Swans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Swans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2014 Salı

VEGAN LOGIC - 2014'ÜN EN İYİ ALBÜMLERİ


23.12.2014

2014'ü müzik açısından değerlendirmeye kasım ayında Dinamo FM'deki programım Vegan Logic'te başladım. Aslında bu ifade yanlış oldu; yılı değerlendirmeye 1 Ocak'tan itibaren başlıyorum ve bu çabam aralıksız sürüyor, aylık olarak radyoda da öne çıkan kayıtlara dair program yapıyorum ve genel düşüncelerimi yılın son iki ayına yayarak paylaşıyorum. 2014'te yeniden yayınlanan albümler (reissue) ve remikslerden sonra, sıra yılın albümlerine geldi. İlk 25 albümden birer şarkının yer aldığı iki radyo programı yapmıştım; o liste burada daha ayrıntılı olarak yer alıyor. Ancak albümleri sıraladığım listeyi yaparken 50 maddelik bir liste ortaya çıkmıştı. Kalanları da aşağıda yazdım. Söz konusu radyo programlarını dinlemek isterseniz, onlar için bağlantıları da ekledim. Umarım ilgilenenler için iyi bir öneri oluşturabilir bu liste. 

1- Morrissey - World Peace Is None of Your Business

WPINOYB, Morrissey’in toplumsal gözlemleri, politik eleştirileri, ikili ilişkilere ve hayata dair görüşleri ve her zaman büyük tutkuyla savunduğu fikirlerinin bir özeti. 55 yaşında otobiyografisini yazarken yaptığı gibi, hem geçmişe bakmış hem de geleceğe dönük düşüncelerini ortaya koymuş. Her zamanki gibi mizah ve edebi güçle yoğrulmuş bir karanlık söz konusu albümde, sevinç çığlıkları içinde kutlanan bir şey yok; yalnızlık, insanların acımasızlığı, yitirilen dostlar, sosyal baskı, politikanın çirkinliği ve hayatın cefası var. Arada bir boş verip umurumda değil, nerede olursak olalım öp beni diye çağrıda bulunsa da, Morrissey, hüznün şairi. Bu duyguyu sözlere dökmedeki yetkinliğini, müzik olmadan da tekrarlayabildiğini “Autobiography”de kanıtladı ama sesinin gücü ve arkasındaki ekibin başarısı da ona eklenince, solo kariyerinin en güzel albümlerinden birine imza attı. Şarkı yazımındaki kalitenin yanı sıra, müzik dünyasında örneği olmayan farklı temalarıyla daima insanı düşündüren şarkılar yapıyor Morrissey ve müziği toplumsal eleştiri yönünde ifade aracı olarak kullandığı için onun sanatı ayrıca çok değerli. (Albüm hakkında ayrıntılı bir inceleme için: Hayatın Ritmi Devam Ediyor)

2- Bohren & der Club of Gore - Piano Nights

“Piano Nights”, Bohren'e özgü karanlığın tonunda bir seyrelme hissettiğim, melankoli yine olsa da cezbedici cehennem hissi yerine daha rahatlamış bir tonla dikkat çeken bir albüm. Uzay derinliğindense Christopher Clöser’ın röportajda bana ifade ettiği dünyanın sonunda bir bar daha uygun düşüyor bu albüme; bir kayıtsızlık, boşvermişlik seziliyor tınılarda. Elbette yine dark ambient ile cazın çok özgün bir karışımı söz konusu; "Sunset Mission"daki gibi bas ve piyano, "Black Earth"teki gibi Rhodes piyano, "Dolores"teki gibi vibrafon ve synth odaklı değil sound, hepsi işin içinde ve her zamanki gibi sarsıcı. (Albüm hakkında daha ayrıntılı bir yazı için: Piano Nights)


3- The Twilight Sad - Nobody Wants to Be Here and Nobody Wants to Leave


Vokalist James Graham’in baskın İskoç aksanıyla etkisi artan sert vokali, endüstriyel sound ile krautrock esintilerinin hissedildiği, reverb’lü gitarların yönlendirdiği çarpıcı melodiler,The Twilight Sad’in en belirgin özellikleri. Bunlardan hoşlanan bir dinleyicinin es geçemeyeceği kadar iyi müzik yapıyor grup. Dördüncü albümleri, karanlığı ve duygusal sefaleti mutheşem bir bütünlük içinde birbirine bağlayan şarkılarla dolu.




