18 Nisan 2010 Pazar

Vitrindeki Abümler 15:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 18 Nisan 2010

ELUVIUM-Smiles (Temporary Residence Ltd.)

Ambient müziği sevenlere içtenlikle tavsiye edeceğim bir albüm “Smiles”.

Eluvium adıyla tanıdığımız Amerikalı müzisyen Matthew Cooper’ın bu yeni çalışması, son yedi yıldır oluşturduğu deneysel müzik arşivine mükemmel bir katkı niteliğinde.

Eluvium’un 2003’ten beri yayımladığı enstrümantal albümlerde, perküsyonun ve vokalin olmadığı, piyanonun ön plana çıktığı, minimalist ve sıra dışı bir yaklaşım vardır.

Ancak “Smiles”da radikal bir değişiklik söz konusu: Piyano yine başrolde olsa da, bu defa vokal ve bir ölçüde perküsyon da girmiş işin içine.

Cooper gibi deneysellikten ödün vermek istemeyen bir müzisyen için zor bir adım bu. Ancak insan, onu bariton sesiyle ilk kez şarkı söylerken duyunca, neden bugüne kadar sesini kullanmadığını da soruyor doğrusu...

Çünkü vokal kullanımı, müziğin deneyselliğinden hiçbir şey götürmediği gibi, ayrı bir derinlik katmış. Şarkı söyleme tarzı, Brian Eno’yu, özellikle “Before and After Science” albümündeki yavaş tempolu "By This River"ı ve "Spider and I"ı çok andırıyor.

Eluvium bu albümle, Brian Eno’nun yarattığı ambient tarzına en çok yakınlaşan müzisyenler arasında ilk sırada yerini alacak gibi gözüküyor. Böyle bir değerlendirmenin, elektronik müzik camiasında en büyük iltifat olarak algılanacağını bilerek yazıyorum bunu.

Radyo NPR, atmosferik karakteriyle dinleyeni adeta hipnotize eden “Smiles”ı “yatağa uzanıp rüyaya dalmak gibi” diye tarif etmiş. Gerçekten de o kadar rahatlatıcı, o kadar sıcak...

Albümde yer alan "The Motion Makes Me Last" adlı şarkının videosunu aşağıda izleyebilirsiniz.

Eluvium: the Motion Makes Me Last from matt mccormick on Vimeo.



"Leaves Eclipse The Light" adlı parçayı indirmek için buraya tıklayın.

-

11 Nisan 2010 Pazar

Vitrindeki Albümler 14:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 11 Nisan 2010

PANTHA DU PRINCE-Black Noise (Rough Trade Records)

Modern elektronik müziğin önde gelen isimlerinden Pantha du Prince, son dönemde bu türün en dikkat çekici albümlerinden birine imza attı.

Asıl adı Hendrick Weber olan Alman DJ/Prodüktör, “Black Noise” isimli bu üçüncü albümünde, akustik ile sentetiği birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir doğallıkla buluşturuyor.

Bunun sırrı, İsviçre Alpleri’ndeki doğal ortamdan sesleri aktaran kayıtların yeniden kurgulanması.

Pantha du Prince ve iki müzisyen arkadaşının, bu kayıtları yaptıkları sırada kaldıkları ev, İsviçre Alpleri’nde heyelan sonucu yerle bir olan bir köyün enkazına bakıyormuş.

"Black Noise", yıkımdan sonra geriye gürültü ve enkaz kalsa da, orada yine de bir umudun yeşereceğini müzikle anlatıyor. “Siyah gürültü” anlamına gelen albüm adı, heyelanı simgelerken; kapakta görülen resim, köyün önceki halini temsil ediyor.

Minimal tekno ve Detroit teknosunun yanı sıra, İngiliz shoegaze gruplarından ve avangard folk müziğinden de izler taşıyan albüme önemli isimler katkıda bulunmuş.

Bunlar arasında, Animal Collective’in kurucularından Panda Bear olarak tanıdığımız Noah Lennox, !!! ve LCD Soundsystem’da yer alan Tyler Pope'u saymak lazım.

Tematik ve teknik anlamda türlü karşıtlıkları buluşturan “Black Noise”, hem eskiye hem de yeniye dönük bir çalışma; romantik, dramatik ve gizemli anlarla dolu enfes bir albüm.

