Avishai Cohen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avishai Cohen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2016 Pazar

"TEK AMACIM ŞARKININ HAKKINI VERİP ANI YAŞAMAK!"


10.4.2016

Amerikalı besteci ve davulcu Mark Guiliana, henüz 35 yaşında ama günümüzde dünyanın en iyi 10 davulcusu arasında görülüyor. New Jersey doğumlu müzisyen, William Paterson Üniversitesi’nde caz alanında eğitim aldı. Enstrümanına hakimiyetinin yanı sıra, hard bop, caz, rock ve drum ‘n’ bass gibi farklı tarzları buluşturan yenilikçi ve ilerici yaklaşımıyla haklı bir ilginin odağı. Bugüne kadar Brad Mehldau, Gretschen Parlato, Avishai Cohen, Matisyahu, Lionel Loueke, Now vs. Now, Donny McCaslin, Dave Douglas, Bobby McFerrin, Dhafer Youssef’in de aralarında olduğu birçok isimle işbirliği yaptı ve sahibi olduğu Beat Music Productions etiketiyle albümler yayınladı ama bununla yetinmedi. Kendi grupları deneysel caz üçlüsü Heernt ve elektronik müzik projesi Beat Music’i kurdu. Son olarak David Bowie’nin veda albümü “Blackstar”ın kayıtlarında yer aldı; duyduğumuz o şahane aksak ritimli davul sesleri onun elinden çıktı.

Time Out London’ın Guiliana için yaptığı tanım, onun geniş yelpazeli yaratıcı müzik macerasını çok güzel anlatıyor: “Hard bop davul ustaları Elvin Jones ve Art Blakey’i 1980’lerin Roland 808 elektronik davulu ile buluşturduktan sonra ortaya çıkanı J Dilla’ya bölüp Squarepusher ile çarparsanız sonuç Mark Guiliana olur.” İşte bu vizyonu geniş müzisyen, 24 Mart’ta kendi adını taşıyan caz dörtlüsü ile birlikte Salon’da İstanbul dinleyicisi ile buluşacak. Konserden önce kendisiyle davul enstrümanı, caz müziği, gelişen teknoloji, Brad Mehldau ve David Bowie hakkında keyifli bir söyleşi yaptık.

HOBİDEN TUTKUYA DAVUL MACERASI

Genç yaşınızda dünyanın en aranan davulcularından birisi oldunuz. Bunu böyle bir cümlede söylemek kolay ama sizin için nasıl gerçekleşti? Öncelikle davulcu olmaya nasıl karar verdiniz?

Davul çalmaya ilk başladığımda davulcu ya da müzisyen olma amacım yoktu. Sadece çocukluğumda ilgimi çeken basit bir hobiydi ve beni oyalıyordu. 4Front davulcusu Joe Bergamini’den ilk derslerimi alana kadar bunun benim için özel bir şey olduğunun farkına varmadım.

Sizi özel olarak davul çalmaya çeken neydi? İlk etkilendiğiniz isimler kimlerdi ve üzerinizde  ne yönde etkileri oldu?

Davul çalmak eğlenceli ve zararsız bir aktiviteydi. Eğlenceden başka bir beklentim de yoktu. İlk dönemlerde beni etkileyen faktörler, radyoda ve MTV’de duyduğum müziklerdi. 1995 yılıydı. Nirvana, Red Hot Chili Peppers ve Pearl Jam’i seviyordum. O sırada favori müzik türüm oydu. Bu grupların şarkılarının çoğunu davulda çalmaya çalışırdım. Bu durum enstrümanla olan ilişkimi ve genel anlamda müzikle olan bağımı doğrudan etkiledi. O sanatçıların müziğe yansıttığı tutku ve tavrı bilirsiniz. Bu benim üzerimde çok güçlü bir iz bıraktı.

Son birkaç yıldır çok sayıda ödüle layık görüldünüz. Bu durum beş yıl öncesine göre geleceğe yönelik olarak daha çok sorumluluk yükledi mi size?