4- Swans - To Be Kind

Michael Gira ve ekibinin, Swans’ın kuruluşundan bu yana hiç düşürmediği ve bir tek kendilerinin aşabildiği bir çıtası var. Yoğun, enerji dolu, saykedelik ve insanın yüzüne tokat gibi gibi çarpan, içerdiği birçok müzik türünü öğütüp tamamen kendine has müzik ötesinde bir ayine çeviren, tanımlanması zor bir albüm. Albümün adındaki seçimle müziğin vurucu gücünü bir arada düşünürseniz aslında sevginin yıkıcılığının, yıkımın altını çiziyor grup. “The Seer” gibi bir başyapıttan sonra, dinleyicileri belki ondan daha da yüksek bir tatmin seviyesine çıkaracak, ancak hissedilerek deneyimlenecek müzikle dolu bir cevher “To Be Kind”.

5- Aphex Twin - Syro

Kendisini "sesleri hedef alan seri katil" diye adlandıran Richard D. James’in sürpriz bir şekilde yayınladığı “Syro”, asıl derdi ses tasarımı olan bir müzisyenin acid house, deep house, jungle, drum'n bass, tekno türleri arasında gidip geldiği yeni bir ses evreni. BPM'ler yükselip alçalırken, sesler arasında karmaşık ilişkiler kurulup ortaya çıkan yeni ses öbekleri birbirinin içinden geçerken, çok katmanlı bir müzik kurgulamış, elektronik ile akustiği, analog ile dijitali mükemmel biçimde bir arada kullanmış Aphex Twin. 'Syro', Aphex Twin’in devasa diskografisinde yer alan en iyi albüm değil belki ama sonuçta çok iyi bir elektronik albüm. Beklenmedik bir anda hayatınıza girip size enerji aşılayan bir nefes gibi; ana akım elektronik müziği istila ederek birbirini kopyalayan ve daima kolaya kaçan onca berbat albümün yanında keşfedilecek bir sürü ayrıntıyla dolu. (Albüm hakkında daha ayrıntılı bir yazı için: 'Syro' ve Dinleme Odası)
 
6- Automat - Automat

Berlin müzik sahnesinde 2011 sonunda kurulan Automat’ın ilk albümü, dinler dinlemez insanı yakalıyor. Einstürzende Neubaten ve Die Haut’tan tanıdığımız Alman gitarist Jochen Arbeit, elektronik müzik grubu Project Pitchfork ve rock grubu Prag’dan adını duyduğumuz davulcu Achim Farber, avantgart rock grubu Sovetskoe Foto’nun kurucusu basçı Zeitblom yani Georg Huber gibi üç yetenekli müzisyen bir araya gelip, 1980’lerde post-punk sonrası İngiltere’de endüstriyel müzik yapanların dans müziğini keşfettiği günlerde gelişen soundu bugüne taşımış. İngiltere’den söz etsem de Automat’ın asıl ruhunu veren kent Berlin. Dub-reggae esintili bas riff’leri ve trip-hop ritimleriyle, Berlin’in de katkısıyla epey karanlık bir sound yaratılmış. Toplam yedi şarkının olduğu albümde üç şarkıda eşlik eden vokalistlerden birisi Blixa Bargeld, diğer ikisi de avangart müziğin önde gelen isimlerinden Genesis P -Orridge ve Lydia Lunch.

7- Erik K Skodvin - Flame

Deaf Center ikilisindeki dark ambient soundu ve Svarte Greiner projesindeki minimal atmosferik müzikleriyle tanıdığımız Erik K Skodvin’in 2010 tarihli “Flare” albümünün ardından onu tamamlayan yeni çalışması “Flame”, dinlemeye başladığınız anda bulunduğunuz ortamı ve hisleri değiştirebilecek kadar güçlü. Anne Müller ve Mika Posen’in yaylılarda, Gareth Davis’in klarnette katkıda bulunduğu albümün ses dokuları yaratarak oluşturduğu derin atmosfer, garip bir şekilde bağımlılık yaratıcı. Deaf Center’ın yaptığı gibi dinleyiciyi kuşkulu bir atmosfere çekip sarmalama özelliği Skodvin’ın solo kayıtlarında da var.


