Borusan Müzik Evi, geçen hafta sonunda müzik dünyasının önde gelen iki deneysel ismini ağırladı. Elektronik müzik bestecisi/görsel sanatçı Carsten Nicolai, diğer adıyla Alva Noto (AN) ve ses sanatçısı Blixa Bargeld’ı (BB) buluşturan ANBB projesine canlı tanık olmak, özel bir deneyimdi. Endüstriyel müziğin Batı Berlinli temsilcisi Einstürzende Neubaten’in kurucularından Bargeld’ı, ayrıca Nick Cave and the Bad Sees grubunda yer aldığı yıllardan da tanıyoruz. Carsten Nicolai ise, ses algısı ve frekansları üzerine teroriler geliştirip, ürettiği grafik analizler sayesinde sesleri ritmik dokunuşlarla bezeyen Doğu Almanya doğumlu bir besteci.
Borusan’daki konser sırasında 2010 tarihli tek albümleri “Mimikry”den parçaların yanı sıra, albümde yer almayan doğaçlamaları da dinledik. Blixa Bargeld, bir yandan yerdeki loop pedallar ve elindeki kumanda aracılığıyla canlı ve önceden kaydedilmiş vokallerini manipüle ediyordu. Bargeld’ın attığı çığlıklar, hırlamalar, fısıldarcasına çıkardığı seslerle oynayıp işleyen Alva Noto, yarattığı anlık elektronik titreşimleri zaman zaman düşük tempolu tekno ritimleriyle, zaman zaman da glitch’e varan altyapılarla buluşturdu.
Blixa Bargeld’ın olağanüstü bir konsantrasyonla kontrol ettiği güçlü sesine, sahnedeki karizması ve delici bakışları da eklenince, dinleyiciler üzerinde hipnotik bir etki yaratıyor. Bir de bu karakter, Alva Noto’nun adeta başka bir dünyada kurgulanan ses dünyasına girince, tanık olduğumuz benzersiz bir konserdi. Zevkli bir ürperti ile sarsıcı bir büyülenme arasında gidip gelen duygular uyandırdı içimde.
Konseri birlikte dinlediğimiz Sevin Okyay,bir ara espriyle“Mesela ikisi de sapık olsa, ben Blixa’yı tercih ederim; Carsten daha korkunç görünüyor!” dedi. Tamamen kendi dünyasına kapanmış, başka bir şeyle ilgilenmiyordu Alva Noto; bir an gözlerimin buluştuğu Blixa Bargeld daha sert gelmişti bana.
Ertesi sabah röportaja gittiğimde ikisinin de sahne dışında daha farklı olduklarını gördüm. Blixa Bargeld’ın röportajlarda aksi davrandığını, hatta beğenmediği sorularda insanı tersleyebileceğini çok duyduğumdan her zamankinden biraz daha fazla heyecanlıydım. Ama The Marmara Pera’da buluştuğumuzda her ikisi de güleryüzlüydü, hatta röportaj sırasındaki gülüşmeler etraftakileri ve açıkçası beni de şaşırttı.
Blixa Bargeld, Alva Noto’ya göre çok daha baskın bir karakter; sorulara daha kapsamlı yanıt veren de o oldu. Alva Noto, oldukça çekingen ve sakin birisi. Blixa, hızlı hızlı neredeyse gürleyerek konuşurken, o kısık bir ses tonuyla adeta mırıldanarak konuşuyor. Birisi Batı Almanya’dan, diğeri Doğu Almanya’dan... Çok farklı görünüyorlar, farklı müzik yapıyorlar ama iyi ki buluşmuşlar.
Röportaj için ayrılan 20 dakikada konuştuklarımız aşağıda. Biz konuşmaya başlamadan önce, tur menajeri Blixa Bargeld'ın önceki projelerden, özellikle Nick Cave and the Bad Seeds ile ilgili soru sorulmamasını istediğini iletti. Ben zaten o konuda soru sormayı planlamamıştım ama röportajda kendisi ilginç bir şekilde konuyu oraya getirdi. Alva Noto birkaç dakika gecikince, onu beklerken Blixa Bargeld'a konser sırasında İstanbul hakkında söylediği sözü sorarak sohbeti başlattım.
Blixa, siz dün konserde “Bir süredir buraya gelmemiştim. İstanbul ilginç bir kent” dediniz. Ne gibi değişiklikler gözlemlediniz?
BB: Buraya hangi aralıklarla geldiğimi tam olarak hatırlayamıyorum ama her geldiğimde bir öncekine göre büyük farklar oluyor. 2001’de buradaydım, en son 2004’te gelmiştim. O arada gelip gelmediğimi anımsayamıyorum. Kentin bir aşamadan diğerine geçişini görebiliyorum. Özellikle 2001 ile bugün arasında çok fark var.
Ne gibi farklar?
BB: Şarkı söyleyen bir dansçı olarak (bunu söylerken güldü) çok yer geziyorum. Bana kentin doğası hakkında fikir veren birtakım incelikli ipuçları var. Bugün çok daha fazla şık restoranlar, güzel tasarlanmış yerler, modern binalar görüyorum.
Ama özellikle bu bölgede onların önemli bir kısmı seçkinleştirme (gentrification) politikasının bir sonucu...