Birisi benim hakkımda güzel bir şey söylediği zaman mahçup oluyorum ve gurur duyuyorum. Gerçekten müteşekkirim. Bu bana yeni bir sorumluluk yüklemiyor. Hedefim çalışabileceğim kadar çok çalışıp, yapabileceğim en iyi müziği yapmak. O ödülleri kazanmadan önce de amacım buydu ve hâlâ aynı. Ayrıca hâlâ enstrümanımla ve birlikte çalıştığım müzisyenlerle en iyi ilişkiyi geliştirmeye, bu müziği dinlemeyi seçen insanların saygısını kazanmaya çalışıyorum. Minnettarım hepsine.

Bugüne kadar dinleyicilerin büyük beğeniyle karşıladığı albümler kaydettiniz ve kendi bestelerinizi yazdınız. Kariyerinizin bu noktasında besteciliğe yaklaşımınızdan söz edebilir misiniz?

Besteciliğe yaklaşımım çalıştığım gruba göre değişiklik gösteriyor. Daha elektronik temelli projem Beat Music söz konusu olduğunda elektronik etkiler öne çıkıyor; daha fazla elektronik aletten, özellikle synthesizer’lardan yararlanıyorum. Ama caz dörtlüm için oldukça farklı etkiler devreye giriyor. O tür müzikte caz dünyasından esinlenmelerle birlikte  doğaçlama için daha fazla olanak var. Caz dörtlüm için yaptığım bestelerde daima grup arkadaşlarımın kendilerini özgürce ifade edebilmesi için daha geniş alan bırakmaya çalışıyorum.

Bunları yaparken sizi daha çok duygularınız mı yönlendiriyor, yoksa müzik teorisine mi bağlı kalıyorsunuz?

Duygularım yönlendiriyor demek istesem de müzik teorisine bağlıyım. Üniversitede caz eğitimi aldım. Akademik geçmişim var ama hep duygularımla hareket etmeye çalışıyorum.


AKSAK ÖLÇÜLERİN CAZİBESİ

Besteci ve davulcu olarak hem performansınızda hem de beste çalışmalarınızda dinamiklere çok duyarlı görünüyorsunuz. Bunu biraz müzikle yakından ilgilenen her kulak fark eder ama sizin için müzikteki dinamikler nasıl bir rol oynuyor duymak isterim.

Dinamikler, hem beste yaparken hem de enstrümanımı çalarken olağanüstü derecede önemli rol oynuyor. Bence dinamikler en değeri bilinmeyen araçlar. Kolaylıkla unutulabiliyor. Oysa müziğin gücü onlar sayesinde sağlanır. Bu nedenle müzik yazarken ve çalarken daima aklımda dinamikler ön plandadır.

Bir davulcu olarak en ilginç özelliklerinizden birisi, aksak ölçülerle çalmanız. Tarzınızın çok belirgin bir niteliği olarak öne çıkıyor. Bu tercihinizin ardındaki temel neden ne?

Aksak ölçülerle çalmamın nedeni özgürlüğümü kazanma çabam. Ayrıca aksak ölçüler içeren çok sayıda materyalin çalındığı gruplarda yer aldım. Bunu ilk deneyimlediğim durumlardan birisi, Avishai Cohen ile çaldığımda oldu. Onun müziğinde bolca aksak ölçü vardı ve bu benim için yeni bir şeydi. Ama besteler öyle güçlüydü ve organik olarak gelişiyordu ki benim amacım sadece şarkının gerektirdiğini en uygun şekilde yapmak oldu. Böylelikle aksak ölçülerde çalmayı öğrendim ve ardından Dhafer Youssef ve Now vs. Now ile çalışmaya devam ettim. Sonra da kendi kayıtlarıma aksak ölçüleri dahil ettim.

Efsane davulcu Billy Cobham bir keresinde tek bir müzik tarzına odaklanmayı zor bulduğunu söylemişti. Sizce füzyonun kaynaklandığı nokta bu mu?

Açıkçası bilmiyorum. Buna verecek iyi bir yanıtım yok. Farklı tarzları değil, sadece her tarzın birlikte varolduğunu düşünüyorum. Etiketler ya da kağıt üzerinde iyi duracak bir şey hakkında endişelenmemeye çalışıyorum. Hislerimi dinleyip sanatsal açıdan anlamlı işler yapmaya gayret ediyorum.

