileri birinci elden duymak amacıyla bu tür toplantıları gerçekleştirdiği için kutlamak gerekli. Ahmet Uluğ, birkaç yıl önce Çeşme'deki buluşmada biraz da espriyle, "Bizi burada iyice bir dövün," demişti; bu kez, "Esasen biz kendimiz konuşmaktan çok, sizlerin görüşlerini duymak istiyoruz," dedi. Kendi adıma söyleyebilirim ki, ben de bu toplantılarda aklımdan geçenleri dostça bir ortamda dile getirme olanağı bulmaktan dolayı memnunum.

BABYLON KİLYOS, DAİMİ FESTİVAL EVİ OLUYOR

Bugünkü sohbet sırasında bize verilen bilgilere göre, Kilyos'ta yeni ve büyük bir festival alanı inşa ediliyor. Çalışmaları hızla devam eden bu yeni mekanı oluşturma düşüncesi, İstanbul'da Küçükçiftlik Park ve Life Park dışında festival yapılacak alan kalmaması nedeniyle acil bir ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıkmış. Yurtdışında festivallerin kendilerine ait mekanları olmasına karşın, Türkiye'deki festivaller sürekli kendilerine mekan aramak zorunda kalıyor. Santralistanbul ve Park Orman'ın malum nedenler yüzünden devre dışı kalmasıyla Soundgarden ve One Love Festival evsiz kalınca, bu yönde bir arayış zorunluydu elbette.

Kilyos'taki 50 dönümlük arazide kurulan festival alanı, bu yıldan itibaren Soundgarden'ın daimi evi olacak. Babylon ekibi, bu festivalin "headliner" odaklı olmayacağının özellikle altını çizdi; yapmak istedikleri, doğa ile müziği buluşturan, gün boyu çeşitli etkinliklerle devam eden bir festival. 23 Mayıs'ta beşincisi düzenlenecek festivalde, alanın olanakları elverişli olduğundan 4 ayrı sahne bulunacağını belirttiler.

Babylon Kilyos'a giden yolun sadece söz konusu festival alanına çıktığını, kendilerine özgü bir koya açıldığını ve yaz kış açık kalacak bir etkinlik alanı tasarladıklarını anlattı Babylon ekibi. Asfaltları söküp çimenle kapladıklarını; kullandıkları odunların Norveç'te ormandan değil, kesim için yetiştirilen ağaçlardan elde edilen sürdürülebilir malzeme olduğunu; festival alanına sifonlu modern tuvaletler yerleştireceklerini anlatırken oldukça heyecanlıydılar. Kilyos Babylon'da sürekli açık olacak bir restoran bulunacağını ama festival zamanında farklı zevklere hitap eden yiyecek vagonları bulunacağını söylediler. Ahmet Uluğ, bu noktada benim sürekli yazıp dile getirdiğim eleştiriyi de unutmadı ve vegan yiyecekler de olacağını vurguladı.

Bu arada önemli bir nokta da, Kilyos'a ulaşımın nasıl sağlanacağı... Sonuçta herkes arabayla gitmeye kalkarsa trafik, otopark ve çevre kirliliği açısından sorun yaratan bir durum ortata çıkacağı kesin. Bu nedenle toplu taşıma olanaklarını devreye sokacaklarını ve Sarıyer Belediyesi ile yaptıkları görüşmelerin de olumlu geliştiğini anlattılar.

Bu bilgileri dinledikten sonra bizim sorularımız ve önerilerimize geldi sıra. Ben genel olarak yaptığım yorumda, son yıllarda Türkiye'de festivallerde hakim olan atmosferden rahatsızlık duyduğumu, kültür ve sanat etkinliklerinin özellikle elit kesime yönelik gibi görülmeye başlandığını ve esasen de öyle planladığını; Babylon Kilyos'un çok daha geniş bir kesime hitap etmesini umduğumu söyledim. Babylon sonuçta kültür alanında ticari bir faaliyet içinde elbette; bunun da bilincindeyim. Ancak bu beklentimi de dile getirmek istedim. Çünkü festivallere asıl coşkusunu katan, müziğe birincil derecede önem verip merkeze onu koyan gençler. Bu grup festivale çekilemediğinde, festival ruhsuz ve sıradan olur.