8- Sleaford Mods - Divide and Exit

İngiltere’den çıkan en heyecan verici punk gruplarından Sleaford Mods, Bandcamp üzerinden yayınladığı “Divide and Exit” ile yılın en mükemmel kayıtlarından birine imza attı. Andrew Fearn’ün drum machine ve loop’a alınmış bas soundu ile yarattığı müziğin üzerine Jason Williamson’ın öfke ve mizahla oluşturup söylediği enteresan sözler, müthiş bir enerji ile dolu. İlk duyduğumda punk ozan şarkıcı John Cooper Clarke ile dans-punk grubu ESG’yi hatırlatan müzik, ağırlıklı olarak İngiliz kültürü ile ilgili ama söyledikleri bir anlamda da evrensel. Williamson’ın, sınıf çatışması, sistemdeki hastalıklar, işsizlik, ırkçı partilerin yükselişi, toplumdaki ikiyüzlülük hakkındaki sözleri, dinleyiciyi kendisini de sorgulamaya yöneltiyor. Hemen herkesi hedef alan bir öfkesi var Sleaford Mods’un ve bunu anlatma yöntemleri şahane. Uzun zamandır duyduğum en politik ve en ilginç albüm.

9- Alessandro Cortini - Sonno

Nine Inch Nails ile yaptığı çalışmalardan ve elektronik projesi SONOIO’dan tanıdığımız İtalyan müzisyen Cortini, geçen yıldan bu yana kendi adıyla yayınladığı albümlere yenisini ekledi. Vatican Shadow olarak bildiğimiz Dominic Fernow’un kurduğu Hospital Records etiketiyle çıkan “Sonno”da bu kez, Roland MC 202 analog synthesizer ile delay pedalı kullanarak çıkardığı tekinsiz seslerle donatmış albümü. Kendini bir mekana kapatıp, elindeki kayıt aracı ile sesi farklı noktalarda kaydetmiş. Müzik, ses dalgalarıyla oynayarak elde edilen ve herhangi bir formu olmayan bir sanatsa, bu da o sanatı en iyi örnekleyen çalışmalardan birisi. Hiçbir kalıba bağlı kalmadan bir yöntemle müzik yapmak da, bu tanıma en çok uyan yöntem.

10- Einstürzende Neubauten - Lament

Savaş, müzikle hiç bu kadar sarsıcı anlatılmamıştı. 1914’te 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcının 100. yıldönümü nedeniyle, Belçika’daki ünlü Yser Savaşı’nın yaşandığı Diksmuide bölgesi, ölen askerleri anma töreni için EN’e eser siparişinde bulunmuş. Blixa Bargeld ve grubun yanı sıra, arşiv taraması yapan araştırmacıların da katkısıyla ortaya çıkan “Lament”, canlı performans için kaydedilen bir çalışmanın stüdyo versiyonu olarak değerlendirilmeli. Hayvan sesleri, özel olarak tasarlanan dev enstrümanlar ve çeşitli aletler aracılığıyla trajedi, ırkçılık ve savaşın yarattığı sefaletin yansıtıldığı albüm, bir kez daha EN’ın farkını çok etkileyici biçimde ortaya koyuyor. Grubun İstanbul konseri Bargeld’in geçirdiği kaza nedeniyle iptal edilmese albümü yaşayacaktık; çünkü sadece CD’den dinlemekle tam olarak duyumsanacak bir kayıt değil. Yapılan iş öylesine görkemli ki, önünde saygıyla eğiliyorum.