Sizi anlatan bir makalede Beat şairi gibi tanımlandığınız; çünkü kreatif anlamda elektro-akustik hattın arasında durup onu bulanık hale getirebildiğiniz yazıyordu. Ne diyorsunuz buna?

Ben bir hat görmüyorum, Esin kaynaklarımda ya da müziğimde herhangi bir sınır da görmüyorum. Benim amacım en dürüst materyali ortaya çıkarmak.


“DOĞAÇLAMA VE MAKİNELER BİRBİRİNE TEZAT”

Son 10 yıldır müziğinizi elektronik ortamda sunuyorsunuz ama “Family First” adlı albümünüzde ilk kez tamamen akustik bir set-up tercih ettiniz. Bu değişikliğin nedeni neydi?

Birçok kahramanım ve ilham kaynağım akustik müzikten. John Coltrane, Miles Davis, Art Blakey’s Big Band, Wayne Shorter ve 1950’li-60’lı yıllarda caz yapan müzisyenler, müziği sevip doğaçlamaya sevdalanma nedenim. Kendimi o akustik ortamda zorlamak istedim. Bu isteğimin ortaya koyduğu bir ürün “Family First”.

Birçok akustik davulcu, elektronik davulun müziğe getirdiği değişimden korkuyor. Sizce bu korkunun nedeni ne ve bu konudaki düşünceniz nasıl?

Elektronik davuldan duyulan korkunun nereden kaynaklandığını bilmiyorum. Ben benimsiyorum. Akustik ya da elektronik enstrüman olması fark etmez, elektronik perküsyonun daima yeri vardır. Her ikisinde de müzik yaratması için sonuçta bir insana ihtiyacınız var. Bu nedenle her ikisi de müziğe katkı sağlaması için değerlidir ama en önemli şey enstrümanı kimin çaldığıdır.

Teknoloji bu kadar hızla gelişirken, bu değişimlere nasıl ayak uyduruyorsunuz?

Akustik davul ile aramda en iyi ilişkiyi kurmaya çalışıyorum. Bu enstrümanın çok sayıda olasılığı barındıran derin bir dünyası var. Gerçekten ben sadece ilk adımı attığımı düşünüyorum. Hâlâ akustik davul setini araştırmak bana müthiş ilham veriyor. Teknoloji geliştikçe onu yakalamak için elimden geleni yapıyorum ama kalbim akustik davul setinde.

Bir yerde “doğaçlama ve makineler birbirine tezat ve bu sahip olduğumuz en büyük avantaj,” dediğinizi okudum. Bunu biraz açar mısınız?

Burada yine “enstrümanın akustik ya da elektronik olması fark etmez; onu çalan önemli” noktasına dönüyoruz. Enstrümanı konuşturan araç, onu kullanan kişinin müzikal karakteridir. Bir makine, bizim gibi kendi kendine tepki veremez ya da doğaçlama yapamaz. Doğaçlama, risk alma ve anı yaşama en sevdiğim şeyler. Bunlar makinelerden üstün olan yanlarımız ve tabii avantajlarımız.

“BOWIE BİR DAHİ VE ONUNLA ÇALIŞMAK İNSANIN HAYATINI DEĞİŞTİREN BİR DENEYİM”

Bugüne kadar Avishai Cohen, Gretchen Parlato, Phronesis ve Meshell Ndegeocello gibi büyük isimlerle çalışıp konserler vererek imrenilecek bir başarı kazandınız... İşbirliklerine yaklaşımınız ne?

Bu saydıklarınızın hepsinin özgün bir müziği ve karakteri var. Onlarla çalıştığımda tek önemli amacım, yapabileceğimin en iyisini yapıp sanatçıyı ve şarkıyı desteklemekti. Her durumda müzik için en doğru kararı verip en iyisini gerçekleştirmek için çabalıyorum. Çünkü ancak bunu yapabildiğimde başarılı bir işbirliği olur.

David Bowie ile son albümü “Blackstar”da çalışma şansınız oldu. Kayıt seanslarına dair bazı bilgiler içeren yazılar okudum ama size onunla geçirdiğiniz günleri de sormak isterim. Nasıldı Bowie ile çalışmak?