Bununla bağlantılı olarak, VIP uygulamalarının da festival ruhuyla bağdaşmadığını belirttim. Sadece parası var diye insanların sahnenin en ayrıcalıklı yerine konumlandırılmaları, festival ruhunu öldürüyor ve ne yazık ki bu durum sahneye de yansıyor. En önde grubu neredeyse nefesini tutarak izleyecek kadar heyecanlı hayranlar olursa, o enerji sahneye de geçer. Bu artık bugüne kadar birçok kez kanıtlandı. En sıkı hayranlar ile müzisyenin önüne set çekmek yanlıştır.

Ahmet Uluğ, bütün bunları düşündüklerini, hatta sahne önündeki güvenlik görevlilerinin duruşunu dahi düzenlemek istediklerini anlattı.

Dile getirdiğim bir diğer nokta, Türkiye'de nadiren canlı dinleyebildiğimiz deneysel, gerçek anlamda alternatif müziğe sahne verilmesi oldu. Son yıllarda yaşanan indie patlamasının da bir yansıması aslında bu. Müzik endüstrisinin sürekli pompaladığı, çoğu birbirine benzese de sadece trend oldukları için fazla ilgi gören isimler kapladı her yeri. Tabii ki indie rock/pop yapanlar arasında da iyi olanlar var; ama kanımca büyük kısmı da çok sıradan. Bu nedenle punk rock, krautrock, dark wave, industrial gibi türleri içeren, avantgart diye tanımlanabilecek deneysel müzik yapan yaratıcı isimler için ufak bir sahnenin gerekliliğine işaret ettim. Bu tarz müzik yapan grupları Babylon'un kendi salonunda ağırlaması, bilet satılma zorluğu düşünüldüğünde, fazla mümkün olmayabilir. Ama halihazırda Soundgarden gibi dört sahneli geniş bir etkinlik varsa, popüler olmayan ama çok iyi müzik yapan, derdi olan deneysel gruplara da yer açılabilir. Farklı sesler duymak isteyen, keşif meraklısı kulakların o sahneye ilgisiz kalmayacağını düşünüyorum. Üstelik biz, o derdi olan. söyleyecek önemli sözleri olan grupları dinlemeye en çok ihtiyaç duyan ülkelerden birinde yaşıyoruz...

Bir noktada konu, festivaller için sorulan "line up mı yoksa deneyim mi?" sorusuna geldi. Ben, müziği her şeyin üzerine koyan bir bakışa sahip olduğum için line up diyenlerdenim. Çimenlere yayılıp yastıklar üzerinde müzik dinlemek güzel ama ben o nedenle gitmiyorum festivallere. Sırf tuvalet sırasında bekleyip şarkı kaçırmayayım diye son konsere kadar bira içmeden Glastonbury festivalini tamamlayan biriyim. Fakat "deneyim önceliklidir" demek de bir tercih; ona da saygı duyarım. Yine de, "headliner" odaklı bir festival değilse de, katılacak grupların festival heyecanının temelini oluşturmasını tercih ediyorum. Anlaşılıyor ki, Babylon ekibi Soundgarden'da ikisi arasında bir denge kurmayı hedefliyor. Bu açıdan merakla bekliyoruz sonucu.