11- Thom Yorke - Tomorrow’s Modern Boxes

Radiohead hayranlarının bir kısmının Thom Yorke’un elektronik müzik maceralarına karşı pek de sempati beslemediğini biliyorum ama ben aksine heyecan duyanlardanım. 2006 tarihli solo albümü The Eraser’ın doğrudan devamı niteliğinde olmasa da onunla benzer dokuları içeriyor Tomorrow’s Modern Boxes. Ritim odaklı gelişen şarkılar yine Thom Yorke’un modern topluma dair endişelerini, tuhaf seslerle yansıtıyor. BitTorrent’ten yayınlanınca müziğin paylaşım ve satışına dair tartışmaları alevlendiren bu albüm için bir yerde “gece geç saatlerde otobüste dinlenecek müzik” denmişti. Ben her müziği her yerde, her mevsimde ve her saatte dinlerim ama bu tanıma da bir itirazım yok; çok iyi bir yol arkadaşı Tomorrow’s Modern Boxes, bizzat denedim. (Albümle ilgili bir yazı için: Bir Analiz)

12- Erik Truffaz & Murcof - Being Human Being

Elektronik müzik ile cazın mükemmel bir uyumla buluştuğu şaşırtıcı bir kayıt. İsviçreli caz trompetçisi Truffaz ile Meksikalı IDM, tekno, ambient prodüktörü Murcof ile 2006’dan bu yana birlikte çalışıyor. 2008’de yayınladıkları “Mexico” adlı albümlerinden sonra bu kez günümüzün en yaratıcı karikatürist, çizgi roman sanatçısı ve film yönetmenlerinden Enki Bilal’in görselleriyle benzersiz kıldığı bir albüm kaydettiler. İnsan olmanın anlamına odaklanan “Being Human Being”, hem caz hem de elektronik müzikteki yaratıcılığın kesişme noktasında en tepede yerini aldı.

13- Lawrence English - Wilderness of Mirrors

Avustralya ses sanatının en yaratıcı isimlerinden besteci ve küratör Lawrence English’in Türkçe’ye “Aynaların Ormanı” diye çevrilen albüm ismi “Wilderness of Mirrors”, T. S. Eliot’ın “Gerontion” adlı şiirinden geliyor.  İki ülkeye birden çalışan casusların karmaşık dünyasını anlatmak için söylenen bu deyim, soğuk savaş döneminde CIA’ye karşı casusluk bölümünün başında bulunan; yani işi, Sovyetler Birliği için de çalışmakta olan Amerikan casuslarını bulup çıkarmak olan James Jesus Angleton'a ait. Bu albümün konsepti içinde ise, bestelerin temelindeki tekrarlar için bir metafor işlevi görüyor. Baştan sona dinlediğinizde ambient/shoegaze tınılarının yarattığı ses yoğunluğunun içinde savrulacağınız; oturduğunuz yerdeki rahatınızı bozabilecek kadar kaotik ve politik bir albüm.

14- Cut Hands - Festival of the Dead

İngiliz yeraltı müzik dünyasının ikonlarından, deneysel müzik sahnesinin önde gelen isimlerinden, noise müziğin emektarı William Bennett, Cut Hands adıyla yayınladığı bu albümünde, Afrika ve Haiti Voodoo müziğinin derinliklerine dalıyor. Bennett, Cut Hands projesi ile endüstriyel müziğin kirli atmosferine boğazına kadar batmak yerine, güçlü perküsyon vuruşlarıyla oluşturduğu ritimlerle elektronik müzikte kendine özgü soundu yaratmayı bildi. Karanlık sounda ritüel hissini veren tribal ritimlere kapılıp kendinizi dans pistinde bulacağınız, ama dans etmekle kalmayıp sizinle doğrudan konuşan sesler aracılığıyla kendinizi adeta kıyamet sonrası bir ayinde gibi hissedeceğiniz sıradışı bir albüm.

15- SHXCXCHCXSH - Linear S Decoded

İsveçli ikili, telaffuz edilemeyen adları ve açıklamadıkları kimlikleri ile tekno dünyasının alışkın olduğu gizemi sürdürüyor. Müzikleri de kendileri gibi gizemli ve derin bir dark techno. Günümüzde çoğu tekno albümü, brütalizm yansıtan ruhuyla birbirinin tekrarı gibi görülürken, bu ikilinin müziğinde endüstriyel soundların izini süren ve beyninizin içinde dönüp duran melodiler var. Atmosferik tekno ritimleri ve tuhaf ambient tınılarıyla ördükleri klostrofobik ve saykedelik ses manzaraları gerçekten büyüleyici. Yılın en iyi tekno albümlerinden birisi.



