14 Ekim 2007 Pazar

Müzik İkonları Film Ekimi’nde


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/13 Ekim 2007

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği Film Ekimi 19 Ekim’de başlıyor! Bu yıl 6. yılını kutlayacağımız etkinlik kapsamında, yedi gün boyunca yılın en dikkat çeken filmleri gösterilecek ve birçok yeni filmin ilk gösterimi yapılacak. Bunlar arasında özellikle üzerinde durmak istediğim iki önemli film var. İkisi de, müzik dünyasının gelmiş geçmiş en karizmatik, en yetenekli ve en zor kişilikleri arasında yer alan iki müzisyenle ilgili. Birincisi, dünyanın her yerinde büyük bir hayran kitlesine sahip olan ünlü punk rock grubu The Clash’ın solisti Joe Strummer. Diğeri ise, post-punk akımının ömrü kısa süren ama etkisi günümüze kadar ulaşan en önemli gruplarından Joy Division’ın intihar ederek yaşamına son veren solisti Ian Curtis.

ÜST-ORTA SINIFTAN PUNK ROCK İKONLUĞUNA

21 Ağustos 1952’de Ankara’da görevli olan bir İngiliz diplomat ile İskoçyalı bir hemşirenin oğlu olarak dünyaya gelen John Graham Mellor, 23 Aralık 2002 tarihinde, İngiltere’de kalp krizi geçirerek 50 yaşında yaşama veda etti. O gün dünyadan gerçek bir yıldız kaydı… Çünkü kaybettiğimiz kişi, rock tarihinin en ilham verici müzisyenlerinden Joe Strummer’dı. Yoksulluğa, ırk ayrımına, Amerika’nın ve Thatcher’ın kapitalist politikalarına karşıydı. İnsan haklarını, çok kültürlülüğü, sol politikaları hiç yılmadan savundu. 1970’lerde efsanevi The Clash grubuyla sesini olabildiğince yüksekten ve korkusuzca dünyanın her yerine ulaştırmak için çabalarken hep olabildiğince nazikti. Hatta kimilerine göre “punk olamayacak kadar nazikti”. Oysa onun punk anlayışı, aynı dönemde nihilist ve yıkıcı punk anlayışını savunan The Sex Pistols ile taban tabana tersti. O kendine odaklanmak yerine dünya meseleleriyle meşguldü. Sosyal adalet, eşitlik ve siyasi özgürlük onun idealleriydi.

Kalabalıkları ayağa kaldıran şarkılarıyla bir punk ikonu oldu Joe Strummer. Kimileri The Clash dağıldıktan sonra ünlü müzisyenin çöküş devrine girdiğini söylese de, o kurduğu yeni grubu The Mescaleros ile kendisini yenilemeyi sürdürdü. Çünkü “Gelecek daha yazılmadı” diyordu ve insanların değişim yaratabileceğine inanıyordu.

Joe Strummer gibi bir kişiliği birkaç paragrafta anlatmak zor. Bunu birkaç saatlik bir filmde yapmak da hiç kolay değil. Strummer’ın en yakın arkadaşlarından birisi olan yönetmen Julien Temple, “Joe Strummer: The Future Is Unwritten” adlı belgesel filmde bunu yapmayı denemiş. Film Ekimi’nde ülkemizde ilk kez gösterilecek olan belgesel, daha önce kullanılmamış ses ve görüntü kayıtları, eski fotoğraflar, arşiv görüntüleri ile Strummer’ın kendi orijinal çizimlerinin yanı sıra, ona hayran olan bazı ünlü isimlerle yapılan röportajları da içeriyor. John Cusack, Martin Scorcese, Anthony Kiedis, Matt Dillon, Steve Buscemi, Johnny Depp ve Bono bu isimlerden bazıları. Basında şimdiye kadar çıkan eleştiriler, filmin Strummer’ın daha çok sahne üzerindeki müzisyen kişiliğine odaklandığı noktasında birleşiyor. Ama en iyisi filmi izleyip kendi kararımızı vermek. (20 Ekim 11.00- 24 Ekim 13.30)

