14 Eylül 2008 Pazar

Enigma'nın "Birleşik Renkleri"


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/13 Eylül 2008



New Age müziğin başarılı temsilcisi Enigma’nın yedinci albümü, EMI tarafından bu ay yayımlanıyor. “Seven Lives Many Faces” adlı albümün yaratıcısı Michael Cretu. 1957 Bükreş doğumlu Cretu, 1990 yılında David Fairstein ve Frank Peterson’la bir proje olarak başlattıkları Enigma'yı bugün tek başına sürdürüyor. Enigma’nın vokallerinde yer alan eşi, ünlü şarkıcı Sandra ile bir süre önce boşandılar; dolayısıyla artık o da yok.

Frankfurt Müzik Akademisi’nden diplomalı bir müzisyen Michael Cretu. 20 yıldır yaptığı çalışmalarda klasik müzik öğelerini hep kullansa da, zaman içinde farklı rotalara yöneldi. Enigma’nın ilk albümü “MCMXC a.D.”, Gregoryen ilahileri seksüel temalarla, klasik müziği elektronik alt yapıyla bir araya getirmiş ve büyük ilgi çekmişti. 41 ülkede bir numara olan albüm, tam 282 hafta Billboard listelerinde kaldı. O günden bu yana, dünyada 40 milyonun üzerinde Enigma albümü satıldı.

Yeni albüm hakkında konuşmak üzere telefonla Michael Cretu’yu aradığımızda, İbiza Adaları’ndaki son teknoloji ile donatılmış dillere destan stüdyosundaydı.

Yeni albümünüzün adı “Seven Lives Many Faces” (Yedi Hayat Birçok Yüz) neye çağrışım yapıyor?

Bu Enigma’nın 7. albümü. Ayrıca çeşitli kültürlerde 7 sayısının taşıdığı mistik bir anlam vardır. “Many Faces” ile de, albümde bir araya getirdiğim farklı müzik türlerine vurgu yapmak istedim.

Yayımladığınız ilk iki single da gösteriyor ki, bu albüm biraz daha pop müziğe yakın duruyor.


Bunda bir sakınca yok... Beste yaparken şarkılarımın belli bir türde olmasını hedefleyerek işe başlamıyorum. Albümde yer alan öğelerden birisi de klasik müzik. Ayrıca bu defa diğer Enigma albümlerinde olmayan bir şey daha var. Daha önce Sanskritçe, İngilizce, Fransızca, Mongolca, Tayvanca ve Latince şarkılar yaptık ama hiç İspanyolca yoktu. Geçen yıl eski bir İspanyolca folklorik şarkı söyleme tekniğini keşfettim. Albümdeki “La Puerta del Cielo” adlı şarkıyı, 61 yaşında bir kadın folklor şarkıcısı bu türde söylüyor. Ayrıca klasik müzikle hip hop öğelerini birleştirdim. Bunları tek bir kategoriye sokmak olanaklı değil, ancak diğer albümlerden oldukça farklı.

Bu albümle birçok farklı unsuru birleştirdiğinizi söylüyorsunuz. Bu, daha önceki yıllarda Enigma’nın müziği için yaptığınız “united colors of music” tanımlamasıyla da örtüşüyor.

Evet, öyle. Tabii bu dünyanın her yerini kapsamıyor olabilir. Enigma, bir ses tasarım projesi. Bu kapsamda kullandığım birçok farklı ses var ama bu defakiler vokal sample (ses örneği) değil. Bu çalışmamda daha önce hiçbir albümde duymadığım unsurlar var.

Albümde isminin esin kaynağını merak ettiğim bir şarkı var: The Same Parents (Aynı anne baba)...

Onun hikayesi ilginç... Bir gün iki oğlumdan birisi, terör haberlerini izledikten sonra yanıma gelip şöyle dedi: “İnsanlar neden birbirini öldürüyor? Hepimiz aynı anne babanın çocuklarıyız, aynı türdeniz. Kardeşler birbirini öldürmemeli.” 12 yaşında bir çocuk için ilginç bir bakış açısı bu. O olaydan sonra, insanların derilerinin rengi ya da dinleri farklı diye birbirlerini öldürmekten vazgeçmeleri gerektiğini anlatan bir şarkı yaptım. Günümüzde yaşananlar çok saçma...