O anlara canlı tanıklık etmek isterseniz, 7 Mayıs’ta Babylon’daki Pantha du Prince performansını kaçırmayın derim.

Albümün tümünü soundcloud üzerinden dinlemek için buraya tıklayın.

Benim favorim, dinlerken insanın adeta başını döndüren "Es Schneit".

Albüm için hazırlanan tanıtım filmini aşağıda izleyebilirsiniz:


Pantha Du Prince - Black Noise album trailer from Rough Trade Records on Vimeo.


Panda Bear'in vokalde yer aldığı "Stick To My Side" adlı şarkı için çekilen garip ama ilginç video aşağıda:


Pantha du prince (feat Panda Bear) - Stick to my side (Official video) from Amaury Riega on Vimeo.



-

10 Nisan 2010 Cumartesi

Müzikte Evrensel Birlik


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 10 Nisan 2010

Ünlü Katalan müzisyen Jordi Savall, dün akşam Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda bir konser verdi. 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında düzenlenen konserde, sanatçıya farklı kültür ve kökenlerden müzisyenler eşlik etti.

Konserin özelliği, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşadığı dönemde klasik musikiyi ilk kez notaya alan Boğdan Beyi, müzik bilimci ve derlemeci Dimitri Kantemiroğlu’nun (1673-1723) “Edvar”ından seçilmiş eserlerin çalınmasıydı.

Savall’in bu kitaptaki eserlere dayanarak kaydettiği son albümü “İstanbul 1710”da, dönemin Osmanlı müziğine eşsiz bir bakış niteliğinde...

16. ve 17. yüzyıllarda kullanılan “viola da gamba” adlı eski bir enstrümanı yeniden günümüze taşıyan Savall, Avrupa’nın müzikal mirası üzerine yaptığı araştırmalarıyla da tanınıyor.

Jordi Savall’le konserden önce kaldığı otelde keyifli bir söyleşi yaptık.

“Orient-Occident” ve “Jerusalem” albümlerinden sonra, “İstanbul 1710” adlı bir albüm yaptınız. Ortadoğu müziğiyle ve Dimitri Kantemir’in eseriyle ilgilenmenizin nedeni neydi?

Öncelikle Doğu müziği üzerine yazılmış çok sıra dışı bir kaynak. İkincisi, kullandığı yöntem tamamen kusursuz. Batı müziğinde bile ender bulunabilecek bir çalışma. En önemlisi de kitaptaki eserler, müziğin kendisi çok güzel.

17. yüzyıl Osmanlı müziğinde sizi çeken ne oldu?

İlk neden aynı; müziğin çok güzel olması. İkincisi de, bir süredir Doğu müziğine bu tür katkılarda bulunmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Şu anda dünyada kültürel diyalog ve uygarlıklar arasında anlaşma konusunda belki de en çok hayal kırıklığı yaratan bir dönemi yaşıyoruz. Yüzyıllar boyunca silahlar, bombalar, ordular konuştu. Ama hâlâ müziğin ve sanatın diline yeterince kulak vermiyoruz. Sanatçılar olarak hepimize bunu sağlamak için büyük sorumluluklar düşüyor. Eğer daha çok müzik üretirsek, sahip olduğumuz kültürü daha çok paylaşırsak, bu dünya daha iyi olabilir.

Ben kültürler arasında bu bağı kurmak için her türlü fırsatı değerlendiriyorum. Tarihe bakıp düşünmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü hafızasını kaybeden insan, insanlığını yitirir. Alzheimer hastalığında olduğu gibi dünyayla olan tüm bağınız kopabilir. Bu hastalığa tutulan yaşlı bir dostum var; hiç kimseyi tanıyamıyor ama müzik dinlediğinde ağlıyor. Çünkü müzikle olan içsel bağı yok olmamış. Müzik insan doğasının en derin unsuru.

Sizin de belirttiğiniz gibi, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman kültürlerine ait müzikler, sıklıkla benzer melodik yapılar kullanıyor. Ama “Jerusalem” projesinden söz ederken, bir keresinde bir Ermeni müzisyeni bir Türk’le çalmaya ikna etmenin pek kolay olmadığını söylemiştiniz. Nasıl ikna ettiniz onları?

