Bu haftaki programın konusu, 36 yıl önce İrlanda’da kurulan Operating Theatre adlı müzik-performans grubu. Besteci Roger Doyle ve aktrist Olwen Fouere tarafından kurulan Operating Theatre, hem tiyatro oyunlarında müziği oyunculuğu ile eşit oranda öne çıkaran bir tiyatro kurumu hem de albümler yayınlayan bir müzik grubuydu. Her iki sanatçı da duruma göre hem şarkı söylüyor hem de oyunculuk yapıyordu. Deneysel elektronik müzikte ilginç kayıtlar yapan ikiliyi bu akşam mercek altına alacağız.
1- Sir Geoffrey
2- Spring is Coming with a Strawberry in the Mouth
Her yıl olduğu gibi, geriye bakıp yılın bu zamanına kadar yayınlanan albümleri değerlendirdim. 2017‘nin ilk 6 ayı, deneysel / avangart müzik için verimli bir dönemdi; yeni kayıtlarıyla bizi büyüleyen usta isimlerin yanı sıra, bu listeye ilk albümleriyle giren yeni müzisyenler de oldu. Listeyi geçen yılki gibi 20 albümle sınırladım ama elbette burada yer almayan başka iyi kayıtlar var. Buradakiler en çok öne çıkan ve ilk 20’de yer almayı kanımca hak edenler. Bunları kendi içinde bir sıralamaya tabi tutmadım. Belirtilmesi gereken bir diğer nokta da şu; bu listede tekliler ve kısaçalarlar değil, sadece albüm formatındaki kayıtlar yer alıyor. İşte karşınızda Vegan Logic 2017 Deneysel / Avangart Albümler Yarı Yıl Raporu! (Bu yazı ilk olarak Red Bull Müzik'te yayınlandı.https://www.redbull.com/tr-tr/2017-nin-en-iyi-deneysel-albumleri-listesi)
IONA FORTUNE - TAO OF I (Optimo Music)
Glasgowlu elektronik müzik prodüktörü ve besteci Iona Fortune’un Optimo Music etiketiyle yayınlanan “Tao of I” adlı albümü, toplam sekiz albümden oluşacak bir serinin ilk kaydı. Prodüktör, bu ilk albümünde Yi Çing ya da Değişimler Kitabı olarak bilinen Çin klasik metinlerinin en eskisi bilgeliğin kitabını tema olarak almış. Geleneksel oryantal sesleri analog synthesizer ile işleyip, sentetik ile organiği iç içe geçiren büyüleyici bir sound var albümde. Analog synthesizer Synthi AKS ile elde edilen sesler, Çin’in kanun benzeri çalgısı guzheng ve özellikle Java ile Bali’de yaygın olarak kullanılan ksilofon benzeri çalgı gamelan gibi Uzakdoğu ve Güneydoğu Asya’ya özgü enstrümanların ilginç sesleri ile elekronik altyapıda buluşmuş. Nedendir bilmiyorum ama geleceğin müziği bu olmalı dedirtiyor bana.
MARIO BATKOVIC - MARIO BATKOVIC (Invada Records)
Bosna kökenli akordiyonist Mario Batkovic, kendi adını verdiği albümle bu yıl iyi bir çıkış yaptı. Aslında Geoff Barrow’’un plak şirketi Invada Records etiketiyle yayınlanan bu albümün yedi parçalık ilk versiyonu, iki yıl önce İsviçre’de bir plak şirketinden çıkmış ama ne yazık ki o albümün yankısı sınırlı olmuş. Toplam dokuz parçanın yer aldığı yeni versiyonda, akordiyonun sınırlarını ve müzik türlerini aşarak onu daha önce kimsenin çalmadığı şekilde çalan Batkovic, virtüözlüğü çok ileri bir boyuta taşıyor. Colin Stetson’ın saksofon ile yaptığını akordiyon ile gerçekleştirdiği şeklindeki görüşe ben de katılıyorum. Geçen yıl Le Guess Who? Festivali’nde canlı dinleme olanağı da bulduğum bu çok yetenekli müzisyeni ıskalamamanızı ısrarla öneririm.
Elektroakustik besteci Mats Erlandsson ile besteci ve kontrbas virtüzöü Yair Elazar Glotman gibi, müziklerinde ıssızlık, kaygı ve tekinsizlik hissi uyandırmakta usta iki ismin işbirliğini büyük bir sabırsızlıkla bekliyordum. Sonunda Miasmah Recordings etiketiyle yayınlanan albüm, yaratıcılık çıtasını tahminimin de ötesinde yükseltti. Sadece enstrümantasyona bakmak bile bu konuda bir fikir verebilir. Arap bası da denilen telli çalgı gimbri, keman, Fas müziğinde yaygın olan metal kastanyet karkaba, minyatür ziller, çello, armonyum, akustik gitar, zither, transistorlu radyo, Tibet çanakları, çeşitli plakalar ve piyano kasaları kullanılarak yapılan müziği yer yer kontrbas yönlendiriyor ama bunu öyle usulca yapıyor ki asla işbirliğine gölge düşürmüyor. Enstrümanların kökenleri ile bağlantısını kopararak kendi hayali dünyaları için son derece ince işlenmiş bir müzik dili yaratmış ikili. Karanlık ambient soundunu sevenler için çok keyif verici, hayranlık uyandıran bir kayıt.
JACASZEK - KWIATY (Ghostly International)
Elekroakustik müziğin dikkat çeken ismi Jacaszek, “Kwiaty” adlı albümünde edebiyat meraklılarının da ilgisini cezbedecek bir konudan esinlenmiş. Polonyalı müzisyen, şair Robert Herrick’in metafizik şiirlerini toplayan İngilizce bir antolojide yer alan, basit ama saf bir güzelliği yansıtan şiirlerini farklı bir açıdan yorumlamış. Jacaszek, 17. yüzyıldan kalma bu şiirlerin bir yandan ölüm, acı, yalnızlık ve özlem doluyken, bir yandan da umut ve huzur içerdiğini söylüyor. Belki de bu hissi vermenin yetkin bir yöntemi olarak, arka planda elektronik sesler yer alsa da aslında bir vokal albümü çıkmış ortaya. Vokalist Hania Malarowska’nın kusursuz yorumuyla büyüleyici bir evrene sürüklenmek için ideal bir kayıt.
THE BUG VS EARTH - CONCRETE DESERT (Ninja Tune)
The Bug adıyla tanınan Kevin Martin, pek çok türde kendini kanıtlanmış bir prodüktör ve müzisyen. Earth ise, drone metal, enstrümantal rock ve saykedelik rock türünün saygın gruplarından birisi. Earth’ün üyelerinden Dylan Carson, The Bug ile bir araya gelip yılın en çarpıcı kayıtlarından birisine imza attı. Albümü baştan sona dinleyince bu iki büyük ismin, sınırları yok eden, vurucu bir sound için ortak bir deneyim gerçekleştiğine tanık oluyoruz. Ortaya çıkanı sözle tam olarak anlatmak pek olanaklı değil ama müzikal açıdan iki benzer ruhun sarsıcı bir buluşması olduğunu söylemek mümkün. Umarım bu sadece bir başlangıçtır ve devamı gelir.