GİZEMLİ BÜYÜK YETENEK: IAN CURTIS

1976 yılında İngiltere’nin Manchester kentinde kurulan Joy Division grubunun vokalisti ve şarkı sözü yazarıydı Ian Curtis. Kısa sürede büyük başarı kazanan grubun ömrü yalnızca 4 yıl kadar sürdü. Sara hastası olan ve içinde bulunduğu depresif ruh halinden bir türlü kurtulamayan Ian Curtis, kendisini asarak yaşama veda ettiğinde 23 yaşındaydı. Bir kez duyunca bir daha unutulamayacak kadar kendisine özgü, olağanüstü güzel bir sese sahipti. O sesi ilk kez radyoda “She’s Lost Control” adlı şarkıyı söylerken duyduğum anı hala hatırlıyorum. Grubun yaptığı müzik, aktif oldukları dönemde İngiltere’de yaşanan boğucu havayı, ruh daraltıcı sosyal ve siyasi ortamı, umutsuzluğu öylesine etkileyici bir şekilde aktarıyordu ki, kendilerinden sonra gelen birçok grup tarafından taklit edilmelerine karşın, bugün hala yerleri doldurulabilmiş değil; bana sorarsanız doldurulması pek de olanaklı değil…

Film Ekimi’nde izleme olanağı bulacağımız “Control” adlı film, işte bu büyük yetenek Ian Curtis’in hayatına odaklanıyor. Curtis’in eşi Deborah Curtis’in anı kitabına dayanan filmin bir özelliği de, yönetmenliği aynı zamanda grubun büyük bir hayranı olan ünlü fotoğraf sanatçısı ve video yönetmeni Anton Corbijn’in üstlenmesi. Corbijn’in siyah-beyaz çektiği bu ilk uzun metrajlı film çalışmasında, Ian Curtis’i İngiliz aktör Sam Riley canlandırıyor. Film, Ian Curtis’in bilinmeyenlerle dolu dünyasına bir parça da olsa ışık tutar mı? Bu sorunun yanıtını da yine Emek Sineması’nda alacağız. (20 Ekim 24.00- 22 Ekim 13.30- 23 Ekim 11.00)

7 Ekim 2007 Pazar

Letonyalı sanatçılardan kültür eleştirisi: “Çok Amerikanlaştık”




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/6 Ekim 2007

Bu ay İstanbul’da Letonya Kültür Günleri kutlanıyor. Bu kapsamda Beşiktaş Belediyesi Mustafa Kemal Merkezi’nde 28 Ekim’e kadar sürecek olan Letonya Çağdaş Tekstil Sanat Sergisi açıldı. Ülkenin en ünlü sopranosu Inese Galante ve piyanist Inna Davidova da, 3 Ekim’deki açılış gecesinde konser vermek üzere İstanbul’daydı. Avrupa’nın ve Amerika’nın ünlü salonlarında sahneye çıkan Galante, 1991 yılından bu yana Düsseldorf’taki ünlü opera evi Deutsche Oper am Rhein’da çalışmalarını sürdürüyor. Letonya’nın başkenti Riga’da yaşayan Davidova ise, 1998 yılında kurduğu Herman Braun Vakfı aracılığıyla müzik organizasyonları yapıp konserler vermeye devam ediyor. İstanbul’daki ilk konserleri öncesinde oldukça heyecanlı görünen bu iki sanatçıyla, klasik müziği ve Letonya’da sosyalizmin egemen olduğu dönemdeki kültürel ortamı konuştuk.

Inese Galante, sizin özgeçmişinizde dikkat çekici bir şey var. İlk başlarda müzisyen olmayı hiç düşünmediğiniz ve aslında eczacılık eğitimi aldığınız doğru mu?

G: Evet, karışık bir konu. Ailem benim profesyonel bir müzisyen olmamı hiç istememişti. Bilirsiniz, aileler genellikle çocuklarının doktor ya da avukat olmasını ister. Bugün sesin var ama yarın kaybedebilirsin diye düşünürler. Fakat diğer yandan da, ben ülkenin sosyalist dönemlerinde yetiştim ve o dönemlerde sanat çok önemsenirdi. Önce eczacılık eğitimi aldım ama müziğe yeteneğim de vardı, çok iyi hocalarım oldu. Müzik hep içimde hissettiğim bir şeydi.

Sanatı önemseyen ailelerin çocuklarının sanatçı olmasını istememeleri garip değil mi?