BB: Seçkinleştirme, bir yeri kısa bir süre ziyaret edenlerin değil, o bölgenin, kentin içinde yaşayanların fark edebileceği bir değişim. Daha önce nasıl olduğunu bilmiyorum. İstanbul’un topografisi hakkında da bir fikrim yok. Farklı bölgelerini gördüm. Beni havaalanından alıyorlar. Aslında bir numaralı ipucu orası. Artık tamamen farklı görünüyor. Sonra otele geliyorum. Otel çok başka. 2001’de bir otelde kalmıştım. Pek iyi değildi. Odanın kapısını açar açmaz, “Autobahn tarzı!” demiştim. Ayrıca 2004’te herkes bana Türkiye’nin Avrupa Topluluğu macerasını soruyordu. Artık kimse sormuyor.
Çünkü hükümetin politikaları sonucunda kimsenin o konuda umudu kalmadı.
BB: Evet, ama 2004’te de katılmak gerektiğini düşünmeyenler epey vardı.
“ZORLUK OLMASA DENEMEYE DEĞMEZDİ”
ANBB projesi nasıl başladı? Bu işbirliğinin olabileceğini ne zaman, nasıl düşündünüz?
BB: Aslında farklı iki ülkeden olduğumuz için birbirimizi çok eskiden tanımıyorduk.
AN: İlk olarak birkaç kere akşam yemeğinde buluştuk. Birbirimizi tanıdıkça birlikte bir şeyler yapma fikri doğdu ama ilk başta bunun bir parça için ya da albüm için olup olmayacağı belli değildi.
BB: Önce beraber çalışmanın zorluklarını konuştuk. Ben artık daha fazla albüm yapmak istemediğim bir dönemdeydim. Bunu yapmak istemiyordum.
Ama yaptınız.
BB: Evet, sonunda yaptık! (Burada ikisi de kahkaha attı. Anlaşılan ikisi de bunu beklemiyormuş.)
Blixa Bargeld, bilgisayarla müzik yapan tek bir insanla çalışmak sizi nasıl etkiledi? Alva Noto’nun müziği bir vokalist olarak size hangi açıdan zorluk getirdi?
BB: Bilgisayarla çalışmaktan kaynaklanan bir zorluk olmadı. Modern dünyada herkes bilgisayarla çalışıyor. Ama tek bir insanla çalışmak, grupla çalışmaya göre tamamen farklı bir süreç. Grupta müzisyenler arasında kimyasal ve sosyal bir etkileşim söz konusu. Keman çalan tek kişiyle de çalışsanız yine gruptaki gibi olmuyor. İki insanın bir stüdyoya girip müzik yapması çok farklı ve zor. Ama eğer zorluk olmasaydı, bunu denemeye de değmezdi.
AN: Bizim müziğimizle ilgili bilinmesi gereken şu. İlk başta canlı performansla başladık işe. Deneysel çalışmalarımızı doğrudan o performanslar sırasında yaptık. Ondan sonra stüdyoya girip parçaları tekrar çaldık. Müziğin doğuşu böyle oldu.
Ben de stüdyodaki çalışma şeklinizi soracaktım. Şarkı sözleri ve sound açısından birbirinize önerilerde bulunuyor muydunuz, yoksa kesin bir ayrım var mıydı?
BB: Berlin’de internet üzerinden canlı performans yayınlarının da yapılabildiği özel bir stüdyoda kayıt yaptık.Ben vokal manipülasyonu için gereken aletlerimi getirdim. Carsten elektronik aletlerini kurdu. Canlı performans yapıyormuş gibi bir atmosfer yarattık.
AN: Bazen durup “Bu ilginç. Bunu şöyle de yapabiliriz” diye konuşup tekrar kayda geçtiğimiz de oldu.
BB: Dün konserdeydiniz. Orada dinlediğiniz şarkılardan birisi bu albümde bile yok. Kaydedip albüme almadıklarımız var. 3 parçayı hiç canlı çalmadık.
Doğaçlama önemli yer tutuyor müziğinizde.
BB: Evet, öyle. Birbirini tekrar eden parçalar kaydetmemeyi garanti altına almak için, müzik yapma sürecinde tüm kapıları açık bıraktık.
Alva Noto, Blixa ile çalışmak sizi ne yönde etkiledi? Çünkü daha önce yaptığınız işbirliklerinden çok farklı. Bir de merak ediyorum; insanları bilgisayarlardan daha eğlenceli buluyor musunuz? (Bu soruya çok güldüler.)
AN: Evet, evet... Bu işbirliği çok farklıydı. Çalışmaya başlamadan önce konuşup halletmemiz gereken şeyler vardı. Bu tür bir çalışma benim için yeni bir durumdu. Grup fikri bana çok uzak. İki kişi bile olsa benim buna alışmam için bir süre gerekti.
BB: Raster Noton’un yayımladığı en pahalı albümü yaptık. Her şey çok zaman aldı. Normalde bunu başkası yapsa kovulurdu.
Yıpratıcı mıydı sizin açınızdan?
AN: Hayır, ben gerçekten keyif aldım. Ses mühendisimiz vardı. Normalde onu da ben yaparım.
BB: Yaylıları da kattık albüme. Yaptıkları kaydı manipüle edip kullandık. Bunlar önemliydi.