RYUICHI SAKAMOTO - ASYNC (Milan Music)
“Async”, efsanevi besteci Ryuichi Sakamoto’nun var olmayan bir Tarkovsky filmi için kaydettiği bir albüm. Sakamoto, geniş ölçüde alan kayıtlarını kullanırken, günlük objelerden, müzelerdeki eserlerden ve doğadan aldığı ilhamla eşsiz güzellikte bir atmosfere götürüyor dinleyiciyi. Albümün genel atmosferi sakin ama sanki insanı bulutlar üzerinde gezdiren bir modern klasik/ambinet havanın hakim olduğu parçaların yanı sıra, “disintegration” ve “ZURE” gibi gizemi yoğunlaştıranlar ve yaylıların kaosuyla gerilimi yükselten ‘async” gibi parçalar da var. Tarkovsy filmlerine uygun minimalist bir karakterde seyreden albüm, olayları müthiş bir içtenlikle müziğine yansıtan Sakamoto’nun devasa diskografisinde önemli bir yer tutacak.
ARCA - ARCA (XL Recordings)
Venezüellalı elektronik müzik prodüktörü Arca’nın kendi adını taşıyan üçüncü solo albümünde, önceki kayıtlarındaki soyut enstrümantal müzikten farklı bir sound var. Bu defa, Björk’ün de etkisiyle, ilk kez kendi vokalini kullanmış Arca ve bunu İspanyol geleneksel folk müzik vokal tarzı ile yaptığı için sesi etkileyici bir saflık yansıtıyor. Cinsel kimliğine dair doğrudan referanslarıyla Arca’nın bugüne kadar yaptığı en heyecan verici kayıt.
COLIN STETSON - ALL THIS I DO FOR GLORY (52Hz)
Saksofon ustası Colin Stetson, yeni harikası “All This I Do For Glory” ile bir kez daha şapka çıkarttırıyor. Modern klasik, ambient ve caz füzyonun deneysel seslerini kullanarak geliştirdiği virtüözitesine, bu kez prodüksiyonun her aşamasındaki ustalığını da eklemiş yetenekli müzisyen. Yer yer kendi sesini de manipüle ederek, akustik gerçeklik ile elektronik tasarım arasındaki sınırları şaşırtıcı şekilde belirsizleştirmiş.
PENELOPE TRAPPES - PENELOPE ONE (Optimo Music)
Deneysel elektronik müzik projeleri Locke ve Priscilla Sharp ile tanınan, elektronik ikili The Golden Filter’ın üyesi Penelope Trappes’ın ilk solo albümünde karşı durulamayacak bir gotik çekicilik var. Distopik bir dünyada anne olmak ve kadın bir sanatçı olarak akıntıya karşı yüzmek üzerine endişeli sözler yazıp Londra’nın doğusunda kiraladığı bir dairede kayıtlar yapmış İngiliz müzisyen. This Mortal Coil, Scott Walker gibi bir sanatçı olarak beklentilerin dışında kalıp özgürlüğü ararken, sadece piyanosunu çalıp efektleri kullanarak çok içten ve duygusal şarkılar yaratmış. Fısıldarcasına söylediği sözler, piyanonun gotik ve dramatik tınılarıyla buluşunca David Lynch filmlerinde kullanılabilecek enfes bir albüm çıkmış ortaya.
BRIAN ENO - REFLECTION (Warp)
Ambient türünün yaratıcısı Brian Eno, 2017‘nin ilk gününde yayınladığı “Reflection” ile belki de dünyaya gizli bir mesaj verdi. 54 dakikalık kesintisiz bir kayıttan oluşan albüm, içinde yaşadığımız kaotik gezegende dinleyeceğiniz en huzurlu müzik olabilir. Eno, bu albüm için müzisyen ve yazılım tasarımcısı Peter Chilvers ile çalışarak, müzikal algoritmalar aracılığıyla günün farklı saatlerinde farklı tonlara ve hızlara evrilen bir uygulama tasarladı. Müzik, bu uygulama sayesinde, Eno’nun “generative music” adını verdiği yöntemle kurgulandı; bu sayede Eno tarafından yazılıma yüklenen temel elementler ve parametreler, bir dizi algoritma tarafından sonsuza kadar sürdürülebilecek şekilde kullanılabiliyor. Ambient müzikteki amacının, sonsuza dek sürecek müzik yapmak olduğunu söyleyen Eno, albümün yaratıldığı App projesiyle bu isteğini başarmış görünüyor. Dinleyeni meditasyona yönelten atmosferiyle dünyada yaşanan kargaşanın tam tersi bir ruhu yansıtan “Reflection”ı bir nehir kenarında saatlerce oturmak gibi sıkıcı bulan olabilir ama akan aynı nehir olsa da sürekli değişim içinde bir nehir var karşımızda. O akıntının içindeki ayrıntıları yakalamak için de tamamen dikkati nehre vermek gerekiyor.
WILLIAM BASINSKI - A SHADOW IN TIME (Temporary Residence Limited)
Birisi albümle aynı adı taşıyan, diğeri “For David Robert Jones” adlı iki uzun parçadan oluşan albüm, Basinski’nin besteciliğinin zirveye ulaştığı en iyi kayıtlarından birisi. Farklı dönemlerde kaydedilen iki parçadan birincisi, kendi içinde değişik ruh hallerini çağrıştıran inişli çıkışlı bir yapıya sahip, eski bir synthesizer ile yapılmış çok katmanlı bir ambient drone kayıt. David Bowie’nin anısına adanan 20 dakikalık saygı duruşu niteliğindeki ikincisi ise, eski kasetçalar ve analog kaset loop’ları ile kurgulanmış. Bu parça, Bowie’nin özellikle “Low” albümünün cevherlerinden “Subterraneans”da çaldığı saksofonu anımsatan kısmıyla, ağırbaşlı hüznün en güzel örneğini veriyor.
GNOD - JUST SAY NO TO THE PSYCHO RIGHT-WING CAPITALIST FASCIST INDUSTRIAL DEATH MACHINE (Rocket Recordings)
Krautdrone grubu Gnod’un adı gibi kendisi de fantastik albümü, yılın en güzel sürprizlerinden birisiydi. Çünkü “sapık sağcı kapitalist faşist endüstriyel ölüm makinesine hayır de” mesajını vererek, tam da yaşadığımız döneme uygun olarak dünyada pek çok insanın olan bitene karşı hislerine tercüman oldu. Gnod’un tüm enerjisini gitar ve davuldan çıkan seslerle müthiş bir dinamizm ile ortaya koyduğu albüm, zamanlaması ve ruhu ile dönemi en iyi yansıtan kayıt olarak tarihe geçti kanımca.
MAX RICHTER - THREE WORLDS: MUSIC FROM WOOL WORKS (Deutsche Grammophon)
Modern klasik müziğin günümüzde önde gelen bestecilerinden Max Richter, geçen yıl büyük beğeniyle karşılanan “Sleep” albümünden sonra, bu kez Wayne McGregor’un ödüllü Royal Ballet prodüksiyonu Woolf Works’e yaptığı müzikleri yayınladı. “Three Worlds: Music From Woolf Works”, adından da anlaşılacağı üzere, ünlü yazar Virginia Woolf’dan esinlenen bir kayıt. Max Richter’in öykü anlatıcılığına yeni bir boyut katan albüm, Virginia Woolf’ün bilinen tek ses kaydına da yer veriyor. BBC’nin “Words Fail Me” adlı programındaki ses kaydı ile açılan albümün sonunda ise, okyanus dalgalarının çıkardığı sesler arasında oyuncu Gillian Anderson ünlü yazarın intihar notunu okuyor. Hem edebiyat hem de klasik müzik sevenlerin kaçırmaması gereken bu albümde, bazı parçaları şef Robert Ziegler yönetiminde Babelsberg Alman Film Orkestrası yorumlamış.