BABYLON ASMALIMESCİT ONARIMA GİRİYOR, BABYLON BOMONTİ EYLÜLDE AÇILIYOR

Toplantıda verilen bilgilere göre, Babylon'un Asmalımescit'teki ilk mekanı mayıs ayında kapılarını kapatıyor ve yaklaşık iki yıl sürecek geniş çaplı bir restorasyon süreci başlıyor. Bomonti'deki kardeş mekan ise, eylül ayında İstanbul'a merhaba diyor. Bomonti'deki restore edilen Tarihi Bira Fabrikası'nın içinde yeni bir Babylon dünyası yaratılmış. Orijinal Babylon ile aynı kapasitede olsa da tek kata yayıldığı için daha büyük görünen bir salon elde edilmiş. Can Aydoğdu, salonu düzenlerken akustik tasarıma ve teknik altyapıya özel önem gösterdiklerini, Babylon markasının imajına uygun bir kaliteyi sağlamak için çalıştıklarını anlattı. Bina tarihi olduğundan, yapılacak en ufak düzenleme için bile aylarca izin beklendiğini, o nedenle açılışın uzadığını söyledi.

Babylon Asmalımescit'in durumu da soruldu toplantıda. Onun da restorasyondan sonra kullanılmaya devam edeceği belirtildi. Bir yenilik olarak, Babylon'da aynı gece 21:00 ve 23:30 gibi iki ayrı saatte iki farklı performans yapılmasının planlandığını anlattı Ahmet Uluğ. Aslında bu yurtdışında da benim çok gördüğüm bir uygulama. 20.30-21.00 gibi saatlerde daha çok singer-songwriter odaklı bir konser yapılırken, 23:30 itibarıyla DJ/clubbing performansları oluyor. Mekanı değerlendirmek ve performanslar arasında farkları belirlemek açısından da bana uygun görünüyor bu. 2014'ten beri Babylon'un çizgisinde sanki dans müziği odaklı etkinliklere biraz daha fazla eğilim gördüğümü de söyledim toplantıda. Konserler, başlama saatine göre belirli bir nitelik içerirse, bu ayrım dinleyici kitlesi açısından yararlı olabilir. Ben hazır ortamını bulmuşken, Billy Bragg ve Bad Religion gibi söyleyecek çok sözü olan grupların Babylon'a gelmesi dileğimi de dile getirdim.

Ayrıca Bomonti'deki Babylon'da salondaki kalabalıktan çıkıp müziği uzaktan dinlemek isteyenlerin hoşuna gidebilecek geniş bir giriş bölümü olacağını öğrendik. Bir anlamda "Babylon'un meşhur kapı önünü içeriye almış olduk," dediler. Açıkçası ben, "biraz müzik, biraz sohbet" diyenlerle neredeyse her konserde papaz olduğumdan, böyle bir bölümün varlığını yararlı buldum.

Büyük isimlere odaklanma yaklaşımının Babylon Bomonti için de tercih edilmeyeceği anlaşılıyor. Çünkü bunun sürdürülebilir olmadığı görüşü var. hurriyet.com.tr'den Hikmet Demirkol, Babylon'da yerli isimlere daha fazla yer verilmesi konusunu açınca, bizler de düşüncelerimizi paylaştık. Yeni isimlere ön grup olarak sahneyi açmak, onların tanınması bakımından önemli. Babylon ekibi de bu konuda aynı doğrultuda düşünüyor; uygulamada yaşadıkları bazı sıkıntıları, sektörün durumunu da bizlerle paylaştılar. Umarım bu doğrultuda güzel gelişmeler olur.

Kahvaltı sırasında konuşulan her şeyi bu yazıda aktarmak olanaklı değil ama en azından Babylon ile ilgili gelişmeleri belli başlı noktalarıyla merak edenlere aktarmak da görevimiz. Gelecek ayların müzik alanında oldukça hareketli geçeceği belli. Yeni salonlar, yeni festivaller, yeni festival alanları geliyor kente. Emeği geçenlere, müziğin yarattığı heyecana ortak olan herkese teşekkürler...

-

2 Kasım 2012 Cuma

The Twilight Sad: Tutkulu Karanlık


© Zülal Kalkandelen / 2 Ekim 2012

Her konserden sonra kendime sorduğum bir soru var. “Bu konseri iki ya da üç kelime ile doğru tanımlamak için hangi sözcükleri seçersin?” Sorunun kaynağı, yıllardır gazete yazılarına başlık bulma çabasından doğdu. Gazete yazılarında başlığın önemi ayrıdır; doğru sözcükleri seçmediğinizde yanlış izlenim yaratmanız kaçınılmaz olur. O nedenle konser sırasında ve hemen ardından aklımın içinde hep sözcükler döner durur. Artık herhangi bir konseri gazeteye yazmayacak olsam da, bu bir alışkanlık halini aldı.