BLIXA BARGELD’IN NEFRET ETTİĞİ İKİ SORU
Müziğinize yansıttığınız estetiği hangi kültürel dinamikler, ideoloji ya da akım besliyor?
BB: Bu soruya zekice bir yanıt vermek isterdim ama bu konuda düşünmemiştim. Hmm... Bilmiyorum. Egoizm? (Bunu duyunca Alva Noto ile ben kendimizi gülmekten alamadık.)
AN: Benim için sosyalizm. Sosyalist bir ülkede doğup büyüdüm ve bütün eğitimimi etkiledi bu. Doğu Almanya’da hayat, sosyal algı tamamen sosyalizme göre şekillendi. Blixa senin de benzer deneyimlerin oldu...
BB: Evet, ama Berlin Duvarı ile ilgili sorular benim en nefret ettiğim röportaj soruları. Bir de “Nick Cave ile yeniden çalışacak mısınız?” sorusu... İkisi beni delirtiyor ama yine de karşıma çıkar.
Ben onları sormadım, bu konuyu siz açtınız.
BB: Batı Berlin varlığını sürdürdüğü sürece, yaptığım işlerde kentin önemli rolü olduğunu hiç düşünmedim. Ama ne zaman ki Batı Berlin ortadan kalktı ve oraya büyük bir akın oldu, o zaman içinde bulunduğum durumun benim düşünce sistemimde etkili olduğunu gördüm. Bunu işi estesizm olarak adlandırmaya vardırmayacağım; duvarın varlığından kaynaklanan bir estetik algısı olduğunun farkında değildim. Duvarın etkisi ancak o yıkıldıktan sonra belirdi. Bence her ikimiz de şunu söyleyebiliriz: Doğup büyüdüğümüz ülke artık yok.
Konser sırasında müziği dinlerken sizinle ilgili aklımda bazı düşünceler belirdi. Alva Noto sizi sesi resimleyen olarak gördüm. Blixa Bargeld, sizi de dev bir ses evreninin içinde farklı karakterleri canlandıran bir aktör olarak düşündüm. İkinizin ortaya koyduğu performans ise, bilimkurgu, korku, cut-up tekniği, fantazi ve büyülü gerçekçiliğin topluca devreye girdiği, sese dayalı bir tür kurmacaydı. Bu doğru bir gözlem mi?
BB: Evet, benim durumum tabii Carsten’ınkinden farklı. Elektronik seslerin ve manipülasyonun yaratabileceği olasılıklar var. İşi tamamen berbat edebilirim, farklı bir şey ortaya çıkabilir ya da sesimle yapabileceğim her şeyi istediğim gibi yaparım. Bu tür bir belirsizlik, herhangi bir enstrümanın önerebileceğinden çok daha farklı. Bu her şeyi otomatik olarak değiştiriyor. Sahnede görünmüyor olsam bile bu bütün enstrümanların durumundan ayrı bir şey. Diğerlerinin hepsinde önceden belirlenmişlik söz konusu.
Sizin vokalinizin içinde farklı karakterler, hatta farklı türler vardı. Mesela maymun, yarasa sesleri duydum ben.
AN: O 'mimikry' işte.
KENDİ KENDİNE ÖĞRENMENİN AVANTAJI
Brian Eno’nun bir sözü var. “Müzik alanında akademik eğitime sahip olmamanın en ilginç yanlarından birisi, bazen şaşırtıcı sonuçlar elde etmektir; öyle bir an gelir ki daha iyi biliyor olsaydınız varmayacağınız yerlere varırsınız” diyor. Her ikinizin de akademik bir müzik geçmişi yok. Bu konuda katılır mısınız Eno’nun görüşüne?
AN: Evet, yani belli bir eğitim almadıysanız daha özgürsünüz anlamına geliyor bu.
BB: Hayatım boyunca öğrendiğim her şeyi kendi kendime öğrendim, hiçbir akademik eğitim almadım. Ne yaparsanız yapın, öğrenmeye ilginiz yoksa kesinlikle bir yerde sıkışır kalırsınız. Birçok genç sanatçı, sadece tek bir şey buluyor ve sürekli onu tekrar ediyor. Ben asla bunu yapamam. Her yaptığım işte yeni bir şey öğreniyorum. Bu da bir sonraki yapacağım şeyi etkiliyor ve hep yeni yollara giriyorum. O nedenle bilgilenme yöntemimi akademik kariyerle kıyaslayarak bir şey söyleyemem. Tamamen farklılar çünkü. Benim sesimle yaptıklarımı bir hoca görse, “sesini mahvedeceksin” diye tutturur. Oysa ben uzun zamandır bu sesle şarkı söylüyorum ve gayet de mutluyum.
Alva Noto siz bu anlamda deneyselliğe nasıl yaklaşıyorsunuz?
AN: Benim de akademik geçmişim yok. Bizim yolumuz zor. Her şeyi kendi kendinize öğreniyor, sürekli yanlışlar yapıyor ve düzeltiyorsunuz. Ama bunun sonucunda kendinize özgü bir sound da ortaya çıkarma şansı oluyor. Belki herkesin bildiğini baştan bilseniz, o soundu bulamayacaksınız. İşte o anda önceden bilmemenin ya da kendi kendine öğrenmenin avantajını görüyorsunuz.