LEANDRO FRESCO & RAFAEL ANTON IRISARRI - LA EQUIDISTANCIA (A Strangely Isolated Place)
Ambient müziğin iki yetenekli prodüktörü Leandro Fresco ve Rafael Anton Irisarri’nin işbirliği yaptığı “La Equidistancia”, yaşadıkları yerler arasında binlerce kilometre olsa da, A Strangely Isolated Place adlı bağımsız plak şirketinin aracılığıyla buluştu. Teknolojinin yardımıyla, Fresco’nun sıcak melodileri, Irisarri’nin dokunaklı ses deformasyonları sayesinde yarattığı puslu sound ile çok iyi örtüşmüş. Sanırım bunun sırrı, her ikisinin de yaptıkları müziğin, gizlenen ya da bastırılan duyguları yalın bir dürüstlükle sergilemesi.
COLOGNE TAPE - WELT (Magazine)
Aralarında Magazine plak şirketinin kurucuları Barnt, Crato ve Jens-Uwe Beyer, Ada, The Field olarak tanınan Axel Willner, Battles’dan John Steiner, Jörg Burger, Mario Katz ve Philip Janzen’in bulunduğu Cologne Tape’in yeni kaydı “Welt 4”, yılın ilk yarısında heyecan dozunu yükselten kayıtlardan biri oldu. Bu süper grup, ilk kayıtlarından yedi yıl sonra, ellerinde önceden kararlaştırılmış herhangi bir taslak olmadan kendileri için konser vermek amacıyla stüdyoya girmiş ve sonuçta krautrock, enstrümantal rock, ambient, kraut-techno gibi birçok etkiyi barındıran şahane bir deneysel albüm çıkmış ortaya. Albümü dinlerken hissettiğiniz tahmin edilemezlik, keşke o stüdyoda olup, bulduğum herhangi bir aletle ben de ses çıkartarak müziğe katılabilseydim diye düşündürüyor!
ANDREA BELFI - ORE (Float)
İtalyan elektroakustik besteci ve müzisyen Andrea Belfi, elektronik bir manipülasyona uğratılmış perküsyon ve ritim odaklı enfes bir albüm yayınladı. İnternette müzik hakkında yapılan bir yorumda Cologne Tape’in Nils Frahm’ın şefliğinde çaldığını düşünün, bu size ancak bir parça fikir verebilir denmiş. Bu tanımla belki ritim ve perküsyonun albüm boyunca geçirdiği dönüşüm ve aldığı cesur manevraların bir kısmı hayal edilebilir ama bence bu ifade bile yeterli olmayabilir. Perküsyonu merkeze koyarak, ritmi elektronik dokular ve çeşitli seslerle birleştiren, olağanüstü hipnotik bir sonik deneyim olmuş Ore.
JLIN - BLACK ORIGAMI (Planet Mu)
1980‘lerde Chicago’da house müzik ve sokak dansına bağlı olarak gelişen bir alt türü günümüze uyarlayan Jlin’in “Dark Energy” adlı albümü, 2015‘te müzik dünyasında oldukça beğeni almıştı ama ne o albüm ne de Moogfest’te izlediğim canlı performansı bana hitap etmişti. Ancak Indianalı elektronik müzik prodüktörü, ikinci albümünde Hint dansçı Avril Stormy Unger, William Basinski, Holy Herndon’un katkıları ve Dope Saint Jude ile Wawkes’ın vokalleriyle dans müziğini farklı bir rotaya sokmuş. Dinledikçe içinde yenilikler bulduğum için ilgiyle dinliyorum.
LAWRENCE ENGLISH - CRUEL OPTIMISM (Room40)
Avustralya ses sanatının en yaratıcı isimlerinden, besteci ve küratör Lawrence English, yeni albümü “Cruel Optimism”de yine derin bir konsept geliştirmiş. Bir önceki kaydı “Wilderness of Mirrors”daki gibi yaşadığımız dünyadaki korkuya odaklanmış; politik atmosferde faşizmin de yükseldiği günlerin hissiyatını yansıtırken; gücün insana dair iki özelliği, tutku ve kırılganlığı nasıl yaratıp geliştirdiğine kafa yormuş. Albümün adı “Cruel Optimism” de Amerikalı akademisyen Lauren Berlant’ın aynı adlı eserinden alınmış. Bu albümde ambient drone’ların yarattığı karmaşık besteler, asla bir arka plan müziği değil; oturup ciddi bir şekilde dinleme eylemi gerektiriyor.
DALE COOPER QUARTET - THE DICTAPHONES - ASTRILD ASTRILD (Denovali Records)
Fransız dark jazz kolektifi Dale Cooper Quartet & The Dictaphones, dördüncü albümü “Astrild Astrild”de grubun kurulduğu günden bu yana özelliği haline gelen sounda yeni boyutlar kazandırmış. Yedi parçadan oluşan albümde drone ses manzaraları, derin saksofon sesleriyle birleşirken; bu kez canlı gitar, bas, klavye ve piyano kayıtları daha sık devreye giriyor ve böylece ambient dokular daha görkemli bir nitelik kazanıyor. 2011 albümleri “Metamanoir”dan beri vokal kullanan grup, bu albümde Ronan MacErlaine, Gaëlle Kerrien ve Zalie Bellacicco’nun seslerine ürpertici karakterler olarak yer vermiş. 50‘lerin şarkıcılarını hatırlatan vokaller, gürültülü gitarlar, atmosferik elekronik sound ve hipnotik caz, göz alıcı siyah bir dokuyu bir kez daha ustalıkla örüyor bu albümde.
DEMEN - NEKTYR (Kranky Records)
Doom pop ya da dream doom; adına ne derseniz deyin, İsveçli müzisyen Irma Orm’un Demen adıyla yayınladığı ilk albümü “Nektyr”, farklı bir dünyaya ait olacak kadar esrarengiz. Kranky Records’ın müziği anlatmak için “sihirli gotik kuğu şarkıları” demesi boşuna değil tabii; Demen’in müziği, insanı hipnotize edip kendinden geçirebilecek Lynchvari bir korkuyu, gerçeküstü romantik bir atmosferi ve ürkütücü masalsı tınıları aynı anda yaratma başarısını gösteriyor. Bu dumanlı gotik atmosferi, özellikle Cocteau Twins, Grouper ve Tropic of Cancer sevenlerin dikkatine sunmak isterim.
Bu haftadan başlayarak iki hafta boyunca, 2017‘nin ilk 6 ayında yayınlanan deneysel / avangart albümler arasında en beğendiğim 20 albümden oluşan listeyi radyoda da paylaşacağım. Dün Açık Radyo'da canlı yayınlanan programda, listedeki 10 albüme yer verdim. Devamı haftaya!
1- Yair Elazar Glotman & Mats Erlandsson - Format and Formalize Desire [Negative Chambers]
2- Iona Fortune - Zhun [Tao of I]
3- Mario Batkovic - Eloquens [Mario Batkovic]
4- Arca - Reverie [Arca]
5- Jacaszek - To Perenna [Kwiaty]
6- Penelope Trappes - Low [Penelope One]
7- Jlin - Black Origami [Black Origami]
8- Colin Stetson - Spindrift [All This I Do For Glory]
9- Dale Cooper Quartet & The Dictaphones - Tua Oriel Courvite Isabelle [Astrild Astrild]
19-22 Nisan tarihleri arasında Belgrad’da gerçekleşen Resonate Festivali, önceden tahmin edilebilen performansların yanı sıra, bazı olumlu sürprizleri ve hayal kırıklıklarını bir arada toplayan farklı bir deneyimdi. Berlin Atonal’den sonra kapalı mekanlarda sigara içilen ikinci bir festivali daha yaşamış oldum. Sanırım festivale katılan herkes, epeyce zehir soludu.