16- Black Rain - Dark Pool

1979’da New York’ta kurulan no wave grubu Ike Yard’ın üyelerinden Stuart Argabright’ın Japon müzisyen Shinichi Shimokawa ile oluşturduğu Black Rain projesi, aslında endüstriyel death metal grubu olarak kurulmuştu ama iki kişi kaldıktan sonra daha minimalist ve ritmik bir elektronikaya yöneldiler. 1996 tarihli “Nanarchy”den bu yana ilk albüm, Blackest Ever Black etiketiyle ağustos ayında yayınlandı. Dinlerken insana kendini adeta bir gerilim filminin içindeki karanlık dar sokaklarda hissettiren müziğin esin kaynakları Cyberpunk kültürü, Amerikalı bilimkurgu yazarı Kevin Wayne Jeter’in özellikle Blade Runner’ın devamı olarak yazdığı “Edge of Human” ve Paolo Bacigalupi’nin “The Windup Girl” adlı romanları. Dark ambient ve endüstriyel soundlara ilgi duyanlara ısrarla öneririm.

17- Matthew Collings - Silence Is A Rhythm Too

Farklı sanat dallarıyla ilişkilendirdiği ses tasarımları, yerleştirmeler ve film müzikleriyle adını duyuran sanatçı, “elektro-akustik kompozisyon ya da dekomposizyonların doğal sarmalı” diye nitelenen bir müzik yapıyor. İzlanda asıllı ama yaşamını İskoçya’da sürdüren Collings’in ikinci albümü “Silence Is A Rhtyhm Too”yu da, gürültü ile sessizliğin buluştuğu dokusal bir uyum diye anlatmak olanaklı.Yaylılar, piyano ve üflemeli enstrümanları canlı çalarak yaptığı kayıtları elektronik seslerle minimal bir yaklaşımla ambient/drone atmosferinde birleştiriyor. Yer yer neoklasik sounda yaklaşan albüm, özellikle Ben Frost’u sevenler için ilginç olacaktır.


18- Max Cooper - Human

Cooper, işlemsel biyoloji dalında doktorası olan enteresan bir müzisyen. Son 6-7 yılda çok sayıda single, EP yayınladı, remiksler ve işbirlikleri yaptı. Kendi adıyla yayınlanan ilk albümünde, kulüplerde çalmaya uygun bir sounda sahip şarkılardan ziyade, ambient ile synth’lerin sürükleyici bir birlikteliği söz konusu. Cooper için daha kişisel bir karakter taşıyan şarkılar bunlar. Müziği dinlerken insana çok yakın geliyor ve Cooper, bu duyguyu basitleşmeden yansıtacak kadar orijinal bir şekilde yaratıyor.



19- HTRK - 9-5 Club

2003’te bir üçlü olarak kurulan Avustralyalı deneysel rock grubu, üyeleri Sean Stewart’ın intihar etmesinin ardından ikili olarak müziğe devam ediyor. Bu yıl Ghostly International’dan çıkan “Psychic 9-5 Club”, HTRK’in gizemli karanlığına ortak ediyor dinleyeni. Minimalist bir yaklaşımla oluşturulan sounda, Jonnine Standish’in gizemli ama bu kez daha belirgin vokali eklenince oldukça hipnotik bir sound çıkıyor ortaya. 11 yıldır aşktan, aşkın yıkıcılığından, duygusal yıkımlardan ve onun ardından gelen iyileşme dönemlerinden söz ediyorlar. Anlattıklarına dikakt ederseniz, müzikle flört eden sözlerin ortaya çıkardığı şiirsel atmosfere kapılmamak pek olanaklı değil.