“Rüyalar için müzik yapan adam” olarak tanımlanmak nasıl bir duygu?

Çok güzel! Müzik benim tutkum. Mesleğim de tabii, ama aynı zamanda çok keyif aldığım bir uğraş. Stüdyoda sanki oyun oynayan bir çocuk gibiyim. Enstrümanlarla değişik sesler çıkarmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Müzikle deneyler yapan bir bilimadamı gibiyim!

Bir keresinde, Enigma’nın asla insanlarla çevrili bir ortamda ortaya çıkamayacağını söylemiştiniz. İnsansız ortamı nasıl sağlıyorsunuz?

Sadece geceleri çalışıyorum. Çünkü geceleri telefonlar çalmıyor, sekreteriniz ödemeniz gereken faturaları hatırlatmıyor, çocuklar etrafta koşuşmuyor.

Evet ama etrafta olmasalar da aklınızı meşgul edebilirler. Aklınızı nasıl boşaltıyorsunuz?

Doğru... Zaten benim tamamen kendi dünyama dalmam, herkes ortadan çekildikten sonra yaklaşık 2-3 saat alıyor. Ancak ondan sonra müzik yapmaya başlıyorum.

88’den bu yana İbiza’da yaşıyorsunuz. Orada uygun ortamı bulmuş olmalısınız...

Enigma, ancak buradaki gibi bir ortamda mümkün olabilirdi. Çok sessiz kırlık bir bölgede yaşıyorum. Fazla insan yok etrafta, gece kulüpleri yok... Bir kentte yapamazdım. Yaratım sürecinde kendimi bu şekilde özgür hissediyorum.

Kendi şarkılarınızı yazıp, albümlerinizin prodüktörlüğünü ve aranjörlüğünü de kendiniz yapıyorsunuz. Bunun avantajı ne?

Neden bilmiyorum ama hep ancak bu şekilde çalışabileceğimi düşündüm. Bütün çalışmalarımda her zaman işin yüzde 80’ini kendim yaptım. Başka sanatçıların prodüktörlüğünü üstlendiğimde de böyle oldu. Ben müziğe piyano çalarak başladım ve şeflik yaptım. Her şeyin kontrolüm altında olmasına alışkınım. Aletleri kendim çalabilirim, ama sonrasında da kendi müzik anlayışıma göre gerekli düzenlemeleri yapabilmeliyim.

Enigma, dünya çapında başarı kazanmış büyük bir proje. Kendiniz için belirlediğiniz hedeflere ulaştınız mı?

Aslında hedeflerimin çok üzerine çıktım. Kendi müziğimi üretmek, albümlerimin satılması mutluluk verici. Enigma, İngiltere dışında doğup, bu ülkede listelerin bir numarasına yükselebilen ilk müzik projesiydi. Fakat beni asıl mutlu eden şey, Enigma müziğinin tüm dünyada bilinmesi.

Albümün kapanış şarkısı “The Language of Sound”un bu son söylediğinize koşut bir yaklaşımı var sanıyorum...

Evet. Orada 30 ya da 40 farklı ses var ama hiçbir kelime telaffuz edilmiyor. Sadece birtakım sesler var; hepsi birleşince sanki birisi mikrofona mırıldanıyormuş gibi bir melodi ortaya çıkıyor ve dinleyenler anlatılmak isteneni anlıyor. Seslerin dili bu. Enigma'nın hedefine de çok uyuyor. Çünkü şarkılarımla farklı kültür ve milletten insanlara ulaşmak istiyorum.

7 Eylül 2008 Pazar

İstanbul İçin S.O.S. Zamanı


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/6 Eylül 2008



Haberi duymuşsunuzdur; dünyanın en ünlü rock gruplarından R.E.M., 4 Ekim’de Kuruçeşme Arena’da konser verecek. Biletleri 90 YTL'den satılan etkinlikte, ayrıca İngiliz psychedelic rock grubu Spiritualized, ülkemizden Mor ve Ötesi ve Ayyuka da sahneye çıkacak.

Konuyla ilgili haberlerde daha çok R.E.M.’in İstanbul’a gelişi öne çıkıyor. Biz de grubu heyecanla bekliyoruz, ama bu organizasyonun medyada üzerinde pek durulmayan önemli bir yönü var. Pozitif ile İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın (İKSV) gerçekleştirdiği etkinlik, S.O.S. İstanbul adı verilen bir sosyal sorumluluk projesi olarak düzenleniyor.