Festival yönetiminin verdiği bilgiye göre, bu yıl altıncısı düzenlenen etkinliği yaklaşık 3000 kişi izledi; bunların % 70’i çeşitli ülkelerden, % 30’u Sırbistan nüfusuna mensup. Bu oranların, Resonate’in de aralarında olduğu Avrupa’daki sekiz büyük festivalin (c/o pop Festival & Convention, Elevate, Insomnia, Nuits Sonores, Reworks, Sónar, TodaysArt)bir araya gelerek oluşturduğu “We Are Europe” işbirliğinin ruhuna uygun bir kitleyi yansıttığını söylemek mümkün.
Uluslararası kültürel değişim için Avrupa’nın sınırlarını aşmayı hedefleyen bu festivaller, odaklandıkları temalar ve sound açısından benzerlikler gösteriyor. Ancak her biri, kendine özel bir yaklaşımla oluşturuyor programı. Resonate’in basılı programına bakar bakmaz, gündüz kuşağındaki konferansların ağırlıklı olduğu dikkati çekiyor. Zaten sayısal veriler de bunu destekliyor. Toplam 55 konuşmacının yer aldığı festivale, 30 müzisyen katıldı ve 11 atölye gerçekleştirildi.
Gündüz konferans ve atölye, akşam müzik
Müzik ve konferans olarak ikiye ayrılan programda gündüzleri görsel sanatlar, teknoloji, dijital kültür ve bunların müzikle ilişkileri hakkında bilgi alınabilecek konuşmalar ve atölye çalışmaları yapıldı. Gece programı ise, tamamen müzik etkinliklerine ayrılmıştı. Konferans ve atölyeler, Kinoteka adı verilen Yugoslav Film Arşivi’nin festival için çok uygun bir mekan olan göz alıcı binasında yapılırken, konserler için Belgrad Gençlik Merkezi (Dom omladine Beograde) ve gece kulübü Club Drugsotre olmak üzere iki temel mekan vardı. Kinoteka’da ilk iki gün bilmediğimiz bir nedenle havalandırma açılmadığından tıkabasa dolan salonda havasızlık had safhaya ulaştı ama son iki gün bu sorun giderildi. Konser mekanlarından Club Drugsotre’un kulüp ortamı ise, belki gecenin içine dalıp kendinden geçmek isteyenler için idealdi ama orada çalınan bazı müziklerin karakterine hiç uymadığı için ve gelenlerin çoğu müzik dinlemeye odaklı olmadığından yanlış bir seçimdi.
“Art and Digital” başlığı altında toplanan ilk iki günkü konuşma ve panellerin benim açımdan biraz fazla teknik kaçtığını belirtmem gerek. Her biri kendi alanında uzman kişilerin verdiği konferanslar, üniversite öğrencileri ve Sırbistan dışından gelen sektör çalışanları tarafından ilgi gördü. Ama bence sanal gerçeklik, yapay zeka, kodlama gibi alanlara meraklı olsanız bile, konuşmacıların sanki üniversitede akademik ders veriyormuşcasına teknik kalan konuşmaları, genel izleyiciyi uzaklaştıracak nitelikteydi.
Son iki gün “Müzik”, “Müzik ve Dijital” başlıkları altında gerçekleşen konferanslar, kanımca daha ilginçti. Stephen O’Malley ve Mykki Blanco’nun konferansları gibi heyecanla beklenen bazı etkinliklerin son anda iptali ise kötü bir sürpriz oldu. Stephen O’Malley’in uçağının geciktiği söylendi. Mykki Blanco ise, bir gece önce ekibinde kavgaya karışan DJ’ye yardım ettiği için göz altına alınmış. Üçüncü gün Belgrad’ın ünlü tekne şeklindeki diskosu Boat Sloboda’da yapılacak etkinlikler de havanın soğuk olması nedeniyle iptal edildi.
Tresor’un kurucusundan Yeraltı Kültürü Canlandırma Dersi
Yine de Resonate’de gündüzleri de kaçırılmayacak etkinlikler de vardı. Berlin’in efsane tekno kulübü Tresor’un ve Berlin Atonal festivalinin kurucusu Dimitri Hegemann’ın unutulan mekanların gücü, Detroit ile Berlin’de yeraltı kültürünü canlandırma deneyimlerine dair anılarını dinlemek bir kazançtı. Besteci, prodüktör, şair, feminist ve aktivist AGF’nin Hailuoto adasında doğada ve çocuklarla yaptığı elektronik müzik kayıtlarının ve baskı altına alınan kadınların sesini duyurmak amacıyla yaptığı feminist çalışmaların ayrıntılarını öğrenmek çok keyifliydi.
Festival kapsamında ayrıca, Red Bull Music Academy’nin sponsor olduğu Crackmusic Demoparty adı altında bir etkinlik de gerçekleşti. Müzikseverler ile modüler syhth meraklılarını, IDM prodüktörlerini, profesyonelleri ve amatörleri buluşturan bu parti, herkese yönelik bir müzik üretim etkinliğiydi. Öğlen saat 12:00’da başlayan etkinliğe katılanlar setkiz saat boyunca çalışarak bilgisayarlarıyla birer parça yarattı. KC Grad adlı mekanın üst katında bu faaliyet devam ederken, alt katta “Alternative Futures: Istanbul Talks” adlı bir panel de yapıldı. Türkiye’den Alican Okan, Ebru Yetişkin, Gizem Renklidağ, Pınar Akkurt, Candaş Şişman, Nerdworking ve Cihan Çankaya’nın katıldığı panelde konuşmacılar, görsel ve dijital sanat alanında yaptıkları çalışmaları Türkiye’den örneklerle anlattılar.
Lawrence Lek’in büyüleyici filmi “Geomancer
Benim için gündüz kuşağında kayda değer olan etkinliklerden birisini Lawrence Lek gerçekleştirdi. Multimedia sanatçısı Lek’in gerçek ile sanal olanı buluşturarak algılarımızı etkileyen bilgisayar ürünü müthiş filmi Geomancer’i baştan sona izlemek önemli bir kazanım oldu benim için. Yapay zekanın yaratıcı uyanışını olağanüstü görüntüler ve derin bir felsefi altyapı ile sundu Lek.
Festivalde Öne Çıkan Performanslar
Lee Ranaldo
Sonic Youth’un gitaristi Lee Ranaldo, festivalde solo albümlerinden örnekler içeren akustik bir konser de verdi ama benim aklıma kazınan performansı Kinoteka’daki deneysel gitar performansı oldu. Ranaldo, gitarı daha önce hiç görmediğim şekilde tavandan sarkan bir ipe asarak bir yay ile çaldı; havada bir o yana bir bu yana sallanan gitarın mekanla ilişkisini yeniden tanımlayarak, kullandığı efektlerle birlikte onu adeta bir kontrbasa çevirdi. Sadece dünyanın en iyi gitaristlerinden birinin bu muazzam anlarına tanıklık etmek için bile Resonate’e gidilirdi. Bugüne kadar gördüğüm en etkileyici müzik performansları arasına girdi bile.
Anna Von Hausswolff
Geçen yıl Le Guess Who? Festivali’nde ilk kez canlı dinlediğim günden beri ikinci deneyimi yaşamayı bekliyordum. Resonate performansı da diğeri gibi, Hausswolff’un altodan sopranoya geçen ses değişimleriyle insanda yoğun duyguları harekete geçiren sarsıcı bir etkileşimdi. Altı kişilik ekibiyle kırmızı ışığın altında klavyesine kapanarak kimi zaman gitar drone’ları eşliğinde çığlıklar atan, kimi zaman da karanlık folk ve art pop tınılarını usulca söyleyen Hausswolff’un müziği, saf ama vahşi bir ruha, etkileyici bir deneysel karaktere sahip. Hiç bitmesin istediğim bir konserdi.