The Twilight Sad konserinden sonra eve dönerken başlığı bulmuştum: Tutkulu Karanlık. Bu iki sözcük olmadan anlatılamayacak bir grup söz konusu. Yıllar önce şarkılarını ilk dinlediğimde beni çeken şey de yine aynı özellikleri olmuştu. Müzikleri, karanlık, soğuk, derin ve çok tutkuluydu. 7 ay önce SXSW’da onları ilk kez canlı dinlediğimde ise gerçekten çarpıldım. Bunun en büyük nedeni, o zaman da yazdığım gibi, vokalist James Graham’di. İnsanı olduğu yere zımbalayacak güçlü bariton sesinden İskoç aksanıyla çıkan kelimeler yine aynıydı ama şarkı söylerken kendini konser ortamından alıp ayrı bir atmosfere taşıyışına, gözlerinin sadece akları görünecek şekilde dönüşüne, parmaklarının ucunda yükselip tüm bedeninin elektriğe tutulmuş gibi gerilişine tanık olunca etkilenmemek olanaklı değildi. O zaman da yazdığım gibi, karşımda tutkusuyla Ian Curtis’i hatırlatan genç bir adam vardı. Müziğin onda uyandırdığı bedensel ve ruhsal titreşimler, konser sırasında bana da geçmişti.

Bu yıl, çıktığı günden beri üçüncü albümleri “No One Can Ever Know”u dinlemediğim gün olmadı. Özellikle “Nil” isimli şarkı adeta saplantı haline geldi; ama yanlış anlaşılmasın, hiç kurtulmak istemediğim saplantılardan biriydi bu. Grubun İstanbul’da konser vermesini çok istediğimi bildiği için Pozitif’ten Murat Abbas, bir gün bana müjdeyi verdi. Tarihi de unutmuyorum: The Twilight Sad’in 1 Kasım’da konser vereceğini 9 Haziran 2012’de öğrendim ve o günden beri deftere çentik atarak bekledim bu günü. Dünya Vegan Günü’ne denk geldiğinden benim için ayrı bir heyecan kaynağı oldu.

Babylon’daki konseri izlemek için sahnenin en önünde yerimi aldım. Çoğunlukla konserleri asma kattan dinlemeyi tercih ediyorum ama açıkçası bu defa yukarda kalırsam aşağı atlamaya kalkabilirim diye çekindim. Bazı gruplar vardır; onları dinlerken kendinizi kontrol etmeniz zordur. Benim için The Twilight Sad onlardan birisi.

Sonunda saat 22.50 civarında sounda uygun olarak oldukça karanlık bir atmosferde sahneye çıktı grup. Bateri, klavye, gitar, bas ve vokalde yer alan beş müzisyenin çıkardığı ses Baylon’u yıkabilecek güçteydi desem abartmış olmam. Konser sırasında bir tek vokalin geride kalışı olumsuz bir durumdu. Grubu daha önce Teksas’ta tek katlı, çok ufak bir mekanda dinlemiştim; orada ses sistemi iyi değildi ama James Graham’in vokali daha gür çıkıyor ve net duyuluyordu. İstanbul'da ise en önde olmama karşın sesini yeterince duyamadım; ancak yine de grubun performansına diyecek söz yoktu.