BB: Kesinlikle hemfikirim.
Peki neden bütün bu zorlukların peşinden gidiyorsunuz? Müzik yapmaya sizi çeken ne? Bunu soruyorum; çünkü siz aynı zamanda görsel bir sanatçısınız.
AN: Yaratıcılık güdüsü...
BB: Eskiden sanat camiasında söylenen bir söz vardı. “Biz metalle çalışıyoruz; o metalin ne olduğu önemli değil” derlerdi. Bana “müzisyen misin?” diye sorulunca düşünüyorum da müzisyen denilen çoğu kişiyle ortak noktam yok. O zaman “sanatçıyım” diyorum. Heykeltraşı düşünün mesela, herhangi bir metalle de heykel yaratılır, seslerle de...
Müzik sanatçının duygu ve düşüncelerini açıklamak için kullandığı yollardan birisi demek en iyisi bu durumda.
BB: Vergi formuma müzisyen de yazsam, sanatçı da yazsam aynı vergiyi ödüyorum. Benim açımdan kesin çizgiler çizmek anlamsız. Sesle de çalışabilirim, ışıkla da... Yıllar içinde öğrendiklerinizi farklı yerlerde, farklı materyallerle çalışırken uygulayabilirsiniz. Burada önemli olan, o çalışma sürecinin arkasındaki yaratıcılık faaliyeti. Onu ses ile sınırlamıyorum.
Birlikte yine albüm kaydetmeyi planlıyor musunuz?
BB: Eğer bu dünyada hâlâ bunu yapmanın yolları varsa kaydedebiliriz.
2002’de hayranların internet üzerinden üye olarak albüm yapımına katkıda bulundukları bir model geliştirmiştiniz. Sizin için nasıl bir deneyimdi?
BB: Evet, crowdfunding (kitle fonlaması) deyimi bulunmadan önce biz onu yapmıştık. İyi bir deneyimdi ama zordu. Finansal ve teknik olanaklar sınırlıydı. İnternet bu kadar gelişmiş değildi. İlginç bir süreçti, kurduk, yaptık ama sonra bıraktık.
(Yazının girişinde kullandığım ilk fotoğraf Özge Balkan tarafından çekildi. Çok beğendiğim için burada kullandım. Diğerleri ve videolar bana ait. Konser öncesinde Borusan'daki görevli arkadaşlardan çekim için izin almıştım ama kimse Blixa Bargeld'ın tepkilerini tam olarak tahmin edemediğinden, makineyi çekinerek kullandım. Bir şarkıyı baştan sona çekemememin nedeni o. Ne yazık ki meşhur çığlıklara da denk gelmedi.)
1980’den bu yana müzik yapan, folk/post-punk akımının önde gelen gruplarından New Model Army, gelecek hafta iki konser vermek üzere Türkiye’ye geliyor. İngiliz grup, 6 Aralık’ta İstanbul ve 7 Aralık’ta Ankara Jolly Joker’larda bir kez daha hayranlarıyla buluşacak. Grubun kurucusu, vokalist Justin Sullivan, Türkiye’yi de yakından tanıyan, bilgili, yetenekli ve dürüst bir müzisyen. Kendisine telefonla ulaşıp hem müzik hem de politika hakkında konuşma olanağı buldum.
Nasılsınız? Gelecek hafta konserler vermek üzere yeniden Türkiye’ye geliyorsunuz.
Merhaba (Türkçe söyledi bunu). Hatırlayabildiğim tek Türkçe kelime bu; daha fazlasını öğrenmeye çalışıyorum. Evet, yine geliyoruz. Konser vermeyi seviyoruz elbette ama pek seyahat etmiyoruz. Türkiye, sevdiğimiz bir ülke.
Bir keresinde tek başınıza Kars’ta Ani Harabeleri’ni görmeye gittiğinizi duymuştum. Nasıl bir deneyimdi?
Büyüleyici bir yer. Tarihi tam hatırlayamıyorum ama 2008 olabilir. Yaz aylarında bir festivale katıldık. Türkiye’de geçirebileceğim bir hafta vardı. Bir süre sahilde arkadaşlarla zaman geçirdim ama sonra başka yerler görmek istedim. Bütün kıyı kasabaları insanla doluydu, o tarihte çok kalabalıktı ve hava inanılmaz sıcaktı. Yanımdaki rehber kitapta “Kuzeydoğu’daki dağlar yazın serindir, İngilizce konuşan yoktur” yazıyordu. Bunun benim için mükemmel olacağını düşündüm ve Erzurum’a gittim. Dağların etrafında üç gün geçirdim, sonra Ani Harabeleri’ne gittim. Bugüne kadar kalan yapılar, büyük uygarlıklarda neler yaşandığını ortaya koyması bakımından önemli. Ani de bu açıdan muhteşem bir örnek.
Bölgedeyken kimlerle karşılaştınız?
Bütün bir günü orada geçirdim ama sadece Türkiye’den iki aile gördüm. Yabancı yoktu. Bir gün mutlaka turistler tarafından keşfedilecektir ama o sırada pek bilinen bir yer gibi değildi.
Bu defa Türkiye içinde gitmeyi düşündüğünüz yerler var mı?