G: Öyle ama garantisi yok diye düşünürlerdi.

Eczacılık eğitimi alıp sonradan soprano olmanız ilginç. Hayat sizi oldukça şaşırtmış olmalı.

G: Belki ben hayatı şaşırtmışımdır!

Inna Davidova, ya sizin öykünüz nasıl?

D: Ben de müziğin çok önemsendiği entelektüel bir ailede büyüdüm. Letonya’da bizimki gibi ailelerde çocukların küçük yaşlardan itibaren müzik dersleri alıp, piyano çalmaları bir tür gelenektir. Hatta gelenekten daha çok bir zorunluluktur, eğitimin bir parçası olarak görülür. Aynı zamanda yabancı dil öğrenmeniz, jimnastik yapmanız gerekir. Sovyet dönemlerinde bunları yapmak çok kolaydı; her isteyen bedava kurslara katılabilirdi. Bütün bunların bütünleştiği bir eğitimden geçer, sonra hangi yöne gitmek istediğinize karar verirdiniz.

Şimdiki eğitim nasıl?

D: Tamamen değişti. Artık hiçbir şey bedava değil. Eğitim eskisine göre çok daha kötü. Ailem beni müzik okuluna göndermişti ama ben 15 yaşıma kadar müzisyen olup olmak istemediğime karar verememiştim. Fakat okuldan çok yüksek derece ile mezun oldum ve müzik akademisine devam ettim. Daha sonra yüksek lisansımı oda müziği alanında yaptım. Hayatımı ses sanatçılarına piyanoda eşlik ederek geçirmek istediğime tam olarak karar verdiğimde 30 yaşıma gelmiştim.

Bir röportajınızda, “Eskiden Batı ile Doğu arasındaki duvarlar çok yüksekti” diyorsunuz. Kariyerinize Letonya’da başlayıp Avrupa’da ve Amerika’da devam etmek zor oldu mu?

G: Duvarlar benim için yüksek değildi ama genelde öyleydi. Her sistemin olumlu ve olumsuz yanları vardır elbette, fakat şunu söylemeliyim ki, bizim için eski dönemler kolaydı. Birçok şeyi düşünmek zorunda kalmaz, yalnızca sanatımızla ilgilenirdik. Sanatımızı icra etmek için gereken her şeye kolaylıkla ulaşabiliyorduk. Bazı insanlar ve kimi yazarlar için böyle değildi belki. Ben yalnızca kendi adıma konuşabilirim ve ö dönemde çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. İnsanlar çok para kazanmıyorlardı ama isterseniz her gece tiyatroya gitme olanağınız vardı. Kültürel etkinlikler her gün yemeye gereksinim duyduğunuz ekmek gibiydi. İstediğimiz üniversitelerde okuma olanağımız vardı. Politik alandan söz etmiyorum, tabii ki cumhurbaşkanı olmak kolay değildi ama burda kolay mı? Mercedes arabamız ya da üç katlı evimiz yoktu ama kültürel zenginliğimiz vardı. Şimdi başka sorunlarla uğraşıyoruz. Bazı insanlar paranın alabileceği herşeye sahip olabiliyorlar ama büyük bir kesim hala olamıyor. İnsanlar artık daha çok seyahat ediyorlar ama sadece seyahat etmekle kalmıyorlar; birçok iyi eğitimli kişi gittiği ülkeden bir daha geri dönmüyor. Çünkü Amerika onlara daha fazla para veriyor. Para artık her şeyin önünde. Bu sağlıklı değil.

Bazı insanlar klasik müziğin yaşlı insanlar için olduğunu söylüyor, hatta onu seçkinci buluyorlar. Ama klasik müziğin daha geniş kitlelere ulaşamamasında medyanın da rolü yok mu sizce? Bu tür müzik radyo ve televizyonlarda pek fazla yayınlanmıyor.

D: Son 15 yılda çok fazla Amerikanlaştık. Bu yüzden hep eski dönemlerle kıyaslama yapar hale geldik. Eski dönemlerde öncelik klasik müzikteydi. Şimdi insanlar birçok şeyle aynı anda karşı karşıya. Önceleri bu kadar çok pop grubu ve tv kanalı yoktu, internet bu kadar yaygın değildi.

G: Ama önemli olan şu ki, klasik müzik insan ruhu için en iyi ilaçtır ve hep var olacaktır.