Biosphere
Norveçli elektronik müzik prodüktörü Biosphere, loop’lar ve bilim kurgu tarzı sample’larıyla “arctic ambient” denilen türün başarılı bir temsilcisi. Resonate performansı sırasında çaldığı müzik de video ekranda yayınlanan Uzay Yolu görüntüleriyle tam bir uyum içindeydi. Ambient tekno, ambient house, drone, tekno gibi çeşitli türleri barındıran, çok ustalıkla kurgulanmış bir set çaldı Biosphere. Ancak yazının başında da belirttiğim gibi Club Drugsotre, müzik dinlemek için değil, konuşup gülmek için gelmiş bir kitleyle doluydu ve açıkçası Biosphere’in o şahane müziğine çok yazık oldu.
WoO
Gitarist Vukasin Djelic, 1990‘larda noise rock grubu Off ile yaptığı çalışmalardan sonra elektro gitarıyla tek başına kaset kayıtları yapmaya başlamış. Rastlantı sonucu cep telefonları, kumanda aletleri, fotoğraf makinesi, CD gibi eşya ve aletlerin de analog ve elektronik müzik üretiminde kullanılabileceğini keşfetmiş. 2000’li yıllarda geliştirdiği WoO projesiyle ambient, caz, folk gibi farklı türleri içeren kayıtlar yapıyor. Resonate’de tek başına gerçekleştirdiği performansında gitarı klasik ve yatay şekilde farklı pozisyonlarda değişik tekniklerle çalarak deneysel yaklaşımını sergiledi; enstrümanının sınırlarını zorlayan bir virtüöz olarak ufuk açıcıydı.
Vvhile
2011’de Belgrad’da kurulan grup, ilk başlarda punk rock türü müzik yaparken daha sonra deneysel bir sounda yönelmiş. Resonate’de gitar ve davul ile müthiş enerjik bir set sundu ikili. Kimi zaman Joy Division’ı da andıran basın ön planda olduğu bir post-punk tarzı öne geçti, kimi zaman da noise ve deneysel pop unsurlarını da işin içine katan daha farklı bir sound. İzleyici kitlesini harekete geçiren enerjik performansları gerçekten takdiri hak ediyor. 2014’te ilk albümleri yayınlandı, ikincisi bu yıl bekleniyor. Takibe almakta fayda var!
Nemanja Aćimović
Bateri setiyle doğaçlama tekno soundunu yaratan Aćimović, 90‘larda alternatif rock grubu Jarboli’de yer aldıktan sonra solo çalışmalara yönelmiş. Belgrad bağımsız sahnesinin önde gelen davulcularından birisi olarak tanınıyor. Sahnedeki doğaçlamaları sırasında keşifler yaparken sanatsal açıdan cesur bir yaklaşım sergileyerek müziğini geliştiriyor. Resonate’de Dom omladine Beograde adlı mekanda çalmaya başladığında sakin sakin oturan kitleyi ayağa kaldırıp, mekanı bir dans kulübüne çevirdiğine tanık olduk. Çok dinamik bir şekilde ve tek bir analog enstrümanla nasıl tekno yapılır görmek isteyen varsa Nemanja Aćimović’i izlesin.
Yuri Landman
Resonate’in basılı resmi programında yer almamasına karşın güzel bir sürpriz olarak Yuri Landman’ın performansını izledik. Hollandalı müzisyen, Lee Ranaldo, Liars, Finn Andrews, Lou Barlow, Liam Finn’in de aralarında olduğu birçok isme özel deneysel elektronik yaylı çalgı yapmış. Bazı gruplarda bas ve elektro gitar çaldıktan sonra, diğer müzisyenler için deneysel enstrümanlar yapmaya ve okullarda müzikoloji dersleri vermeye odaklanmış. Resonate kapsamında Club Drugsotre’nin içindeki ufak bir salonda, pet şişeler, oyuncak bebek, matkap gibi alışılmadık eşyaların da bulunduğu bir ekipmanla yarattığı müziği dinlemek ilginçti. Sürekli tekrar eden müziğin bir süre sonra bir enstalasyon mantığı içinde kurgulandığını düşündürdü bana.
Alba C. Corral + Regen
Resonate’de gerçekleşen yaratıcı işbirliklerinden biriydi bu performans. Yazılım programlarını kulllanarak sanatsal yapıtlar üreten İspanyol teknolog Alba C. Corral ile Regen mahlasıyla tanınan elektronik müzik prodüktörü Milos Pavlovic ortak bir performans sundu. Kulüpteki konuşma gürültüsünü aşmak ve videodaki görüntülere odaklanabilmek için kulak zarlarımın olumsuz etkilenmesini göze alarak ön önde dinledim bu performansı. Regen’in başından sonuna kadar kusursuz bir akıcılık içinde ilerleyen müziğine yanıt olarak, Corral bir yazılım aracığıyla canlı görsel yarattı. Renklerin, çizgilerin ve şekillerin sanal dünyasına dalarken dışardaki gerçek dünyayı unutturan, insanı vakum gibi içine çeken bir deneyimdi. Sonrasında da müziğin görselliği üzerine epeyce düşündürdü beni.
Stephen O’Malley
Drone ustası O’Malley’i tamamen karanlık bir salonda kendisini hiç görmeden, sadece sahnedeki ekranda süzülen noktaların sıradışı dansı eşliğinde dinledik. Siyah beyaz videoda birbirini tekrarlayan hareketlerin bir süre sonra yarattığı hipnoz etkisi, müzikteki tekrarlarla iyi bir uyum yaratıyordu ama belki günün yorgunluğundan, belki de müzikte daha fazla dalgalanma beklediğimden, O’Malley’in deneysel drone doom performansına karşı ilgim bir süre sonra azaldı. Açıkçası yarattığı etki biraz bana uzaktı ama sanırım kesin karar vermek için bir kere daha yaşamalı o deneyimi.
[Bu yazı ilk olarak Red Bull Müzik'te yayınlanmıştır. Fotoğraflar (Biosphere ve Vvhile fotoğrafları hariç) ve videolar (Lawrence Lek ve Nemanja Acimovic videoları hariç) bana aittir. https://www.redbull.com/tr-tr/resonate-festivali-2017]
Resonate Festivali ile ilgili Vegan Logic radyo programları
Dün akşam Açık Radyo'da yayınlanan programın kaydı. Günümüzün en ilham verici deneysel plak şirketlerinden Subtext Recordings'in kataloğundan bir seçki.
Geçen haftaki programın devamı olarak bu hafta Vegan Logic'te konu, yine Belgrad'da yapılacak olan müzik, sanat ve dijital kültür odaklı festival Resonate Festivali'ydi. Katılan sanatçılardan bir seçki dinledik programda.
1- Rastko Lazic - Late Night
2- Jichael Mackson - Twisted Melody
3- Mykki Blanco feat. Woodkid - Highschool Never Ends
Vegan Logic'in bu haftaki konusu, dünyanın en gizemli, en sıradışı, en tuhat ve en yaratıcı grubu The Residents'dı. Mart ayında yeni albümünü yayınlayacak olan avangart grubun, 45 yıllık geçmişinden beçtiğim şarkılardan oluşan bir seçki hazırladım.