Ne yazık ki hayır. İstanbul’dan sonra Ankara’da konser vereceğiz ve tekrar İstanbul’a döneceğiz. Birçok arkadaşım var orada, onları göreceğim.
32 yıldır müzik dünyasının içindesiniz, hala çok enerjik konserler veriyorsunuz. Bunca yıl sonra sizi bu kadar tutkulu kılan ne?
Sevgi... Müzik yapmayı, konser vermeyi çok seviyoruz. Bu işe başlamamızın nedeni buydu. Her zaman konserleri çok seven, ciddiye alan bir grup olduk ve bizim gibi düşünen insanlarla çalıştık. Kimse hiçbir zaman “Bu da herhangi bir konser işte...” demedi. Herkes daha iyi olması için yapabileceği ne varsa yaptı. İyi konser vermeye bayılıyoruz. Bizimle ilgili bir diğer nokta da şu: Asla hit şarkılara takılıp kalmadık. Bazı gruplar vardır hep hit şarkıları çalar. Biz bunu reddettik. Çok sevilen şarkılarımız da var ama bir konserde onları çalmak istemiyorsak çalmayız. Biz daima içimizden gelen neyse onu çaldık.
Kariyerinizin ilk yıllarına dair bugün özlediğiniz bir şey var mı?
Kariyerimin ilk dönemlerini pek hatırlamıyorum aslında. Yaşınız ilerledikçe olanlara alışıyorsunuz. Ben değişiklikten hoşlanan bir insanım. Olduğum yerde sürekli kalmayı hiç istemedim. Zaman ilerledikçe her şey değişiyor, sonsuz bir değişim içindeyiz. Yeni insanlarla tanışıyoruz, yeni perspektifler ediniyoruz. Bunu seviyorum.
"KONSERLER GÜÇLÜ HİSSETMENİZİ SAĞLAR"
Siz aynı zamanda sosyal ve politik değişimin müzik dünyasındaki en kararlı savunucularından birisiniz. Hep tartışılan bir konudur ama sizin görüşünüzü öğrenmek istedim. Müzikle bu anlamda değişim sağlanabilir mi?
Müziğe ilk başladığımız dönemde açık bir şekilde politik bir tavrımız vardı. Müziğin bence bu anlamda bir rolü var. Çünkü aynı yönde hisleri olan insanları birleştiren bir unsur. Toplumsal, politik bir fikri olan şarkıyı çaldığınızda bunu hissediyorsunuz. Evde yalnız başınıza oturup televizyon seyrettiğinizde, gördükleriniz karşısında dünyanın aklını kaçırdığını düşünen tek insan olduğunuzu sanırsınız. Ama bir konsere gittiğinizde, sözünü ettiğim gibi bir şarkı çaldığında, herkes o şarkıya eşlik ederken yalnız olmadığınızı, o sırada etrafınızdaki herkesin sizinle aynı görüşleri paylaştığını duyumsarsınız. Bu sizin daha güçlü hissetmenizi sağlar. Müziğin yaptığı en iyi şey budur.
New Model Army, post-punk’ın en görkemli döneminde ortaya çıkıp tanınan gruplardan birisi. O dönemle kıyaslayınca, post-punk’ın 2000’lerde yeniden canlandığı dönemde eksik hissettiğiniz bir yön var mı?
Her şey değiştiği gibi müzik de değişiyor. Ben müziği türler içinde tanımlamıyorum ama her geçen gün bu tanımlamalar da artıyor. Çünkü müziği satan insanlar onu tür içine koymayı seviyor. Eğer metal grubu olarak tanımlanırsanız, metal müzikten hoşlanan bir kitle konserinize gelecektir ve bu o konserin organizatörlerinin işini kolaylaşacaktır. New Model Army, asla bunların aracı olmadı. Birkaç yıl önce bir yaz arka arkaya metal festivalinde, folk festivalinde, gotik festivalinde ve hippie festivalinde aynı şarkıları çaldık.
Dinleyicilerden nasıl tepki aldınız?
“Bu metal değil”, “Bu folk değil” diyenler oldu ama hiç umurumuzda değildi. Biz müzik yapıyoruz. Tür kısıtlamalarına hayır diyoruz.
"ERDOĞAN İYİ ADAM DEMEDİM"
Politik ve toplumsal sorunları kendine dert edinen bir müzik yapıyorsunuz. Kariyeriniz boyunca İngiliz işçi sınıfının en sağlam savunucularından oldunuz. Toplumdaki parazitleri eleştirdiğiniz için bir karşı tepkiyle karşılaştınız mı?
Bazen oldu. Eğer bu dünyayı yönetenleri gerçekten rahatsız edecek şeyler söylerseniz, karşılığında onların size karşı harekete geçeceği kesindir. O nedenle bir yerde çalarken protestoyla karşılaşırsanız şaşırmamanız lazım. İnsanlardan garip tepkiler almayı da bekliyor olmanız lazım. Sosyal değişimle ilgili ilginç olan şu: Gücü olmayan insanlar onu elde etmek için mutlaka bir şeyler yapar. Fakat çoğu zaman, yaşanan durumların % 99’unda, güce sahip insanların onu elinde tutmak için gösterdiği kadar çaba göstermiyorlar. Şu anda dünyayı yönetenler bu gücü bırakmamak için aklınıza gelen her şeyi yapar. Bu yüzden 2008’deki ekonomik krizden sonra kapitalizmin bir şekilde yürümesinin nedenlerinin açıkça ortaya çıktığını düşündüm. Fakat o tarihten bu yana değişen bir şey de yok.