Kesinlikle insanın hayatını değiştiren bir deneyim. Bu fırsata sahip olabildiğim için minnettarım. “Blackstar”ın bir parçası olmak onur verici. Bowie, inanılmaz derecede kibar ve müthiş ilham vericiydi. Her aşamasında birlikte çalışmak harika bir keyifti. O bir dahi ve ben onunla bu deneyimi yaşadığım için çok mutluyum.

Tony Visconti, albüm hakkında verdiği röportajlarda “Amaç birçok yönden, rock ‘n’ roll’dan uzak durmaktı,” dedi. Kayıtlar sırasında Bowie’den gelen özel talepler oldu mu?

David’den birçok konuda yönlendirme geldi. Her gün stüdyoda bizimle birlikteydi. Her sanatçı gibi tümüyle işin üzerindeydi. Gideceğimiz yönü bir ölçüde belirleyen talepleri oldu. Biz çalarken o da şarkı söylüyordu ve müthiş odaklanmış durumdaydı. Tony Visconti ile birlikte prodüktörlüğü ortak yürüttü. “Blackstar”ı onun oluşturduğu ilham verici çalışma ortamında yarattık.

2014’te “Mehliana: The Taming Dragon” albümünü kaydettiniz. Piyanist Brad Mehldau ile oluşturduğunuz ikilinin ilk kaydıydı. Nasıl bir araya geldiniz onunla?

İlk olarak 2008’de tanıştık ya da daha önce... Onunla tanışmadan çok önce de hayranıydım. Bir süre New York’ta, sonra da turnede görüştük. 2008’de buluşup beraber çalmaya karar verdik. Muhteşem bir deneyimdi. Birlikte konser vermeden önce birkaç yıl boyunca bir araya gelip zaman zaman çalıştık. İlk konserimiz 2011’deydi. Ondan sonra daha sık konser vermeye başladık ve hâlâ da veriyoruz. Mehldau, aynı zamanda benim favori müzisyenlerimden birisi. Ona gerçekten büyük saygı duyuyorum ve ondan çok şey öğreniyorum. Onunla bir ikili kurmaktan dolayı şanslıyım ve böyle bir projenin içinde olduğum için minnettarım.

Okuduğum röportajlarınızdan anladığım kadarıyla, bir başkasının liderliği üstlendiği grupta sadece üye olarak yer almaktan çok keyif alıyorsunuz ama bir noktada kendi grubunuzu da kurdunuz. Bir davulcu olarak grup liderliği konusunda deneyiminiz nasıl?

Keşke konserimize gelenler sahnede çalan grubun hangisi olduğunu bilmeseydi. Bazen arada ayağa kalkıp şarkıları tanıtmasam benim grubum olduğunu tahmin de edemezlerdi. Kendi müziğimi ya da diğer müzisyenlerin müziğini çaldığımda tek isteğim, şarkının ve yaşanan anın hakkını vermek. Birlikte çaldığım müzisyenleri elimden gelen en iyi şekilde destekliyorum, onları yüceltip en iyi şekilde çalmaları için esinlendirmeye çalışıyorum. Bunu yapabilirsem enerjinin yükseleceğini ve müziği birlikte daha yüksek seviyelere çıkarabileceğimizi biliyorum.

Enstrümanına hakim bir müzisyen olarak tavsiyede bulunursanız, sizin seviyenize ulaşmak için yapılması gereken nedir? Pratik yapma yöntemi nasıl olmalı?

Pratik yapmak ve enstrümanla ilişki kurmak çok önemli. Buna karşın, diğer müzisyenlerle birlikte çalmayı öğrenmenin tek yolu, başka insanlarla bir araya gelip onlara karşı reaksiyon vermek, dinlerken onlardan birçok şey öğrenmek. Ben bugüne kadar kendi kendime çok fazla pratik yaptım ama diğer müzisyenlerle çalarak çok daha fazla yol katettim. Bugün bulunduğum yere de o sayede geldim. Herhangi bir seviyedeki müzisyene vereceğim en büyük tavsiye de budur.