Japon müzisyen Keiji Haino’nun 1970’lerde Japon saykedelik yeraltı sahnesinde başlayan sıradışı müzik yolculuğu, onu günümüz deneysel müziğin en gizemli sanatçılarından birisi haline getirdi. Bir zamanlar oyuncu olmayı düşünerek tiyatro ve Japon Butoh dansı ile ilgilenen Haino, Fransız avangart şair ve aktör Antonin Artaud’nun radikal düşüncelerinden etkilendiği yıllarda The Doors’un vokalisti Jim Morrison’dan aldığı ilhamla rock müziğe yönelen çok yönlü bir kişilik. İlk grubu Lost Aaraaff, Edgar Allan Poe’nun bir şiirinden esinlenerek 1970’te kurduğu bir emprovize rock grubu. 70’lerin ortasında saykedelik multienstrümantalist Magic Power Mako ile yaptığı işbirliğinden sonra 1978’de Fushitsusha adlı rock grubunu hayata geçirdi. Bugüne kadar aralarında Aihiyo, Vajra ve Black Stage’in de da olduğu çok sayıda yeni oluşum yarattı. Bunlarla da kalmayıp katartik ses keşiflerini solo projeleri ile sürdürdü; rock ve deneysel müzik sahnesinde çok sayıda ünlü müzisyenle işbirliği yaptı.
Japonya Ulusal Yayın Kurumu NHK, 1973-2013 arasında tam 40 yıl, Keiji Haino’nun “radikal” yaklaşımları nedeniyle müziğinin yayınlanmasını yasakladı. “Radikal” gördükleri neydi diye merak eden olursa, Haino’nun 46 yıl boyunca gerçekleştirdiği 100’den fazla kaydı dinlediğinizde, amacının, daima sınırları yıkarak müziği geliştirmek ve böylelikle farklı olanı keşfetmek olduğunu görüyorsunuz. Hayatı boyunca otoriteyi sorgulamış ve kendi yolunu çizmiş bir sanatçı. Gerek kayıtlarında gerekse sahne performanslarında müziğine yön veren felsefi duruşu algılamadan onun müziğini anlamak da olanaklı değil. Hiç çıkarmadığı siyah camlı gözlüğü, simsiyah kıyafetleri ve grileşmiş uzun saçlarıyla sahnede adeta başka bir dünyanın müziğini icra eden bir mesih gibi. 2014’te Big Ears Festival’da canlı dinlediğimde nasıl tanımlayacağımı bilememiştim. Bo Ningen elemanları gibi, konserden aşırı etkilenip ağlama krizine girenler vardı.
Böylesine kendine özgü bir müzisyenle karşılaşınca insanın aklında bir sürü soru dolaşmaya başlıyor. Bu soruları geçen hafta sonu kendisine doğrudan sorma olanağım oldu. Çünkü Keiji Haino, ülkemizin başarılı free jazz kolektifi KonstruKt ile birlikte vereceği bir konser için İstanbul’a geldi. Grup, 21 Aralık Çarşamba akşamı Salon’da gerçekleşecek konserden önce, Haino ile ayrıca bir kayıt yapmak üzere anlaşmış. Bu kaydın, gelecek aylarda yurtdışındaki bir plak şirketi tarafından plak formatında yayınlanacak. Ben de bu fırsattan yararlanarak Haino’yu İstanbul’da bulunca röportaj yapabildim. Japonca’dan çeviri yapan yetenekli çevirmenimiz Ela Akalın, KonstruKt’ten Umut Çağlar, ben ve efsane noise bestecisi Keiji Haino, Galata’da bir otelin lobisindeki bir masanın etrafında oturup iki saat geçirdik. Müzik, felsefe ve veganlık üzerine son derece ilginç bir söyleşi oldu.
Öncelikle KonstruKt ile nasıl tanıştınız? Bu konser projesi nasıl gerçekleşti?
Onlar iletişime geçti, öneri geldi. Benimle müzik yapmayı istedikleri için kabul ettim.
Daha önce birçok farklı müzisyen ve grupla da işbirliği yaptınız. Bunları gerçekleştirirken kriteriniz ne? Neden KonstruKt ile çalmayı ve kayıt yapmayı kabul ettiniz?
Kendi istedikleri gibi mi müzik yapıyorlar, yoksa belli bir çerçeve içinde kalmaya mı çalışıyorlar, buna baktım. Kendi istedikleri müziği yaptıklarını gördüm, ben de öyle bir insanım. Bu nedenle onlarla çalışmak istedim. Ben caz müzisyeni de değilim, doğaçlama yapan biri de değilim. Bu yüzden yanlış yorumlandığım durumlar çok oluyor.
Ses yaratımına dair özgün bir yaklaşımınız var. Sizi ses illüstratörü yani seslerle tasarım yapan bir müzisyen olarak tanımlamak doğru olur mu?
Beni tanımlayan bir ifade değil o. Karşı tarafın benim ne olduğuma dair fikri, olumsuz anlaşılmasın ama, beni pek ilgilendirmiyor. Ben bir gruba katılıp onlarla birlikte müzik yaparsam katalizör olabilirim. Müzik ve müzikal herhangi bir şeyi bir araya getiren bir insan pozisyonundayım.
Lost Aaraaff’tayken dinleyici kitlesi ile herhangi bir etkileşimde olmak istemediğinizi söylemiştiniz. Daha sonra okuduğum bir röportajınızda, müziğim insanlar üzerinde terapi etkisi yaratırsa mutlu olurum dediniz. Dinleyici ile kurulan bu birlik duygusu ile ne zaman ilgilenmeye başladınız? Bir değişim mi oldu yaklaşımınızda yoksa ben mi öyle algıladım?
Neden müzik yaptığımı dinletmek istedim. Önceleri çok yıkıcı ve negatif anlamda yaklaşıyordum. İsyankar, terörize eden bir yaklaşımım vardı; silahım yoktu elbette, sadece şarkı söylüyordum. Sahnede neden böyle dikilip duruyorum diye düşünmeye başladığımda, o anda beni dinlemelerini istedim. Önceleri sadece bir merkez ve onun ortadasında bir diken vardı. Şimdi büyüdüm ve çok genişledim. Eğer merkezde kalırsam o dikenin acısını hissederim ama çok genişlediğimde onu anlamam ve başka kimse de anlamaz. Şimdi ne pozitifim ne de negatif; sadece kuşkucuyum. Bu da belli bir yanıtın olmaması, sürekli düşünme halidir.
“SAHNEDEYKEN ARKADAKİ GÖZÜMLE HER ŞEYİ GÖRÜYORUM”
Çoğu müzisyen sahnedeki enerjisini dinleyici kitlesinin verdiği tepkilerden alıyor ve performansları sırasında ne yapacaklarına bunları göz önüne alarak karar verebiliyor. Oysa siz sahnedeyken dinleyici kitlesi ile gözle görülen şekilde iletişim kurmuyorsunuz, dinleyicilerle ilgili görünmüyorsunuz. Ama ben merak ediyorum; konser sırasında salondaki enerji ya da ortak suh size yansıyor mu, ne şekilde yansıyor?
Göz göze gelmek anlamında insanlara bakmıyor olabilirim ama arkadaki gözümle görüyorum yani hissediyorum onları. Bir şeye tepki vermek benim için çok geç kalınmış bir durumdur. Emprovizasyon kelimesini hiç sevmem. Çünkü o zamana bırakılmış bir şey. Bizim yapmamız gereken, zaman çok yavaş bir şey olduğundan, bilinçlenerek zamanın ötesine geçmek; yani bilincimizi yükseltmek. Evet, ben ne kimseye ne de etrafıma bakıyorum ama orada olan herhangi bir şeyi ilk önce ben hissederim. Bunu çok net olarak söyleyebilirim.
Benim gözlemime göre sahnedeki enerjinizi bedeninizi bir anlamda feda ederek, kendinizi tamamen ortaya koyarak buluyorsunuz. Böylesine güçlü bir müziği çok etkili bir yöntemle icra ederken ve performans sonrasında bedeninizde geçirdiğiniz fiziksel ve ruhsal dönüşümleri merak ediyorum.