Bugüne kadar yayınladıkları üç albümden seçilen şarkılardan oluşan karma bir setlist yapmış The Twilight Sad. 2007 albümü “Fourteen Autumns & Fifteen Winters”dan 3, 2009 albümü “Forget the Night Ahead”den 3 ve bu yıl çıkan “No One Can Ever Know”dan 6 şarkı dinledik. Ben konserin önemli bir kısmını gözlerim kapalı dinledim ve kendimi müziğe kaptırıp epeyce dağıldım. Bir ara diğer dinleyicilere göz gezdirdim; sanırım benim kadar dağılan yoktu, gözleri James Graham’e takılı kalmış hareketsiz duranlar dikkatimi çekti. Oysa The Twilight Sad’in şarkılarının karanlık yapısına karşın dans edilebilir bir soundu var. O donup kalmanın nedenini de buldum; eğer konser sırasında sürekli James Graham'e bakarsanız, gördükleriniz çok çarpıcı olduğundan takılıp hareketsiz kalıyorsunuz. Anladım ki, gözü kapalı dinlenirse çok farklı bir boyuta geçme olasılığı artıyor.

Şu kesin ki, James Graham’in sahnedeki tutkusu bana çok güçlü bir şekilde geçiyor. Bunun bir nedeni de, kuşkusuz grubun müzik tarihinde en sevdiğim tür olan post-punk’ı 2000’lerde yeniden canlandıranların içinde en iyilerden olması. Müziklerini dinlerken sanki bir yolda yürürken savrulduğumu, her bir köşeyi dönüşte yıkılıp tekrar ayağa kalktığımı, keskin bir soğuğun etkisiyle gözlerimden yaşlar aksa da rüzgarın gücüne karşı yürümekten müthiş keyif aldığımı hissediyorum ve ilginçtir kulağa yorucu gibi gelen bu maceralı yürüyüş beni hiç yormuyor; aksine The Twilight Sad konserinden çıkınca büyük bir enerji ile dolu oluyorum. Burada yol, soğuk, rüzgar, dönemeç gibi metaforları ayrıca açıklamayacağım. Çünkü benim poyrazım sizin melteminiz olabilir ve onu etkilemek istemem.

Her konserde hissedemeyeceğim duygular bunlar. Bana bunu yaşatan müzisyenlere müteşekkirim. Babylon ekibine de son yılların en iyi gruplarından The Twilight Sad’i İstanbul’a getirdikleri için teşekkür ediyorum ve diyorum ki ilk fırsatta yine gelsinler. Gelsinler ki, ben bu tutkulu karanlığın içinde yine kaybolayım.


Konserde toplam 12 şarkı söyledikten sonra kuvvetli alkışa karşın bis yapmadan ayrıldı grup. Onların yerinde olsam ben de aynı şekilde davranırdım. O kadar yoğun etkili bir müzik yapıp, sonra iki dakika sahne arkasına geçtikten sonra tekrar gelip kaldığı yerden devam edemez insan. Bir bütündür o yoğunluk, kesildiği anda biter. Uzatmak rol yapmak olur ve tutku o rolü kaldırmaz.

_

Setlist:
(Fotoğrafların siyah beyaz olanlarını Babylon konserinde, diğerlerini SXSW konserinde çektim.) -

29 Eylül 2012 Cumartesi

Sonbahar konser sezonu keyifli başladı


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 29 Eylül 2012

Bana göre sonbaharın en güzel belirtilerinden birisi yağmursa, diğeri kapalı salon konserlerinin başlaması. İstanbul’da uzun yıllardır her sonbaharda bu sezonun geldiğini müjdeleyen ise, yaz sonrası yeniden Babylon’a ayak bastığımız gün.

Bu yıl da tekrarlandı bu ritüel. Bu defa açılışı, Türkiye’de çok sevilen alternatif folk-pop gruplarından Kings of Convenience (KOC) ile yaptı Babylon. Nisan ayında grubun iki üyesinden birisi Eirik Glambek Bøe’nin rahatsızlığı yüzünden İstanbul konseri ertelenince, diğer üye Erlend Øye solo bir konser vererek hayal kırıklığını gidermeye çalışmıştı. Ama onunla kalmadılar; sonuncusunu dün akşam verdikleri üç konserle İstanbul’a yeniden merhaba dediler.