“Another Imperial Day” adlı şarkınızda, küreselleşmenin sunduğu sahte cenneti eleştiriyorsunuz. Sizce bu akımı etkisizleştirmek olanaklı mı? Çünkü biliyorsunuz, dünyanın hemen her yerinde insanların politikaya güveni kalmadı. Başka bir şey olmalı.
Politikaya ben de güven duymuyorum ama insanlara güvenimi kaybetmedim. Özgürlük temel hedef olmalı. Türkiye bu konuda ilginç bir örnek. Birkaç yıl önce İstanbul Avrupa kültür başkentiydi. O projede çalışan bazı insanları tanıyorum. Avrupa’ya gitmek için vize alamıyorlardı. Bu gerçekten çok tuhaf. Eğer İngiliz, Amerikalı ya da Batılı bir ülkedenseniz, “Türkiye’yi, Güney Amerika’yı ziyaret etmek istersem ederim” anlayışıyla yetişiyorsunuz. Ama mesela Türkiye, Yemen ya da Kongo vatandaşıysanız, istediğiniz zaman istediğiniz bir Batılı ülkeye giremiyorsunuz. Dünyada çok sayıda insanın seyahat özgürlüğü yok. Sadece şanslı Batılılara ait bir özgürlük bu.
Türkiye’nin şu andaki Başbakanını ilginç bulduğunuzu okumuştum. Son yıllarda ölüm cezasını geri getirmek isteyen bir diktatöre dönüştü kendisi. İzleyebildiniz mi gelişmeleri?
Bence ilginç bir adam. Ama dikkatinizi çekerim; iyi bir adam demedim. Machiavelli nasıl ilginçse o da o açıdan ilginç. Politika doğası gereği kirli bir alan. Erdoğan’ın ordunun gücünü kırmak için dinci bir partiyi kullandığını biliyorum. Geçen defa Türkiye’ye geldiğimizde referandum dönemiydi. Çoğunluğu kendini dindar olarak tanımlamayan, solcu hayranlarımızla konuştuğumuzda durum karışıktı. Bazısı “evet” diyor, bazısı “hayır” diyordu. Bir kısmı, dinci tarafın çok fazla güç kazanması tehlikesine dikkat çekiyor, bir kısmı da öyle olsa bile ordunun gücünün azalması için buna değer diyordu. Türkiye aslında genç bir ülke. 1918’de dünyanın diğer egemen güçleri tarafından tamamen paylaşılmış, darmadağın olmuştu. Bu nedenle modern Türkiye’nin kuruluşunda milliyetçi bir paranoya gelişti. Bunun nereden kaynaklandığını anlamak için tarihinize bakmak yeterli. Ayrıca çok özel bir coğrafi konumu var ülkenin. Hem Asya’da hem Avrupa’dasınız. Çok farklı güç alanlarının bir arada olduğu bir yapı. Suriye ile sınırdaşsınız, savaş çıkarsa işin içindesiniz. Çok karışık bir durum. Ama yine de bana göre Türkiye, 20 yıl öncesine göre daha az paranoyak görünüyor.
Şarkılarınızda sıklıkla emperyalizm, göçmenlik, eğitim ve sosyal adaletten söz ediyorsunuz. Batı’nın başını çektiği bu ekonomik ve militer terörizm çılgınlığında dünyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Sosyal adalet mücadalesi sürekli bir mücadele. Ben ütopyalara inanmıyorum.
Kendinizi hala sosyalist olarak tanımlıyor musunuz?
Bazı açılardan evet... Hala öyleyim tabii. Yaşınız ilerledikçe herkesin her şeye sahip olmak istediğini görüyorsunuz. Her şey değişiyor ve bu değişim dünyaya yayılıyor. Sosyal adalet mücadelesi, zorbalığa, baskıya, tiranlığa karşı yapılacak mücadele, günlük hayatımızda hep var olacak, daima sürecek. Tamamen adaletli bir dünya kurulabileceğini sanmıyorum. Zorbalığın kazanacağını da sanmıyorum. Bu nedenle devam edecek tek şey mücadele.
"AMERİKA İÇİN ÇALIŞIP DURUYORUZ"
“51st State” adlı şarkınız Britanya’nın Amerika ile yakın ilişkisine karşı bir eleştiri. Şarkı sözlerinizi siz yazmadınız ama sonuçta sizin şarkınız. Amerika’nın yeni Roma İmparatorluğu olduğunu düşünürsek, Britanya’nın 21. yüzyılda bu ülkeyle aşırı derecede yakın ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Nefret ediyorum. Amerika için çalışıp duruyoruz. Amerika’nın iyi yanları da var ama biz hep kötü yanlarını alıyoruz. O şarkı ilginç. Nerede söylesek oradaki halk onu sahipleniyor. Türkiye’de söylüyoruz, “Bu sizin değil, bizim Türkiye’nin ulusal marşı olmalı” diyorlar; Kanada’da söylüyoruz, “Hayır, bu tam Kanada’nın ulusal marşı olacak şarkı” deniyor. Ama biliyorsunuz bir süre sonra herkesin marşı Çin’le ilgili olacak.