Masaj istiyorum, masaj istiyorum! (Gülüşmeler) Performanstan sonra bir günlük yaşantıma dönmem çok zor oluyor. Ancak kedime dokunduğum zaman uyanıyorum. Kendi evrenime gittiğim için buraya tekrar kendimi döndürmem zor oluyor. Her konserden sonra bu sefer nereye kadar gittim diye bakıp keyif alıyorum. Kedime yemek vermem gerektiği için geri dönebiliyorum. Bu açıdan kedilere minnet duyulmalı! Gerçekten kedi ile bir etkileşimim olmazsa o aşamada her yere gidebilirim. Herhangi bir zamanda istediğim yere gidebilirim.
JOHN CAGE’E 4’33’’ YANITI
Sanatçı ve yazar Salomé Voegel’in “Listening to Noise and Silence: Towards a Philosophy of Sound” adlı kitabında şöyle bir ifade var: “Duyulacak hiçbir şey olmadığında çok şey duyulmaya başlar. Sessizlik, sesin yokluğu değil, dinlemenin başlamasıdır.” Bu konudaki yorumunuzu öğrenmek isterim. Sessizliğin tüm dinleme süreci üzerindeki etkisini siz nasıl görüyorsunuz?
Buradan benim anladığıma göre, herhangi belirli bir şey dinlemediğiniz zaman evrenden bir sürü şey duymaya başlarsınız. Bana göre bu bir nosyon, bir düşüncedir sadece. Budizm’de olan bir durumdur. Fakat bu, bir tek meditasyonu tam anlamıyla yapabilen insanların algılayabileceği bir şeydir. Ben bunu yazanların sadece kitaptan okuyarak bir fikir olarak ortaya attıklarını düşünüyorum. Söz konusu sanatçıyı tanımıyorum ama bunları fikir olarak dile getirdiğini düşünüyorum. Geçen yıl Tokyo’da John Cage’in 4’33’’ adlı bestesine son yanıtı verdim. (Yazarın notu: “Dört dakika otuz üç saniyelik sessizlik” olarak algılansa da süresi boyunca dinleyicisinin çevreden aldığı seslerden oluşan ve John Cage’in sessizlik olmadığına kanıt olarak sunduğu eser.) “Miracle” adlı bestem için bir piyano üzerinde 88 kişinin sadece bir kere tek bir parmağını kullandığı bir performans yaptık. Piyanonun kenarlarına bir platform inşa edildi. Bazılarının yukardan uzanıp tuşa basmaları gerekti. Yapılması çok zor bir şeydi. Herkes tek bir parmakla aynı anda tek bir tuşa basmak zorundaydı. Bu performans aracılığıyla böyle bir şey olmadığını kanıtladım. Müzik hakkında sadece fikir olsun diye ortaya atılan şeyleri sevmiyorum. Bir saniyenin onda birini tutsan bile onun sonrası da var. Bu üç tane olursa doğal olarak ritim haline geliyor. Böyle fikirsel düzeyde bir şey söyleseniz de bundan müzik oluşmaz. Eğer o yazar benimle röportaj yapacak olsa, tahminimce onları söylediği için burada benden özür dilerdi.
Japon “ma” konseptini kullanan bir sanatçısınız. Bu, kelime anlamıyla “durma”, “duraklama” anlamına geliyor. Müzikte, notalar arasındaki boşluklara dayanan bir konsept söz konusu. Sessizlik ile bunun arasında fark olmalı.
Bu açıklaması zor bir konu. Bunu kelime olarak değil ama kavram olarak anlarsanız, benim “ma” konseptimi de anlama olanağınız var. Aslında çok zor değil; farkına varmakla ilgili. Şimdi ben konuşurken, siz anladığınızı göstermek için “evet” diyerek başınızı sallıyorsunuz. Benim burada parmağımla masaya vurmama denk gelir bu. Bir sonraki “evet” kelimesine giderken daha da aşağıya düşmüyor başınız; tekrar yukarı kalkıyor, yine eski haline dönüyor. Benim düşünce şeklim şu: Parmağımı koyduğum noktaya yaklaşıp oradan ne kadar uzağa gidebilirim onu görmek. Ondan sonra olduğum yerden daha aşağıya da gidebilirim. Gitarı çalarken, geleneksel Japon enstrümanı “shamisen” gibi ses çıkardığımda bilincimin aşağısına da iniyorum; yani sadece yukarı çıkıp evrene yayılmıyorum, aşağıya da iniyorum. İnsanlar benim müziğimi çok gürültülü, çok yüksek sesli olarak düşünüyor. Çünkü sadece gitarın tellerine dokunulduğunda çalındığını zannediyorlar. Benim müziğimde ise bulunulan noktadan aşağı inmem ve yukarı çıkmam söz konusu; çünkü dinamik aralık çok yüksek. Benim bilincimi hissedebilirlerse bunun büyüklüğünü anlayabilirler. 40 sene boyunca gitar çaldım, çok yüksek sesli müzik yaptım. Neden kulağımda bir sorun olmadığı çok sorulur. Yapmak istediğim şey, çok yüksek ses elde etmek olduğundan 10 tane amplifikatör bile kullansam yetmez. Özel olarak şimdi burada bir şey söylemek istiyorum. (Yazarın notu: O anda ellerini kayıt cihazlarına kapatarak kayıt dışı kalması istediğini belli ettiğinden söylediği isimleri yazmıyorum ama sanırım müzikle ilgili olanlar bu isimleri tahmin edebilir.) Herkes bu isimlerin gürültülü müzikleri ile ünlü olduğunu söylese de, bu sadece kullandıkları sistemden kaynaklanıyor. O benim için yüksek sesli müzik olmuyor. Çünkü dinamik aralığı yok. O yüksek sesi çıkaramadıklarını kendileri de biliyor. Bu nedenle amplifikatörü yükseltiyorlar. Ben yüksek sesin sadece amplifikatörle yaratılabileceği düşüncesinin dışına çıkıp bunun boşlukla yaratılabileceğini de göstermek istiyorum. İstediğim her sesi çıkarabilirim ama zaman bize hükmediyor. Müzik dediğiniz şey aslında zamanı durdurur. Ben zamanı kesen bir samurayım! (Gülüşmeler)
“SAHNEDE ÖZNE OLURSA FAŞİZM OLUR”
Şarkı söylediğinizde kendi benliğinizi ortaya koyuyorsunuz, herhangi bir şov yok ortada. Ses ve titreşim aracılığı ile iletişim kuruyorsunuz. Bu öğrenilebilir mi, yoksa doğal bir yetenek mi?
Bunun açıklaması da zor. Evet, ben gitarist değil, öncelikle şarkıcıyım. Burada dört kişiyiz değil mi? Aramızda en çok söyleyeceği söz olan şarkı söyler. Verilmek istenen bir mesaj vardır çünkü. Ama müzisyenler iletişim kurarken, bir grup insanın önünde bir şeyler yapılıyor olması söz konusu. Özellikle karşınızda sizi izleyen insanların olduğunu fark edip, bunun bilincinde olup bir şeyler yapmak, normal iletişim kurmayla çok farklı. Bu performansa giriyor. Performans öz benliği filtreleyen bir durum. Soru şu: Dinleyiciler tarafından melek mi yoksa şeytan olarak mı görülmek istiyorum? Ben ikisi de olabilirim.
Performanslarınızın ritüel yönü de çok fazla. Bu melek-şeytan seçimi içgüdüsel olarak mı belirleniyor?