Çarşamba akşamı gerçekleşen ilk konserde iki Norveçli müzisyen, sapa sağlam ve oldukça neşeli bir halde akustik gitarlarıyla karşımızdaydı. 2009 albümleri "Declaration of Dependence"dan “My Ship Isn’t Pretty” adlı şarkılarını çalmaya başladıklarında, uyarılara karşın yine cep telefonları ve fotoğraf makinelerinin flaşları arka arkaya patlamaya başladı. Geçen konserde Erlend, bu konudaki hassasiyetini açıkça belirtmişti ama dinleyici bir kez daha uyarılmak istedi. Şarkı arasında “Şimdi fotoğraf çekebilirsiniz” diyerek poz verdiklerinde, iş yine pişkinliğe vuruldu, gülüşmeler oldu. Aynı tepki, “Tamam, şimdi konuşabilirsiniz” dediklerinde de gösterildi. Ama bunun dışında konserin genelinde “Sessiz Konser” konseptine daha uyumluydu dinleyici kitlesi; müziğe odaklanıp keyif alanlar çoğunluktaydı. Babylon’un bu tür konserlerde içki satışını yandaki Lounge kısmında yapmasının da buna katkıda bulunduğu açık.


İkili, "I Don't Know What I Can Save You From", “Me in You”, “24-25”, “Failure”, “Homesick”, "Misread" adlı şarkıları arka arkaya seslendirirken Eirik bir ara, İstanbul’u çok sevdiklerini, sokakta büyük bir enerji olduğunu söyledi. O sırada Babylon’daki bazı konserlerin İstiklal Caddesi’ndeki devinimi salona yansıtırken, bazılarınınsa tersine gürültüden ve kalabalıktan kaçış için ayrı bir atmosfer fırsatı sunduğunu düşündüm. KOC konseri de dinginliği ve huzuru taşıdı kalbimize.

Dinleyicilerin konser boyunca en çok eşlik ettiği şarkı, Feist'ın vokali kaydedilen “Know How” oldu. Benim en sevdiğim anlar ise, “Brave New World” sırasında yağmurun karanlığa bağlanışını salonda adeta canlandırıp, şarkının bir bölümünü bütün ışıkları kapattırarak söyledikleri anlardı. “Dışarıdaki kalabalıktan ve suçlayıcı düşüncelerden kaçabilir misin?” diye soruyordu şarkı. Biz konser boyunca bir süre Babylon’a sığınıp kurtulduk o itiş kakışdan.

Sonra baktık birden “I’d Rather Dance with You” ile hareketlendi grup. Konserin ardından DJ’lik yapacaklardı ve belli ki ortamı hazırlıyorlardı. Fakat bis yapmadan bırakmadık onları. Thirteen’in “Big Star” cover’ından sonra, “Rule My World” adlı şarkılarına Norveçli müzisyen Velferd’in yaptığı remiksin üzerine çalıp, dinleyicileri dans ettirerek bitirdiler konseri.

Gittiğim en keyifli konserlerden biriydi; İstiklal Caddesi’ne çıkınca etkisi bozulmasın diye kalabalığın içinden her zamankinden daha hızlı yürüyerek geçtim.



(Fotoğraflar ve video bana aittir.)

-

19 Ağustos 2011 Cuma

Babylon'da Yenilikçi Dalgalar


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 19 Ağustos 2011

Geçen hafta sonu İstanbul’un gözde canlı performans mekanı Babylon’un toplantısı için Çeşme’deydik. Mekanın sahibi Pozitif ekibi, yeni sezonda başlayacak bazı konseptleri tanıtmak, yeni uygulamalar hakkında bilgi vermek ve görüşlerimizi almak üzere bir grup müzik sevdalısını bir araya getirmişti. O grubun içinde yer alan birkaç müzik yazarından birisi de bendim.

Dört saate yakın süren toplantıda çok şey konuşuldu. Benim özellikle üzerinde durduğum bir konu vardı. “Babylon bir konser salonu mu yoksa kulüp mü?” sorusu üzerinde düşünmek gerekiyor. Çünkü bu soruya verilecek yanıtın, benim de şikayetçi olduğum geciken konser saatleri ve konser sırasındaki gürültü ile doğrudan ilgisi var.