30 Eylül 2007 Pazar

Babylon’un Görkemli Açılışı



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/29 Eylül 2007

İlerde bir gün İstanbul’un müzik tarihi yazılacak olursa, 25 Eylül 2007 bu tarihçede özel bir yer tutmalı. Çünkü o gün punk rock’ın ilham perisi Patti Smith ve grubu Babylon sahnesindeydi! Yalnızca İstanbul’un değil, ülkemizin en iyi canlı müzik mekanı olan Babylon, 9. sezon açılışını öylesine görkemli bir şekilde yaptı ki, o gece hiç unutulmayacak bir şekilde hafızalara kazındı.

Tam iki saat on dakika süren konserde, hem çok sevilen eski şarkılarını, hem de yeni albümü “Twelve”de yer alan cover şarkıları söyledi Patti Smith. Özellikle “Gloria”, “Because the Night”, “Revolution”, “People Have the Power” ve konserin kapanışını yapan “Rock’n Roll Nigger” adlı şarkılarda salondaki hemen herkes kendisine eşlik edince de çok mutlu oldu.

Sahneden elini uzatıp tek tek insanlarla el sıkıştı; dinleyicilerin arasında dans etti; kalabalık içinden atılan laflara karşılık verip herkesle diyalog kurdu; espriler yaptı; dinamizmiyle gençlere taş çıkartacak bir performans sergiledi ve punk rock kraliçeliğini kimseye kaptırmadığını kanıtladı.

Bir ara dinleyicilerden birisi, sosyal başkaldırıyı doruğa taşıyan şair olarak tanınan Allen Ginsberg’ün ünlü “Howl” adlı şiirinin de bulunduğu kitabı uzatınca alıp cebine koydu.

Sonra bis için tekrar sahneye geldiklerinde kitabı açıp şiirin ünlü kapanış bölümünü ritmik gitar ve bateri eşliğinde okudu. O okudukça kalabalık hareketlenip kabardı, kitabı Patti Smith’e veren dinleyici ise tam anlamıyla transa geçti. Müzisyenlerle dinleyicilerin karşılıklı yoğun etkileşim içinde oldukları olağanüstü güzel bir konserin en muhteşem dakikalarıydı belki de…

“PATTI SMITH” İSMİ NE ANLATIR?

Patti Smith ismini duyunca aklınıza ilk ne geliyor? O hiç eskimeyen, 1975 tarihli ilk albümü “Horses” olabilir.

Üzerinde kot pantolonu, beyaz gömleği ve sırtına attığı ceketiyle albüm kapağındaki erkeksi görüntüsü olabilir. Robert Mapplethorpe’un çektiği o ünlü fotoğraftan bu yana 32 yıl geçti; Patti Smith bugün 61 yaşında, adı efsaneleşti ama o hiç değişmedi. Salı akşamı Babylon’daki konserinde üzerindeki giysiler bir tek farkla aynı gözüküyordu. Beyaz gömlek yerine, üzerinde barış işareti olan “Love” yazılı beyaz bir tişörtle çıktı sahneye. Saçları şimdi daha uzun ve aklarla dolu, ama o yine bildiğimiz Patti Smith: Kariyerine Paris’te sokak performansları yaparak başlayan o şiddet karşıtı, duygu yüklü, naif punk şarkıcı…

Benim Patti Smith’le canlı olarak ilk karşılaşmam, bir konser mekanında olmadı. 2002 yılında New York Borsası’nın önünde “People Have the Power”ı söylerken gördüm onu. Irak işgalinin sona erdirilmesi ve Bush’un aleyhinde soruşturma açılması için yürütülen kampanyaya destek veriyordu.

Yanında Amerikan solunun önemli isimlerinden, eski Başkan adayı Ralph Nader vardı. Kalabalık nedeniyle Wall Street civarındaki sokaklar trafiğe kapatılmış, polisler etrafa bağırarak talimatlar yağdırıyordu. Ama yaşanan kargaşa kimsenin umurunda değildi. Çünkü Patti Smith’in mikrofondan sokaklara yayılan sesi, gücün halkta olduğunu büyük bir inançla haykırıyordu. Hafızama öyle bir kazındı ki o görüntü, şimdi artık ne zaman Patti Smith adını duysam o anı yeniden yaşıyorum.