Her zaman söylerim; İsa’yı seviyorum ama Hıristiyanlık’tan nefret ederim. Buda’yı da severim ama Budizm’i hiç sevmem. İslam ile ilgili çalışmaları bilmediğim için o konuda bir şey diyemiyorum. İnsanları kendim aşırı etkilemekten çok, söylediğimin etki bırakan bir şeye dönüşmesini istiyorum. Rock konserlerinde olduğu gibi herkesin atlayıp zıpladığı bir ortam yaratmaktansa, konser salonunu daha ciddi bir alana dönüştürmeyi amaçlıyorum. Herkesle birlikte bir şey düşünüyorum duygusu yaratmak istediğim için bir ritüel havası oluyor. Orada bir özne olmasını istemiyorum, herkes dikkatini tek bir kişiye yöneltmeden düşünmeli. Sahnede bir özne olursa orada faşizm olur. Burada en önemli olan şey düşünmek.
“VEGANSANIZ ‘MA’ KONSEPTİNİ ANLARSINIZ”
(Bu aşamada yorulduysanız röportajı bitirebiliriz dedim ama kendisi “Çok ciddi bir ortam olsa sıkılabilirdim. Röportajda aklımı da fazla kullandığım için ciddi bir ortam zor olurdu ama burası iyi” dedi. Onun üzerine devam ettik. O arada otel görevlisi kahve ikramı için geldiğinde “Vegan puding var mı?” diye sorunca konu da veganlığa geldi. Zaten bu konuda soru sormayı planlıyordum ama kendiliğinden açılmış oldu.)
Ben hayvan özgürlüğünden yana olan bir etik veganım. Ama bazı insanların sağlık, çevre duyarlılığı gibi farklı vegan olma nedenleri var. Sizin veganlığı seçmenizin ardındaki felsefi yaklaşım ne?
Vegansanız “ma”yı siz anlarsınız. Mesela yerde bir böcek yürüyor; vegan olmayan bir insan onun üzerine basar öldürür. İnsan yaratılış olarak bunu yapmaya eğilimlidir. Ama vegan olduğunuzda orada durursunuz, böceğin üzerine basmassınız; işte bu “ma”dır. İnsanlar ses çıkarırken, vurmazsam ses çıkmaz diye düşünür. Mesela Japon dövüş sanatı Kendo’da bir sporcu, sopayı ya da kılıcı bir kağıt inceliğindeki mesafede durdurabilir. Bu daha çok güç gerektirir; fiziksel anlamda bir güç değil söz ettiğim ama daha zor başarılan bir şeydir. Kılıç ustası seni öldürmez; kılıcı getirir tam boğazına dayar. Ama bu öldürmesinden çok daha etkilidir; aklın uçar, iptal olursun. Orada ölüm, fiziksel olarak yok olmak değildir, yaşadığın korkudur. Gerçekten Budist olanlar karşısındakine dokunmadan, enerji göndererek onu devirebilir. Bazen havaalanlarında güvenlik görevlilerine yapıyorum bunu. (Gülüşmeler) Dokunursan zarar verirsin, yaralanır; böyle yapınca yaralanma da olmuyor. Ben yürürken insanlar kenarlara çekiliyor bu nedenle. Ama çok hassas olan insanlar bunu algılıyor. Ben kimlerin hassas olduğunu da anlayabiliyorum. Kendi zamanımı yaratıp onun içinde yaşayabildiğim için samuray olduğumu düşünüyorum. Bu röportajın en önemli noktası, bir kılıcın bir kağıtlık mesafede durdurulması. Ama esas söylemek istediğim şey, insanda kendisinden farklı olan bir şeyi yok etme güdüsü var. Daha çok ne yapacağını bilmediğinde ortaya çıkıyor bu.
Bu durumda vegan olmanızın gerisindeki felsefe bu düşünceden mi kaynaklanıyor?
Farklı nedenlerin hepsi işin içinde. Şu anda konuşurken veganım diyorum ama başka zamanlarda bunu özellikle belirtmiyorum. Şu nedenden dolayı veganım demiyorum. Çünkü kendimi belirlemeyi sevmiyorum. Bir şey hakkında “bu iyidir” demeyi istemiyorum. Buna dikkat etmezsem, o söylediğim şey iyi olmasa bile ben herkese bunu söylemiş olurum. “Neden et yemiyorsun?” diye soranlara, ben de “Sen niye yiyorsun?” diyorum. Ben sadece Keiji Haino olarak, ben olarak iyiyim; onu ayrıca tanımlamak istemiyorum. Bunu dışarıya söylersem bilmeden bir belirleyici alan oluştururum. Örneğin burada dört kişiyiz. Ben bir şeye iyi diyorum, üç kişi de onun iyi olduğunu düşünüyor ama bir kişi aynı fikirde değil. Ben illa “bu iyi” dersem, o zaman tek kalan kişi de iyi demek zorunda kalır. Faşizm tehlikesi belirir. Ben veganım. Bunu seviyorum. O kadar. Özellikle söylememe gerek yok. Herkes 64 yaşında neden bu kadar sağlıklı olduğumu araştırmaya başladığında, benim sigara ve içki içmediğimi, herhangi bir madde kullanmadığımı ve vegan olduğumu görüyor. Çevremdeki insanlara örnek oluyorum. Bu yeterli.
Ben vegan aktivistim. Bunun iyi bir şey olduğunu söylüyorum insanlara. O zaman faşizm mi söz oluyor?
Öyle demem ama tehlikeli bir durum. Birisi bir şey doğru diyorsa, onun karşılığında mutlaka başka birisi de doğru değil der. Hayvansever gruplar kürke karşı. Ama Laponya’da yaşayanlar kürk üretemediklerinden tüm işleri bitti. Karın içinde yaşıyorlar. Başka yapacak işleri yok. İnsanlar farklı yerlerde hayat sürdürüyor. Moğolistan’da sebze yetişmediğinden orada vejetaryen olmak çok pahalı. Ancak çok zengin olup, başka yerlerden tohum alarak bahçende yetiştireceksin...
Ama bunlar çok aşırı örnekler. Şu anda Amerika’da ya da İstanbul’da, endüstrileşmiş ülkelerde yaşayan milyonlarca insan markete gittiğinde binlerce seçenek var.
Ben yine de bir şeye doğru denmesini iyi bulmuyorum. Ben bunu seviyorum deseniz daha iyi olmaz mı? Birisi sorduğunda espri olarak siz de karşılık verirsiniz ama neden et yiyorsunuz diye sormaya gerek yok. Çok önemli bir konuşma oldu bu. Biraz önce özneden söz ettiğimde de bunu anlatıyordum. İnsanlar herhangi bir şeyin doğru olup olmadığına karar vermemeli.
“BİLMEDİĞİM BİR MÜZİĞİ DUYDUĞUMDA MUTLU OLUYORUM”
Çocuk tecavüzü yanlıştır diyoruz mesela. Bunu söylememeli miyiz?
Bazı şeyler tartışma dışıdır.
Benim için de hayvan konusu öyle. Çünkü türcülüğü reddediyorum, yaşam hakkını savunuyorum.
Şu anda mücadele ediyoruz. Bana göre gelecekte öyle olacak zaten. Benim şarkılarımın isimleri özneden yoksundur. Neden derseniz; ben diye başlayan cümleleri sevmiyorum. Bu fark ediliyor mu bilmiyorum ama belirleyici olmak istemiyorum.
Bu konuda aynı fikirde değiliz ama yaklaşımınızı anladım. Son olarak, insanların daha az konuştuğu ya da temel olarak müzikle anlaştığı bir dünya hayal etmenizi istiyorum. Kendi müziğiniz dışında nasıl bir müzikle geçen bir gün sizin için mükemmel olurdu?
Her zaman hiç bilmediğim bir müziği duyduğumda çok mutlu oluyorum. Ama bunu söylerken hiç var olmayan bir müzikten söz etmiyorum. Mesela burada benim dışımdaki üç kişinin sevdiği müziklerin CD’sini alıp dinlersem mutlu olurum. Dinlemediğim herhangi bir müziği tercih ederim.