Toplantıda bu soru üzerinde ayrıntılı bir tartışma yapılmadıysa da, eylül ayından itibaren konser saatlerinin cuma akşamları dahil 21.30 olarak sabitlenmiş olduğunu öğrendik. Bunun yeni sezonda kararlılıkla uygulanmasını bekliyoruz. DJ performansları olduğunda kulüp mantığında geç saatlerde başlayıp biten etkinliklere zaten kimsenin itirazı yok.

Ama etkinlikleri duyururken dinleyicilerin “konser” ile “kulüp performansı” arasındaki ayrımı algılaması sağlanmalı ki, konserlerde bağırarak konuşanların yarattığı gürültü de azalsın. Konser saatine sadık kalınması, bu etkinlikler arasındaki farkın altını çizmek bakımından da belirleyici olacaktır.

Bu konuda yeni sezonda atılan önemli bir adım daha var. 21.30'daki konserlere gelenler DJ setlerine aynı biletle devam edebilirken, konsere katılmayıp DJ setlerine sonradan gelenler ayrı bilet alacak.

"Midnight Express", Dubstep Geceleri ve 3D Partiler

Babylon’da en heyecan verici yeni konseptlerden birisi, “Midnight Express” adını taşıyan konserler serisi. Pozitif’in kurucu ortaklarından Ahmet Uluğ’un verdiği bilgiye göre, bu konsept için, son yıllarda tüm dünyada ilgi odağı haline gelen İstanbul’un kültürler arasında gördüğü köprü görevinden yola çıkılmış. Çok iyi müzik yapsa da Batı kültürü dışında kaldığı için fazla öne çıkamayan farklı sesler Babylon’a taşınmak istenmiş.

Bunun için de oldukça iddialı ve ironik bir isim seçerek “Midnight Express” adını önermiş Ahmet Uluğ. Amaç, bu filmin çağrıştırdığı karanlık algıyı yıkmak. Bu kapsamda, ilk olarak Tinariwen, Mulatu Astatke, Fun-da-mental, Baba Zula, İlhan Erşahin konserleri planlanmış durumda.

Güney Londra’dan çıkıp dünyayı saran dubstep dalgası ve elektronika, bu sezon Babylon’da daha güçlü hissedilecek. Bu kapsamda Mala, Coki, MC Pokes ve Loefah’ın da dahil olduğu kadrosuyla DMZ, 2562, Darkstar, Pinch, Deadboy, Mousse T., Apparat ve Plaid’in performansları izlenebilecek. Günümüz elektronik müziğinin en yenilikçi isimlerini canlı dinleme olanağı bulacağımız bu dalga, benim de sevinçle karşılayacağım bir dalga olacak.

Partilerde dans edip eğlenmek isteyenler, belli ki yeni sezonda sık sık Babylon’un yolunu tutacak. Çünkü cumartesi geceleri, Babylon Lounge, Üst Kat ve Babylon’a yayılarak üç mekanda devam edecek 3D Parti’ye ayrılmış. Farklı DJ’ler aynı anda farklı müzik türlerinde çalarken, herkes gece boyunca serbestçe mekanlar arasında geçiş yapabilecek. Yurtdışında da çeşitli yerlerde gördüğüm bu uygulama, umarım Babylon’da dillerden düşmeyecek partilere vesile olur.

Bir başka değişiklik ise, Babylon ile sırt sırta konumlanan bir mekanda devam eden Nublu’nun bu sezon veda edişi. Bu, caz dinleyicilerini üzecek bir karar olsa da, Nublu konserleri Babylon’da yine devam edecek.

Bu kesinleşen yenilikler dışında Çeşme toplantısında müzik sektörünü yakından ilgilendiren önemli konulara değinildi. Babylon ekibini iletişime açık tavrından dolayı kutluyor, bir tartışma platformu yarattığı için teşekkür ediyorum.

-

Translate