Onu ikinci kez gördüğümde, New York’ta aynı Babylon büyüklüğünde bir mekanda sahnedeydi. 30 Aralık 2006 gecesi bu defa grubuyla birlikte şarkı söylüyordu. 31 Aralık doğum günüydü. Saatler gece 12’yi geçince herkes, “Happy Birthday!” diye tempo tutunca önce hafif utanarak gülümsedi, sonra sahneden inip dinleyicilerle kucaklaştı.

Yıl 2007… Irak Savaşı tüm hızıyla sürüyor; milyonlarca insan öldü ve Başkan Bush hakkında soruşturma açılamadı ama Patti Smith Amerika’yı yönetenleri eleştirmekten vazgeçmedi: “Bazılarımız elinden geleni yaptı ama biz hükümetimizin bir başka ülkenin topraklarını haksız yere işgal edip bombalamasına engel olamadık. Hükümetlerinizi sorgulayın. Savaşlara izin vermeyin! Adil savaş yoktur!”

Benim için Patti Smith, popüler olmak ya da daha çok para kazanmak uğruna hiçbir zaman inandığı yoldan şaşmayan; erkek egemen rock sahnesinde bir kadın olarak ama cinsiyetini öne çıkarmadan ayakta kalmayı başaran; yazdığı şiirlerle akıllara girip kalpler kazanan; politik konularda görüşlerini söylemekten korkmayan; karizmatik, entelektüel bir hikaye anlatıcısı.

Herşeyin parayla alınıp satılabildiği, çıkar peşinde koşanların bir günde tamamen değişebildiği bir dünyada, bir insanın inandığı ilkeleri yaşadığı sürece aynı güçle, hiç yılmadan savunabileceğinin kanıtı o.

Albümleri çok satsın diye soyunanların, skandallar yaratarak gündemde kalmaya çalışan kadın şarkıcıların cirit attığı bir ortamda, Patti Smith, gerçek bir sanatçının erdemini temsil ediyor.

O, benim için bir umut kaynağı. Bazı güzel şeylerin değişmeden kalabileceğine inanmamı sağlıyor. Çok yaşa Patti Smith!

22 Eylül 2007 Cumartesi

Özgün, Dahi ve Ölümsüz…


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Eylül 2007

Barbra Streisand- Live In Concert 2006 (Sony BMG)



Bu yazının başlığına, müzik dünyasının ünlü isimlerinden Jay Landers’ın bir albüm kapağında çıkan yazısı ilham verdi. Landers’ın ilhamı ise, Amerika’nın en başarılı kadın sanatçılarından Barbra Streisand. 65 yaşındaki çok yönlü sanatçıyı bu üç sıfatla anlatıyor Landers. Streisand’ı zaten tanıyanların bu tanımlamaya hiçbir itirazları olmayacaktır. Ama onu tanımayanların da, “Streisand Live In Concert 2006” adlı iki CD’lik albümü dinledikten sonra bu görüşe katılacakları kesin.

Sanatçının geçen yıl gerçekleştirdiği 20 konserlik turnesinden sonra yayımlanan bu albüm, şarkı seçiminden ses kalitesine kadar öylesine özenle ortaya çıkarılmış ki, gözlerinizi kapayıp dinlerseniz kendinizi konserde sanabilir, hatta kendinizi kaybedip kulağınızda yankılanan alkışlara siz de katkıda bulunabilirsiniz. Toplam 31 şarkının yer aldığı albüm, farklı konserlerden en güzel performansların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Şarkı aralarında anekdotlar halinde anılarını anlatıp espriler yapıyor Streisand. Örneğin “Happy Days Are Here Again” adlı şarkıyı anons ederken, 1932 yılında Amerika’da Demokrat Parti’nin bu şarkıyı kampanya şarkısı olarak seçtiğini anlatıyor ve geçen yıl yapılan Kongre seçimlerini kastederek ekliyor: “Umarım bu yıl 7 Kasım’da bu şarkıyı yeniden söyleyebilirim.” Uzun yıllardır Demokrat Parti’ye aktif olarak destek veren sanatçı, her fırsatta Başkan Bush’a karşı olan görüşlerini dile getirmeyi sürdürüyor.