Britanya'da geçen yıl olan isyanlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Zenginlerle yoksullar arasındaki gelir uçurumu giderek artıyor. Çokkültürlülük politikası da işe yaramadı.
Benim yetiştiğim dönemde savaş sonrasının getirdiği bir iyimserlik anlayışı vardı; her şeyin daha iyi olacağına, o uçurumun azalacağına inanırdık. 80’lerde Thatcher ile birlikte bu tersine döndü, zengin daha zengin olmaya başladı. Dünyayı yöneten insanlar ellerindeki gücü korumak adına o kesime yatırım yaptılar. Sadece sokaktaki aç insan azalırsa bununla yetinileceği düşünülüyordu. Şu anda Batı’da insanlar giderek fakirleşiyor ama çoğu bir devrim çağrısı yapacak kadar fakir de değil.
Gerçek bir devrime ihtiyaç var.
Öyle ama bunun olması için tamamlanması gereken aşamalar var. Geçen sene Londra’da olanlar 2005’te Paris’te yaşananlara çok benziyordu. Bu konuştuklarımızı umursamayan koskoca bir jenerasyon var. Şu anda hemen çok paraya sahip olmak istiyorlar. Bu tür yetişen genç insanlar ülkenin geleceği için iyi değil. Ama “neden isyan ettiklerini anlıyor musunuz?” derseniz, evet kesinlikle anlıyorum.
JOOLZ DENBY, BOB DYLAN, EMINEM, MORRISSEY
Biraz da şiirden konuşalım. Öykü ve şiire olan ilginizin sloganlardan daha çok olduğunu biliyorum. En sevdiğiniz şair kim?
Joolz Denby. Uzun zamandır yaratıcılığını bizimle paylaşan birisi. Her zaman onun çalışmalarına saygı duydum.
Onun çalışmalarında sizi çeken neydi?
Şiirlerindeki kirlilik; yani dili beklenmedik bir şekilde kullanma yöntemi. Bana göre bu, bir tür şiirin tanımı da aslında. Bu açıdan Eminem de iyi bir şair, kelimeleri çok akıllıca kullanıyor.
Ben de bunu soracaktım. Şarkı sözü yazarı olan ama şair diye nitelediğiniz birisi var mı diyecektim, Eminem’i söylediniz. Başka var mı?
Bob Dylan. Herhalde çoğunluk onu söyler. Morrissey. Evet, Eminem’le aynı yönde kullanmıyor dili ama onun da çok iyi sözleri var.
Bugün müzik sektörüne yeni girecek olsanız, hangi yöntemleri izlerdiniz? Son 30 yılda çok şey değişti. Bugün büyük isimler haline gelenler çoğunlukla arkalarına sektörün tanınmış figürlerini alıyorlar ve internet de çok etkili. Siz her zaman bu anlamda farklı bir grup oldunuz ama sizce bugün eski yöntemlerle başarılı olunabilir mi?
Ben iş dünyasından hiç anlamıyorum. Korkarım bu soruya verebileceğim tam bir yanıt yok. New Model Army, sadece iyi olduğunu düşündüğü şeyi yapacak kadar şanslıydı. Ne yaptıysak büyük reklam kampanyaları olmadan ortaya koyduk ve insanlar onu buldu. Daha akıllıca pazarlama yöntemleri izlesek, daha fazla albüm satar mıydık? Evet, satardık. Ama bu pek umurumuzda olmadı. Bunun için müzik yapmadık. Buzdolabında yiyecek olduğu sürece, bu bizim için yeterli.
Müzik hayatınızı değerlendirince, istediklerinizin çoğunu yaptığınızı düşünüyor musunuz?
Hayır... 200’ü aşkın şarkı yaptık ama belki %10’u tam olarak benim istediğim gibiydi. Muhteşem konserler vermek isterdim.
Bence verdiniz.
Doğru, bazı konserlerimiz muhteşemdi ama hepsi değil. Hayalinizde bir şey geliştirip onu aynen gerçekliğe dönüştürmek, birbiri ardına büyüleyici şarkılar yazmak oldukça zor bir iş. Yaptığımız şarkıları düşününce bazen mükemmel iş çıkardığımızı görüyorum, fakat bazılarında onu hissedemiyorum.
Yeni bir albüm planı var mı?
Evet, % 80’i bitti ve epey farklı. Son iki albümde sound bir odaya kapanmış rock grubu gibiydi. Saf bir hali vardı. Canlı çalmayı da çok sevdik. Bu yeni albüm biraz daha kavramsal. Farklı seslerin peşinden gittik, Sadece gitar ya da davul yok, yeni seslerle farklı atmosferler yarattık. Karakteri şiddetle güzellik arasındaki bir yerde. Orada sıkışıp kalmayı seviyoruz. Gelişimini izlemeyi sevdiğimiz duygusal bir atmosfer bu. Aynı zamanda romantik tarafımız da var. Sonuçta yine New Model Army olacak ama tam olarak anlatmak da zor.
Zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederim. Konseri heyecanla bekliyorum.