(Bu röportaj, ilk olarak 12 Mart 2016 tarihinde Red Bull Müzik'te yayınlanmıştır.
http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331782171253/zulal-kalkandelen-mark-guiliana-roportaji)

(İstanbul konser videoları benim tarafımdan, diğer video ve promo görselleri Deneka Peniston tarafından çekilmiştir.)


17 Temmuz 2015 Cuma

VİDEO: AVISHAI COHEN SORU - CEVAP SEANSI @ NORTH SEA JAZZ FESTİVALİ


17.7.2015

Caz müzisyeni Avishai Cohen, bu yıl North Sea Jazz Festivali'nde en çok ilgi gören müzisyenlerden biriydi. Hem konser verdi hem de North Sea Jazz Club'da doğrudan dinleyicilerin sorularını yanıtladı. Bu soru-cevap seansının bir kısmını kaydettim. Özellikle genç müzisyen adayları ve tabii Cohen hayranları için ilginç bilgiler içerdiğini düşünüyorum.

"Aranızda kaç müzisyen var?" diye sorarak başladığı konuşmasında kendi hayatından anekdotlara da yer verdi Cohen. Genç bir müzisyenin "Kendi soundunuzu nasıl yarattınız?" şeklindeki sorusunu yanıtlarken, "Hayatınızı Charlie Parker'a adayabilir, onun çaldığı her notayı ezberleyip taklit ekmeye çalışabilirsiniz ama yine de onun gibi olamayabilirsiniz. Bu nedenle başkalarından ilham almaktan çekinmeyin. Ona kendi yorumunuzu eklediğinizde kendi soundunuzu da bulursunuz," diyerek yanıt verdi.

Ülkemizdeki festivallerde de müzisyenler ile dinleyicilerin bu tür soru-cevap atölyelerinin artırılması umuduyla videoyu paylaşıyorum.



(Fotoğraf ve video bana aittir.)



NORTH SEA JAZZ FESTİVALİ 40'I DEVİRDİ!


17.7.2015

Caz müziğinin dünyaca ünlü en büyük etkinliklerinden biri olan North Sea Jazz Festivali, geçtiğimiz hafta sonunda 40. kez düzenlendi. Aynı zamanda festivalin Rotterdam’daki 10. yılına da işaret eden etkinliği üç günde toplam 75 bin kişi izledi.

İlk olarak 1976’da caza meraklı işadamı Paul Acket tarafından The Hague kentinde yapılan North Sea Jazz Festivali, 2006 yılından beri bir caz kenti olarak değerlendirilen Rotterdam’da gerçekleştiriliyor.



Festival Direktörü Luyken: "Daha fazla büyümemeliyiz"

Festival Direktörü Jan Willem Luyken, Pazarlama ve İletişim Müdürü Junior van der Stel ve Prodüksiyon Müdürü Scal Langelaan, yaptığımız görüşmede, sadık izleyiciler festivalin Rotterdam’a taşınmasına karşı çıksa da, bunu tercih etmelerinin en önemli nedeninin etkinlik için çok uygun bir atmosfer sağlayan geniş Ahoy Rotterdam binası olduğunu anlattılar. Festivali Rotterdam'a taşımadan önce yaptıkları araştırmada katılımcıların yüzde 95 oranında bunun kötü bir fikir olduğunu düşündüğüne dair sonuç çıktığını ama zaman içinde festivalin ruhunu ve değerlerini koruyabildiklerini söylediler. Benim favorim olan Volga gibi ufak ve samimi bir caz salonu havasında olanlar ve North Sea Jazz Club gibi caz barı işlevini görenlerin yanı sıra, Nile gibi popüler isimler için stadyum atmosferini yansıtan büyük salonlarla birlikte büyüklü küçüklü 13 ayrı salona sahip Ahoy Rotterdam binası, North Sea Jazz Festivali'ni tek bir çatı altında toplayarak, tek bir biletle etkinlik boyunca dinleyicilerin istediği konseri izleyebilmesine olanak tanıyor.