O olay belli bir anda oldu. Kantemir’in kitabında yer alan askeri bir Türk marşını kaydediyorduk. Ermeni bir müzisyen de ben çalmam dedi. Sonra hazırladık, çaldık tabii; ama önce aramızda konuşmamız gerekti.

2008’de Avrupa Birliği’nin Kültürlerarası Diyalog Yılı çerçevesinde “Avrupa Kültür Büyükelçisi” seçildiniz. Bu anlamda, İstanbul konserinizle dinleyicilere vermek istediğiniz mesaj ne?

Böyle bir mesajın farklı boyutları var. En önemlisi, tek bir konserde Osmanlı, Sefarad ve Ermeni müziğini icra edeceğiz. İkincisi, Türk, Yahudi, Yunan, Faslı, Fransız, Ermeni ve İspanyol müzisyenlerden oluşan karma bir grupla çalacağız. Aslında farklı gibi gözüksek de, hepimiz aynı kültürdeniz. Ayakta kalıp bugünlere kadar geldik ve bir arada yaşıyoruz. Vereceğimiz konserde de her müzisyen kendi kimliğiyle yer alıyor. Osmanlı müziğini ya da Sefarad müziğini çalıyor ama kendi kimliğini koruyor. Bu çok önemli.

Bu nedenle sizin müziğiniz için “müzik yoluyla evrensel birlik” ifadesi kullanılıyor...

Doğru, öyle denebilir. Kültürlerarası diyaloğun en temel yanlarından birisi, herkesin diğerleri kadar saygı görmesi. Bir kültürün kullandığı dil çok önemli. Bu dilin önemi, ne kadar uzun bir zamandır kullanıldığıyla ya da kaç milyon kişinin bu dili konuştuğuyla ilgili değil. Bugün Ladino dilini konuşan sadece 500 kişi bile olsa, bu yine önemli. Çünkü bunlar insan. İstanbul konseri de bunun bir kanıtı. İki saat boyunca uyum içinde aynı dili konuşacağız.

Müzik hakkında ne kadar çok şey bilirseniz, hayal gücünüz de o kadar genişliyor. Kütüphanelerde ve arşivlerde onca zaman geçirmenizin nedeni bu olabilir mi?

Bugüne kadar kütüphanelerde çok zaman harcadım ama artık bunun için fazla zaman bulamıyorum. Fakat iyi bir ekibim var. Projelere hazırlanırken bana gerekli bilgileri sunuyorlar. Ayrıca Kantemir projesinde olduğu gibi belli bir zaman sürecinde oluyor bu. 1999’dan itibaren 10 yıl çalıştık bu proje için. Tabii bu süre zarfında her gün sadece onunla uğraşmadık; sabırla çalışıp yavaş yavaş ilerledik.

Eğer ben viola da gamba çalmak üzere müzikal kariyerine başlayan genç bir müzisyen olsaydım, bana tavsiyeniz ne olurdu?

Bütün müzisyenlere, Leonardo da Vinci’nin öğrencilerine söylediği sözleri söylerdim: Uygulamaya geçmeden önce duygularınızı işe katın. Yaptığınız her şeyde bu olmalı. Ses için bile öyle. Duygu olmadan bir ses çıkarırsanız, onun anlamı olmaz. Her zaman bize duygusal açıdan dokunan şeyleri hatırlarız. Bu müzik için de hayat için de geçerli. Belki birisi hayatta yüzbinlerce insanla iletişim kurmuş olabilir ama bunların kaçını hatırlar?Bazen bir insanı sadece bir gün görürsünüz ama daima hatırlarsınız... Hangilerinin size dokunduğu önemlidir.

Birçok kişi için müzik yapma nedeni başarı kazanmak. Günümüzün en takdir edilen müzisyenlerinden biri olarak, sizin başarı tanımınız ne?