Organizasyonun sosyal sorumlulukla ilgili bu yönü ihmal edilirse, projenin hedefine varması mümkün olmayacaktır. Bu nedenle, merak ettiğimiz ayrıntıları, İKSV Genel Müdürü Görgün Taner (GT) ile Pozitif’in kurucularından Cem Yegül’e (CY) sorduk.

S.O.S. İstanbul nedir?
 
GT: Sivil toplum örgütlerini buluşturan, onlara projelerini aktarıp paylaşma fırsatını doğuran bir platform bu. O nedenle, ilk yılında dünyanın ve Türkiye’nin önde gelen müzik gruplarının sahne aldığı bir günlük “bir araya geliş” düzenleniyor.

Basın duyurunuzda, sorumluluk sahibi olanları sivil toplum örgütleri ile buluşturmayı amaçladığınız yazıyor. Bunun temel platformu yıllık olarak düzenleyeceğiniz konserler mi olacak? Yoksa yıl içine yayılan etkinlikler de yapılacak mı?
 
GT: Amacımız, her sene belirli bir günde bir araya getireceğimiz örgütlerin projelerini, dünyadan ve ülkemizden müzik topluluklarını, medya aracılığı ile tüm Türkiye’ye ulaştırmak. Virgin Radio ve NTV proje ortaklarımız. Bu yıl Kuruçesme Arena’da başlattığımız bu proje, ilerdeki yıllarda daha da büyüyecek. Şu anda yıl içine yayma düşüncemiz yok, ama başka disiplinleri de platforma dahil edebiliriz.

Hedefinizi, “kolektif hareket ederek, yapılabilecek çok şey olduğuna dair farkındalığı artırmak” olarak açıklıyorsunuz. Bu “yapılabilecek” olanlar nelerdir?

CY: Şu anda ne kadar ileriye gidebileceğimizi biz de bilmiyoruz; ancak önemli olan şu: Kötü yaşıyoruz, dünyaya ve birbirimize zarar veriyoruz; çıtayı çok da yukarı koymadan kendi kapımızın önünden işe başlamamız lazım. Yaşam biçimimizi değiştirmemiz, yeni standartlar yerleştirmemiz gerekiyor. Bu işin organik bir biçimde büyüyeceğine ve şimdiden öngörmediğimiz boyutları olacağına inanıyoruz.
 
Bütün dünyada sosyal sorumluluk projeleri yürütülürken müzik etkinliklerine başvuruluyor. Örneğin Live 8, bunun en büyük örneklerinden birisi. Ama Live 8’in, Afrika’ya yardım amacıyla yola çıkıp, Bush ve Blair’in propagandasını yapar hale geldiğini söyleyenler etkinliği protesto ettiler. Sizce bu tür organizasyonların bir reklam aracına dönüşmeyip asıl hedefine varması için nasıl bir strateji izlemek, toplumu nasıl işin içine katmak gerekiyor?
 
CY: Live 8’i gerçekleştiren ekibi tanıyoruz; Bush ve Blair’den oldukça farklı bir dünya görüşüne sahip bir ekip bu. Amaç Afrika’nın derin sorunlarına dikkat çekmek ve dalgayı başlatmaktı; tabii ki tek başına yeterli olmasını beklemek hayalperestlik olur. Ekibe sorarsanız, protestolar yersiz ve proje amacına ulaştı. O kadar büyük çapta isimleri projeye dahil ederseniz, işin bir reklam boyutu da olacaktır ve bu sanıldığı kadar da kötü olmayabilir; toplumu işin içine katmak için bu isimlerden faydalanıyorsunuz bir anlamda. Ayrıca bu tip projelerde, eski defterlerle vakit kaybetmemek gibi bir yaklaşım da olabiliyor; mesele acil önlem gerektiriyor çünkü.
 
Bir yandan da bu organizasyonların ekonomik boyutu söz konusu. Ticari faaliyetler ile sosyal sorumluluk projeleri arasında kritik bir çizgi var. O çizgiyi aşmamak mı lazım, yoksa başarı için her ikisini de aynı anda mı hedeflemek gerekiyor?
 
CY: Gerçekleştirenlerin bir amaç adına büyük riskler aldığı etkinlikler bunlar; S.O.S. İstanbul da böyle. Bunu yaparken hem risklerinizi minimize edip, hem de birtakım sosyal sorumluluk projeleri için fon yaratabiliyorsanız ne âlâ...
 