Buna karşın Luyken’e üç gün boyunca dünyanın her tarafından 1200‘den fazla sanatçının 150‘yi aşan sayıda konser verdiği böylesine büyük bir festivalin eksiği var mı diye sorduğumda yanıtı, “Eksiğimiz mekan. Bu bina North Sea için mükemmel ama artık kapasitemizin sınırına ulaştık. Daha fazla büyümemeliyiz,” oldu.

Gerçekten de festivali tanımak için etrafta dolaşırken bir ara ciddi boyutta izdiham yaşandığına tanık oldum. Sadece yiyecek standlarının önünde değil, bir salondan diğerine gitmek için geçilen yollarda da tıkanıklıklar vardı. Pazarlama Müdürü Stel, bu sorunu gidermek için her yıl yeni düzenlemeler yaptıklarını ama sonuçta herkesin aynı anda yemek yeme ihtiyacı duyduğunu ve belli mekanların aşırı kalabalıklaşması sorununu tümüyle çözemediklerini söylüyor.

Performansların yüzde 87'si caz müziği odaklı

Festival Direktörü ile görüşmemizde, lineup oluştururken hangi kriterlere dikkat ettiklerini de sordum. İki kriterin altını çizdi Luyken: İlk olarak, düşünülen isimlerin North Sea Jazz'in konseptine uyup uymadığına baktıklarını ve ikinci olarak da ziyaretçilerin beğenisini kazanıp kazanmayacağına göre karar verdiklerini söyledi. Yine de bazen haklı, bazen de haksız çıktıklarını ama sonuç olarak sanat ile eğlence arasında, ticari olan ile ticari olmayan arasında ve müzik türleri açısından bir denge kurmak zorunda olduklarını anlattı. Luyken'in belirttiğine göre, North Sea Jazz Festivali de, dünyadaki diğer büyük festivallerin, menajerlerin, plak şirketlerinin, grupların içinde yer aldığı büyük bir sistemin parçası ve doğru zamanda doğru kararı vermek için büyük bir ekibin yıl boyunca çok çalışması gerekiyor.

İçinde sergi mekanlarından alışveriş çadırlarına, restoran ve kafelerden masaj salonlarına kadar çok çeşitli alanların bulunduğu ve sanat ile eğlence arasında bir denge kuran festivalin yapıldığı Ahoy Rotterdam, 30.000 metrekarelik dev bir yapı. Bu geniş alana yayılan sahneler öylesine iyi yerleştirilmiş ki, birinden diğerine gitmek için gün boyu yürürken kulağınıza çarpan yeni müzikleri keşfediyorsunuz. Yüzde 87 oranında caz müziğine yer verilen North Sea Jazz Festivali’nde ayrıca swing, blues, soul, R&B, hip hop ve Latin müziklerini de dinlemeniz mümkün.

Yılın en çarpıcı keşfi: Sarah Jane

Nitekim bu yıl tesadüfen Mississipi Sahnesi’nde dinlediğim Sarah Jane, yılın en ilginç keşiflerindendi. Blues, soul, hip hop, R&B, funk ve saykedelik etkileri buluşturan müziği ve güçlü sesi, enerjik sahne şovuyla bir araya gelince dikkat çekti ve festivalde sahne aldığı ilk yılda büyük takdir topladı. Sesi, sahne performansı ve dikkat çekici görüntüsüyle sahneye çıktığı anda ilgi odağı haline gelen Sarah Jane, 2012'de gece ve gündüz gibi hayatın tezatlarına odaklanan şarkı sözlerini kendisinin yazdığı "Deigh & Nite" adlı bir kısaçalar yayınlamış; 2014'te çıkan "Psychedelic Love" adlı single'dan sonra bu yıl sonuna doğru da ilk albümünü yayınlayacağını öğrendim. (Şimdilik burada Mayıs 2015'te yayınladığı single'ı "Letter to the Moon"u paylaşıyorum. Şahsen bu şarkıdaki R&B/pop sounduna fazla yakın değilim ama sahnede gördüğüm Sarah Jane'in ekibindeki yetenekli müzisyenlerin de katkısıyla dinleyiciyi tamamen içine çekip ritimlerin peşinde sürükleyen bir enerjisi var. Umarım o duyguyu albümde de hissedebilirim.