Napolyon’un Waterloo yenilgisinden sonra söylediği bir sözü hatırlıyorum: Büyük adamlar daima yenilgiyi aşar, ama sıradan bir adam asla başarının etkisinden kurtulamaz. Önemli olan şu ki, her gün yeni bir gündür. Neyi yapmaktan hoşlanıyorsanız onu yapmak, her güne aynı heyecanla başlayabilmek çok önemli. Sizi kaç kişinin tanıdığı ya da kaç albüm yaptığınız gibi konular ikinci planda. Tabii sonuçta bu dünyada yaşıyoruz; konserler vermek zorundasınız ve eğer insanlar sizi dinlemeye geliyorsa bu da iyi bir şey. Bazı insanlar bazen neden Alia Vox adlı plak şirketini kurduğumu soruyor. Bunun başarıyla bir ilgisi yok. İstediğimiz plakları yapmak içindi. Bir sanatçı için en önemli şey özgürlük; ikincisi de dostluk...

Daha önce bazı filmler için müzikler bestelediniz. “Dünyanın Tüm Sabahları” adlı filmle “En İyi Film Müziği Cesar Ödülü”nü kazandınız, Grammy’ye aday gösterildiniz. Keşke müziğini ben besteleseydim dediğiniz bir film oldu mu?

Eğer böyle bir film hayal etmem gerekse, savaşı ve barışı birlikte ele anlatıp, senteze varan bir film olurdu...

-

4 Nisan 2010 Pazar

Vitrindeki Abümler 13:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 4 Nisan 2010

DAVID BYRNE-FATBOY SLIM- Here Lies Love (Nonesuch Records)

David Byrne’ün çalışmalarını yakından izlediğim için ne kadar yaratıcı olduğunu biliyorum.

Ama itiraf edeyim; elektronik dans müziğinin ünlü ismi Fatboy Slim’le (asıl ismiyle Norman Cook) yeni bir albüm yaptığını ve bu albümün esin kaynağının da Imelda Marcos olduğunu duyduğumda oldukça şaşırıp meraklanmıştım.

Here Lies Love” adlı 2 CD’lik konsept albüm, 22 şarkıda Filipinler’in eski diktatörü Ferdinand Marcos’un eşi Imelda ve onu yetiştiren aile hizmetkarı Estrella Cumpas’ın hikayesini anlatıyor.

David Byrne, Imelda Marcos'un öyküsünde kendisini ilgilendiren unsurun, toplumdaki etkili insanları harekete geçirip, onlara güç katan etkenler olduğunu söylüyor.

Bunu dans müziği ile anlatıp, öyküyü diskoya taşımanın mükemmel olacağını düşünmüş Byrne. 1970'li yıllarda diskoya gidip dans etmekten hoşlanan Imelda'nın hayatı, böylece bu albümdeki melodilerin esin kaynağı olmuş.

Albümün bir diğer ilginç özelliği, Ferdinand Marcos ile Imelda’nın kamuoyuna yansıyan sözlerinin de kullanıldığı şarkıları tanınmış müzisyenlerin sesinden dinliyor olmamız.

Aralarında Florence Welch, Tori Amos, Cyndi Lauper, Martha Wainwright, Santigold, Sharon Jones ve Nellie McKay’in de bulunduğu 20 kadın şarkıcı, Imelda ve Estrella karakterlerini temsil ederken, Steve Earle Ferdinand Marcos’un sesi olmuş.

David Byrne sadece iki şarkıda vokalde yer alırken diğerlerinde gitarıyla eşlik ediyor. Şarkıların önemli bir kısmı Byrne ile Fatboy Slim’in ortak çalışması, bir kısmını da Byrne kendisi yazmış.

70’lerin disco dönemini yansıtan beat’ler Latin ritimleriyle kaynaşınca, türlerin karıştığı, melodik bir albüm çıkmış ortaya. Dolayısıyla hit olabilecek bir şarkı olmasa da dinlemeye başlayınca kolayca akıp gidiyor albüm...

Ve bir yandan da, Imelda Marcos gibi halkı tarafından hiç de hayırla anılmayan birinin, nasıl olup da bu kadar hoş melodilerin esin kaynağı olabildiği sorusuyla başbaşa bırakıyor insanı...

Vokalde Santigold'ün yer aldığı "Please Don't"un videosu:











Albümdeki şarkılar hakkında fikir edinmek ve "Please Don't"u ücretsiz indirmek için buraya tıklayın.

-

Translate