R.E.M., Türkiye’de uzun yıllardır beklenen bir grup olduğu için konser çok ilgi görecektir. Onun dışında bu grubu seçmenizin özel bir nedeni var mı?
 
CY: İyi müzik yapıyorlar, tutarlı bir müzikal ve politik duruşları var ve sosyal amaçlı işleri seviyorlar.
 
R.E.M. konserinin kamuoyuna duyuracağı ana mesaj ne? Dünyanın ve insanlığın baskı altında olduğunu söylerken özellikle küresel ısınmaya mı dikkat çekiyorsunuz?
 
CY: Sadece küresel ısınma değil tabii ki. Sonuçta, küresel ısınma duyarsızlığın, adaletsizliğin, açgözlülüğün bir sonucu ve bundan en çok zarar görecek olanlar da yine aynı insanlar. Bunu vurguluyoruz. 
 
Bu proje kapsamında R.E.M.’den sonra ülkemize getirmeyi düşündüğünüz gruplar ya da sanatçılar hangileri?
 
CY: Şu anda hayal gibi gelebilecek pek çok toplulukla temas halindeyiz. Bu projeye inanılıyor ve biz de çok büyüyeceğini düşünüyoruz. Bu aşamada isim vermemek daha doğru olur...

31 Ağustos 2008 Pazar

27 Yıl Sonra Yeni Albüm


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/30 Ağustos 2008



2008’in en heyecan verici müzikal işbirliklerinden birisi meyvesini bu hafta verdi ve ikinci Eno-Byrne albümüne kavuştuk! Kavuştuk diyorum; çünkü bunun için tam 27 yıl geçmesi gerekti.

Müzik dünyasının en yetenekli ve en saygın isimlerinden Brian Eno ile David Byrne’ün yeni albümü “Everything That Happens Will Happen Today”, 18 Ağustos günü müzikseverlere ulaştı. Eno ve Byrne ikilisi, albümü bir plak şirketinden çıkarmak yerine, doğrudan kendi kurdukları internet sitesinden yayımlandı. www.everythingthathappens.com adresindeki siteden albümü MP3 ya da CD formatında almak mümkün. Ama almadan önce ücretsiz dinlemek istiyorsanız, o da olanaklı.


1980’LERDE ÇIĞIR AÇAN İLK ALBÜM

Eno ve Byrne’ün 1981 tarihli ilk albümü “My Life in the Bush of Ghosts” (Hayaletler Çalılığındaki Yaşamım), popüler müziğin en önemli çalışmalarından birisidir ve "vokal sample" denilen tekniği keşfederek yeni bir çığır açmıştır.

Talking Heads’in karizmatik solisti David Byrne ile “Rock’ın profesörü” diye anılan efsanevi prodüktör Brian Eno’nun bir araya gelişi zaten başlı başına bir olaydı. Ama ortaya çıkardıkları eserde kullandıkları teknikler öyle farklıydı ki, sonraki yıllarda müziğin gidişatını derinden etkiledi.

Albümün adına esin kaynağı olansa, Nijeryalı yazar Amos Totoula’nın ruhlar üzerine yazdığı fantezilerle dolu aynı isimli kitabı. İkilinin Afrika ve Arap müziklerine olan ilgisi, bu albümde açıkça gösterir kendisini. Sonuçta, Batı’nın ileri teknolojisiyle Afrika ruhaniliğini birleştiren; elektronik müziği, etnik perküsyonlar ve vokal efektleriyle bütünleştiren muhteşem bir albüm ortaya çıkar.

Eno ve Byrne’ün, müzik tarihinde mihenk taşı oluşturan böyle bir çalışmayı yaptıktan sonra, onca yıl birlikte yeni bir ürün vermemelerinin nedenini hep merak etmiştim. Yeni albümle ilgili haberleri duyduğumdan bu yana da, birçok müziksever gibi büyük bir sabırsızlık içinde bekliyordum.

MÜZİK ENO’DAN, SÖZLER VE VOKAL BYRNE’DEN

David Byrne’ün internetteki günlüğünde yazdığına göre, Brian Eno ile “My Life in the Bush of Ghosts”ın 25. yılı dolayısıyla yeniden yayımlandığı 2006’dan beri daha sık temasa geçmişler. İkinci bir albüm yapma fikri de, Eno’nun bir süre önce New York’ta kendisini ziyaret ettiği sırada ortaya çıkmış.