North Sea Jazz Festival sırasında çeşitli röportajlar yapmak gerektiğinden çok sayıda heyecan verici ismi canlı dinleme fırsatını kaçırdım ama bazı grupları yakalayabildim. Sofistike ritmik yapıları Afrika folk tınılarıyla dokuyup hipnotize edici bir müzik yapan Brooklyn çıkışlı grup Dawn of Midi, alto saksofonist ve besteci Rudresh Mahanthappa ile İsrailli caz müzisyeni Avishai Cohen de festivalin en çok ilgi gören isimleri arasındaydı. Avishai Cohen'i ayrıca soru/cevap seansında da dinleme şansım oldu. Katılımcıların sorularını doğrudan sahnede yanıtlayan müzisyen, genç yeteneklere de önemli tavsiyelerde bulundu.

Kapanışta Lionel Richie'ye büyük ilgi

Kapanışı yapmak ise, bu yıl Glastonbury festivalinde de headliner olarak sahneye çıkan Amerikalı soul ve R&B şarkıcısı Lionel Richie’ye nasip oldu. Çoğu kişi Lionel Richie’nin hit şarkılarını dinlemekten keyif aldığını itiraf etmese de, herkes son gece ünlü müzisyeni görmek için festivalin en büyük salonuna akın etti. Kendisinden önce ekranda beliren tanıtım videosunda unutulmaz şarkısı “Hello, is it me you’re looking for?” sözleri duyulur duyulmaz salona hakim olan coşku ise görülmeye değerdi. Ne yazık ki biz konserden yaklaşık 8.5 dakika sonra ayrılarak tur otobüsüne dönmek zorunda kaldık...


(Fotoğraflar bana aittir.)

3 Nisan 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 63:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 3 Nisan 2011

AVISHAI COHEN – Seven Seas (Blue Note Records)

Modern caz müziğinin en yetenekli basçılarından Avishai Cohen’ın yeni çalışması “Seven Seas”, müzikte yaratıcılığın izini sürenlerin ihmal etmemesi gereken bir albüm.

Cohen, iki yıl önce çıkan albümü “Aurora”dan farklı olarak bu defa sözlü besteleri tercih etmemiş; onun yerine bu albümde insan sesini de bir enstrüman gibi kullandığı mırıldanmalar, ses tekrarlarına dayanan sözsüz vokaller ve doğaçlamalar ağırlıkta. Sadece iki parçada Ladino dilinde vokal dikkat çekiyor.

Avishai Cohen’ın güçlü bir sesi yok ama kendi yarattığı müzikle son derece uyum içinde söylüyor. İsrail’in önde gelen şarkıcı/bestecilerinden Karen Malka ile birlikte seslendirdikleri “Ani Aff“, ikilinin Latin ezgileriyle bütünleşen yorumuyla albümün en dinamik parçalarından birisi. Parçanın ortasında ud ile pianonun sürüklediği melodi, Cohen’ın bestecilikteki dehasını bir kez daha ortaya koyacak kadar özgün.

Kontrbas kadar piyanoyu da ustalıkla çalan, kendi bestelerini yazıp yorumlayan ve düzenlemeleri de kendisi yapan çok yönlü bir sanatçı Cohen. Aynı şekilde müziğinde de farklı türleri buluşturup kendine özgü bir sound yaratıyor. Ortadoğu esintilerini Sefarad ezgileriyle; folk ve funk’ı caz normlarıyla; udu İngiliz kornasıyla çok melodik ve akıcı bir altyapıda bir araya getiriyor.

Albüme Cohen’ın uzun zamandır işbirliği yaptığı isimler katkıda bulunmuş. Bunların arasında piyanoda Shai Maestro ve perküsyondaItamar Doari’nin adını anmak gerekir. Özellikle “Seven Seas” adlı parça, müzisyenler arasındaki etkileşimin albüme yaptığı olağanüstü katkıyı göstermesi bakımından çok önemli.

Avishai Cohen’ın sonbaharda turne kapsamında İstanbul’a da uğrayacağı şeklinde haberler var. Canlı performanstan önce bu yılın en iyi caz albümlerinden biri olan “Seven Seas”i dinleyip iyice sindirin derim.



-

Translate