Yılın son büyük konseri için pazartesi akşamı ilk kez gittim Ataköy Atletizm Arena’ya. Trafiğe kalmamak için erken harakete geçince kısa sürede ve sorunsuz ulaştım mekana ama sona kalanlar yine sıkıntı yaşamış duyduğuma göre. Spor karşılaşmalarına uygun olarak tasarlanan salona girdiğimde, beyaz ışıkların da etkisiyle birden çok soğuk geldi bana ama ışıklar kapanıp müzik başlayınca bu önemini yitirdi. Ben müzik mekan ilişkisini kafamda kendi kendimle tartışırken konser başladı.
Sahne önü bileti olanlar için ayrılan alanın bir kısmı artık alıştığımız üzere bu konserde de boştu. Burada şunu yinelemek istiyorum; sevgili organizatörler yeterli sahne önü bileti satılmadıysa bari o alanı fazla büyük tutmayın ki, boşluk dikkat çekmesin. Onun arkasındaki saha içi bölümde durum tam olarak nasıldı bilmiyorum fakat tribünlerdeki ve sahne önündeki izleyici kitlesi, konser sırasında birkaç şarkı dışında fazla coşkulu görünmedi. Bunun nedeni Sting’in performansı değildi elbette; 60’ını deviren sanatçı, hâlâ taş gibi sağlam müzik yaptığını İstanbul’da bir kez daha gösterdi.
2006’da Kuruçeşme Arena’da verdiği konserle kıyaslarsam, performansını bu kez daha güçlü buldum. Yüzündeki çizgiler biraz daha artmış olsa da, gri tişört, siyah pantolon ve yelekten oluşan spor şıklığı ve hiç bozulmayan sesiyle zamana meydan okuyordu yine.
Sadece 13 dakika gecikmeyle sahneye gelişi bile profesyonelliğin göstergesiydi. 1993 yılından bir şarkıyla, “If I Ever Lose My Faith in You” ile açtı konseri. Alkışlara Türkçe “Teşekkürler, Merhaba!” diye karşılık verip, uzun zamandır birlikte çalıştığı Dominic Miller (gitar), Vinnie Colaiuta (davul), David Sancious (klavye), Peter Tickell (elektronik keman) ve Jo Lawry’den (vokal) oluşan ekibini tanıttı.
Sting, her ne kadar “Back to Bass” adını taşıyan bu turnesinde beş kişilik ekibiyle daha yalın akustik bir soundu hedeflemiş olsa da, zaman zaman gümbür gümbür inletti mekanı.
Bas gitarını çalıp “The End of Game”i ya da ”Shape of My Heart”i söylerken o bilgece sakinliği hakimdi sahneye ama ne zaman “Demolition Man”i, “Driven to Tears”ı çaldılar, o zaman The Police döneminin enerjisi yayıldı ortama.
Konser boyunca Sting’in şarkılarını arka arkaya dinlerken, rock, pop, soul, reggae ritimleri doldurdu kulaklarımızı. Hele bir an vardı ki, tüm grup adeta doğaçlama yapan bir caz grubu gibi melodinin akışına sürüklendi. Gitarın keman, klavye, davul ile atışmaları ve ardından gelen müthiş sololar, gecenin en büyük alkışını topladı. Her biri kendi enstrümanına hakim çok usta bir ekibi var Sting’in. Özellikle Peter Tickell ve geri vokalde harikalar yaratan Jo Lawry’nin adlarının altını ayrıca çizmek gerek.
Şarkıların bazısına yapılan yeni düzenlemeler oldukça başarılıydı. Özellikle The Police’in 1978 tarihli ilk albümünden “Roxanne”in uzatılmış versiyonu bu açıdan dikkat çekiciydi.
İzleyicileri en çok hareketlendiren şarkılardan birisi, ekibe klarnette Serkan Çağrı, perküsyonda Gurur Nar ve kanunda Devrim Ekiz’in katılımıyla yorumlanan “Desert Rose” oldu. Sting’in “Yallah Yallah” nidalarıyla eşlik ettiği şarkı, müziğin rotasını birkaç dakika için doğuya çevirdi. Sahnedeki bu buluşma fikir olarak güzeldi ama bence iyi çalışılmış olduğu izlenimini vermedi.
Sting ve ekibi, gelmiş geçmiş en takıntılı aşk şarkılarından birisi olan “Every Breath You Take”i çalıp sahneden ayrıldığında, yaklaşık 15 bin kişiden yoğun tezahürat duyuldu. Tekrar gelip “Next to You” ile sarstılar salonu. Tam iki saat süren konserin kapanışında 25 yıl önce ilk kez duyduğumuz “Fragile”ı dinlerken, Sting’in The Police’ten ayrıldıktan sonra rock, caz ve dünya müziğine kucak açan solo kariyerinin bütün görkemini koruduğunu düşünüyordum.
Setlist: If I Ever Lose My Faith in You / Every Little Things She Does Is Magic / English Man in New York / Seven Days / Demolition Man / I Hung My Head / The End of the Game / Fields of Gold / Driven to Tears / Heavy Cloud No Rain / Message in a Bottle / Shape of My Heart / The Hounds of Winter / Wrapped Around Your Finger / De Do Do Do, De Da Da Da / Roxanne /
Bis: Desert Rose / King of Pain / Every Breath You Take
Bis II: Next to You / Fragile
Konserin kapanışını yapan "Fragile"ın videosunu çektim.