Eno, yayımlamadığı çok sayıda enstrümantal çalışmasının olduğunu söyleyince, Byrne, bunlara söz yazmayı teklif etmiş. Eno’nun kendisine CD ile gönderdiği çalışmaları yaklaşık bir yıl boyunca dinleyen Byrne, müzikten bir tür folk-elektronik-gospel tadı aldığını söyleyerek sözleri de buna uygun şekilde yazmış.

İnternet üzerinde yazışmalarla devam eden karşılıklı görüş alışverişleri sonucunda, bir süre sonra bakmışlar ki yeni albüm yapıyorlar. “Everything That Happens Will Happen Today” böylece ortaya çıkmış.

Yeni açılan internet sitesinde, 4 Ağustos’ta, albümde yer alan “Strange Overtones” adlı şarkının ücretsiz olarak indirilmesine izin verilmişti. Bu şarkıdan albümün geneline ilişkin çıkarsamalar yapmaya çalıştık, ama işin içinde Eno olunca, tahminde bulunmak çok zor. Albümün bütününü dinledikten sonra şunu belirtmek gerekir; bu, vokal efektleriyle donatılmış ikinci bir “My Life in the Bush of Ghosts” değil. Bu defa şarkıları David Byrne seslendiriyor.

Byrne/Eno ikilisine göre albüm “bir tür elektronik gospel”. Byrne’ün gospel temalarından etkilenen ve savaşları, havaya uçan arabaları, çöken binaları anlatan sözleri, multi-enstrümantalist Eno’nun ses oyunlarıyla yine çok uyumlu. Bunun ilginç tarafı, karamsar denebilecek sözlerin melodilerle bir araya geldiğinde, adeta neşeli bir hava yaratması. Bu, birkaç ay önce 60’ına basan Eno ile 56 yaşındaki Byrne’ün olgunluğunun getirdiği rahatlığın sonucu mudur, emin değilim...

Bunun yanıtını David Byrne de arıyor aslında. Albüm hakkında yazdığı bir yazıda, bu korkunç Bush döneminde, albümün yansıttığı olumlu ve umutlu havanın nereden kaynak bulduğunu soruyor kendisine. Ve diyor ki: “Ben müziğin içinde barındırdığı hislere karşılık verdim. Her ikimiz de tek başımıza olsak yapamayacağımız bir şey çıkardık ortaya.”

Sonuçta durum şu ki; bu iki büyük müzik adamı bağırmadan, yakıp yıkmadan insanı etkilemeyi çok iyi beceriyor. Üstelik bunu uzun zamandır dinlediğim en iyi albümlerden birisini yaparak gerçekleştiriyorlar.

24 Ağustos 2008 Pazar

Scorpions'ın Gitaristi Rudolf Schenker: "Boğaz Köprüsü Gibiyiz!"


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/23 Ağustos 2008


(Fotoğraflar: Steve Jennings)

Dünyanın en başarılı hard rock gruplarından Scorpions, “Humanity- Hour I” adlı son albümünün dünya turnesi kapsamında dün gece İstanbul Parkorman’da konser verdi. Biz de bu vesileyle, 15 yıl aradan sonra ülkemize ikinci kez gelen grubun kurucularından gitarist Rudolf Schenker’le konser öncesinde söyleşme olanağı bulduk.

Son albümünüz hayranlarınız ve eleştirmenler tarafından oldukça iyi karşılandı. Siz bu albümü Scorpions’ın tarihinde nasıl bir yere koyuyorsunuz?

Bu albüm bizi müzikal anlamda ilk çıkış yaptığımız yere, o bilinen heavy rock sounduna geri götürdü. Bu defa ünlü prodüktör Desmond Child ile çalıştık. Benim bu albümle ilgili duygularım çok olumlu. Yıllar önceki o enerjiyi yeniden hissettiriyor.

Daha öncekilerden farklı olarak, bu albümde “insanlık” etrafında dönen genel bir konsept var. Bunun nedeni ne?