Streisand hayranları için bu albümü ilginç kılabilecek bir diğer özellik, şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmayan şarkıları da içermesi. “Starting Here, Starting Now”; Broadway müzikali “Nine”dan “Unusual Way”, dünyaca ünlü pop opera grubu Il Divo’nun eşlik ettiği “The Music Of The Night” ve “Somewhere”, en dikkat çeken performanslar.

Amerikan tarihinde Grammy, Emmy, Altın Küre ve Tony ödüllerinin hepsini birden kazanma yeteneğini gösterebilmiş az sayıdaki sanatçıdan birisi Barbra Streisand. Oyuncu, prodüktör, besteci, şarkıcı ve yönetmen… 2006 turnesiyle adını taşıyan vakıf için 92.5 milyon dolar gelir elde etmiş. Şimdiye kadar 60’dan fazla albüm yapmış ve 60 altın, 30 platin, 13 multi-platin albüm ödülüne değer görülmüş. Bu sayılar çok başarılı olduğunun birer göstergesi. Çok güzel olmadığı için sahneye uygun olmadığını düşünürmüş annesi. Nasıl da yanılmış! O, 47 yıldır sahnede ve en önemlisi unutulmaz yorumlarıyla ölümsüz kalacağı da kuşkusuz.

Dean Martin-Forever Cool (Capitol Records-EMI)



Bugünkü yazıya, ana başlıktaki tarife uygun ikinci bir isim konuk oluyor: Dean Martin. Çünkü ilerleyen teknoloji sayesinde Martin’in popüler sanatçılarla yapılan düetlerinden oluşan “Forever Cool” adlı toplama albüm piyasaya çıktı ve ilk haftasında Billboard Top 200 listesine 39 numaradan giriş yaptı. İnternet üzerinden şarkı indirilen sitelerdeki popülaritesi ise kayda değer; iTunes’un Top 10 Albüm listesinde beş numaraya ulaşmış.

Bir zamanlar birisi Dean Martin’e bir gazete kupürü vermiş. Uzun yıllar boyunca Martin’in soyunma odasının duvarında asılı duran bu kupürde bir karikatür varmış. Sıkıcı bir işte çalışan bir memur diğerine sızlanıyormuş: “Tekrar hayata gelirsem, Dean Martin olarak gelmek istiyorum.” Dean Martin dünyaya ne olarak geri gelmek isterdi bilinmez ama hala kendisi olarak varlığını sürdürüyor. Ses sanatçısı olmanın en garip ama en güzel yönlerinden birisi bu olsa gerek. 1995 yılında yaşama veda eden bir sanatçı, derleme bir albümle çok satanlar listelerine geri dönüyor! Üstelik artık fizik olarak var olmasa da, sesi, dönemin en popüler isimleriyle yapılan düetler aracılığıyla yeni kuşaklara ulaşıyor. Dean Martin’in Kevin Spacey, Chris Botti, Robbie Williams, Joss Stone, Charles Aznavour gibi tanınmış isimlerle düetlerinden oluşan albüm, özellikle 50’lerin ve 60’ların caz müziğinden hoşlananlar için kaçırılmayacak bir çalışma.

Dean Martin’in tüm zamanların en beğenilen erkek sanatçılarından birisi olduğu tartışılmaz. Hatta Elvis Presley bile, en hoş yani “cool” olanların kralının Dean Martin olduğunu itiraf etmiş. Romantik şarkılarıyla özellikle kadınların kalbini kazanmış bir ikondur o. Smokini, şapkası, siyah rugan ayakkabıları ve karizmatik gülüşüyle yarattığı imaj hafızalara kazınmıştır. Kendisi yaşarken hep başarılı bir sinema oyucusu olarak anılmak istemişse de, biz onun dinlerken insanı garip bir şekilde rahatlatan sesini hiç unutmuyoruz.

Albümde Joss Stone’la, “I Can’t Believe That You’re In Love With Me” (Bana Aşık Olmana İnanamıyorum) adlı şarkıyı söylüyor Dean Martin. Sorun annenize ya da anneannenize neden aşıklarmış Dean Martin’e… Çünkü çocuklarınız ve torunlarınız da size soracaklar aynı soruyu. İşte bu da Dean Martin’in ölümsüzlüğünün kanıtı.

Translate