Bu fikir Desmond Child’a ait. Dünyanın içinde bulunduğu ortamda bir şeyler yapabileceğimizi, gençlerin söylediklerimizi dinlediğini söyledi. İnsanlar olarak doğaya ve birbirimize karşı yeterince özen göstermiyoruz. Biz de bu konuda bir uyarı yapmak istedik. Linkin Park da böyle bir abüm yaptı, arkasından başkaları da geldi. İnsanlar aynı dönemde bunları dinleyince, gelecekte bir felaketle karşılaşmama konusundaki duyarlılığa katkıda bulunulmuş oldu. Biz de, geçmişte kadınların peşindeki erkekler hakkında birçok güzel şarkı yaptıktan sonra, bu defa daha olgun bir albüm yapmak istedik.

Albümde karanlık şarkıların yanı sıra umut dolu olanlar da var. Dinleyicilere bunlarla vermek istediğiniz asıl mesaj ne?

İnsanların yalnızca para ve güç peşinde koşmayıp kalplerinin sesini daha çok dinlemesini ve sevgiye önem vermesini istiyorum. Albümde o bilinen “savaşma seviş” dileği yatıyor. Herkes çok güzel bir hayat istiyor. Ama bunun için asıl ihtiyacımız olan güç değil, zekâ ve sevgi. Örneğin şimdi Amerika’da başkan adayı Obama da barışçıl yöntemleri egemen kılmaya çalışıyor. Benim dileğim de, barış dolu bir dünyada yaşamak. Müzik bu dileği gerçekleştirmede bir araç olabilir. Çünkü çok farklı kuşaklara ve ülkelere ulaşmamızı sağlıyor.

Scorpions, hiçbir zaman politik bir grup olmadı. Ama bu söyledikleriniz tam tersi...

Politik değiliz ama insani konularla ilgiliyiz. Bu konuya yaklaşımınıza bağlı. İnsani mesajları politik olarak yorumlamak da olanaklı. Rusya’da “Still Loving You” ve “Wind of Change” adlı şarkıları söylediğimizde müthiş karşılandı. Bu sayede onlarla dostluk kurabildik. Müzik de, kültürler ve dinler arasında dostluğu sağlamak için kullanılabilir. Türkiye’ye ilk geldiğimizde, tekne ile bir plaja gitmiştik. Giderken de Avrupa ile Asya’yı birleştiren Boğaz Köprüsü’nün altından geçtik. Benim için büyüleyici bir şeydi bu. Scorpions da o köprü gibi farklı kültürleri müzikle birbirine bağlıyor!

Albümdeki şarkılardan birisinin adı “Love Will Keep Us Alive”, bir diğerininki ise “Love Is War”. Bu oldukça ironik değil mi?

Evet, bence de öyle! Ama nasıl düşündüğünüze göre de değişir. Çekici duvara çivi çakmak için de kullanabilirsiniz, bir insanı öldürmek için de. En önemli nokta şu: Olumsuz bir şeyi olumluya çevirebilmek için ona karşıt yöntemle karşılık vermek. Bu, çok eski bir Doğu felsefesidir, Judo gibi. Size karşı güç kullanan birine aynı şekilde yanıt vermek yerine sevgiyle yaklaşırsanız, karşıdakinin gücü kırılır.

Scorpions, 45 yıldır müzik dünyasında yer alan, uluslararası alanda ün kazanmış, çok başarılı bir grup, Tüm kariyerinizi düşününce sizi hâlâ heyecanlandıran en büyük olay neydi?

Kremlin’e davet edilip konser veren ilk rock grubu olmak muhteşemdi. Üstelik o zaman Gorbaçov görevdeydi. Gerçekten inanılmazdı. Bizimle tam 45 dakika boyunca konuştu. Berlin’de duvar yıkıldığında gerçekleştirilen “The Wall” konserine katılıp Pink Floyd’dan Roger Waters ile çaldık. O da olağanüstüydü. Birçok unutulmaz olay var Scorpions’ın tarihinde. 1993’teki İstanbul konserimiz de bunlardan birisidir. Hatırlıyorum, o yıllarda Türkiye ile Almanya arasında bir gerginlik söz konusuydu. Almanlar’ın Türkler’in dostu olmadığına dair bir izlenim vardı. İstanbul’a geldiğimizde dost olduğumuzu gösterip, o izlenimi yok etmeye çalışmıştık. Ama Türkiye’de çok iyi karşılandık ve hep birlikte çok güzel bir gece yaşadık.

Translate