20- Tarwater - Adrift


Ronald Lippock ile Bernd Jestram tarafından 1995’te kurulan kurulan Berlinli müzik ikilisinin albümünü dinlerken yeni keşifler yapabilmek heyecan verici oldu benim için. Saykedelik gitarlar, 70’lerin krautrock’ı, elektronik loop’lar ve bossa nova ritimleriyle geniş ses paleti renkli ve cezbedici. Albüm, caz soundunu da içine alan ses manzaralarıyla hipnotize edici bir etkiye sahip. Zaman zaman kafa karıştırıcı olsa da, tümünü değerlendirdiğinizde oldukça ılık atmosferlere doğru rahatlatıcı bir seyahat vaat ediyor.



21- Dalhous - Will to Be Well


Edinburgh'lü elektronik müzik prodüktörü Macr Dall, İskoç psikiyatrist R. D. Laing’in çalışmaları üzerine odaklanıp, “beden ve akıl, hastalık ve iyilik, fiziksel ve metafiziksel olan” arasındaki ilişkileri incelemiş bu albümde. Melankolik ses örüntülerini, yaptığı düzenlemelerle duygu durumları arasındaki değişimleri ifade eder hale getirme yeteneği var Dalhous’da ve bu nedenle de daima ilginç.




22- Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra - Fuck Off Get Free We Pour Light On Everything

Yaşadığımız dünyada uğrunda va karşısında mücadele edilecek çok fazla şeyin olduğunu bize sürekli hatırlattı Thee Silver Mt. Zion. Belli bir türe dahil olmayı reddedip, kendi deneysel yöntemleriyle kendi yollarını çizdiler. Bu kez de beşli olarak devam ettikleri o yolda, hırs ve adaletsizlik, ölüm, anne/baba olmanın yarattığı duygular, karşı koyma ve dayanma gibi konuları, farklı müzik türlerini kendilerine özel bir yöntemle ince ince işleyerek anlatıyorlar. Bu albümde her zamankinden daha enerjikler; dünyanın sonunun gelmesini beklemiyorlar, dünya dönerken yüreklerinden taşan duyguları patlama noktasında yakalayıp notalara dökmüşler.

23- Fennesz - Becs

Noise ustası Christian Fennesz’in Editions Mego etiketiyle çıkardığı yeni albümün soundu, 2008 tarihli “Black Sea” albümündeki ses tasarımlarını akla getiriyor. Ancak bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bunu müzisyenin 13 yıl önce yayınladığı ve kariyerindeki başyapıt olarak görülen “Endless Summer” ile yapmak daha doğru; çünkü bu yeni albümle o noktaya çok yakın duruyor Fennesz. Gitar ile synthesizer’ların elektro-akustik buluşması,  üzerinde oynanıp bozulan seslerin çıkardığı gürültü, elektronik işlemden geçirilerek değiştirilen seslerin cızırdayışı, albümü müthiş bir ses makinesine çevirmiş. Kendini elektronik seslerle özgün dokular yaratmaya adamış bir müzisyenin kariyerinde yeni bir aşama.

24- Yann Tiersen - Infinity 

Müziğiyle çok farklı duyguları harekete geçirme yeteneğine sahip bir müzisyen Tiersen. Yeni albümü “Infinity”de, İzlanda’da ve doğduğu yer olan kuzey Fransa’daki Brittany’de yaptığı kayıtlar yer alıyor. Şarkı kurgulamaları her zamanki gibi son derece ilginç. Mesela “Steinn”da İzlanda aksanı ile konuşan bir kadın sesi, kayaların ortasındaki bir evden ve o evin içindeki bir taştan söz ediyor. Tiersen, adeta kulağa fısıldarcasına yavaşça söylenen vokali, güçlü basları ve yaylılarla buluştururken yine çok derinlere çekiyor dinleyeni. Tiersen’in çevreden aldığı iç izlenimi yansıttığı şarkılardan oluşan çok güzel bir koleksiyon bu albüm. Bazen bir rüya alemine sürüklüyor, bazen de tuhaf, bilinmeyen bir yere konuk ediyor bizi. Tutkulu, olabildiğince yalın ve olumlu anlamda sersemletici bir albüm.

25- Ben Frost - A U R O R A

Yaşamını İzlanda’da sürdüren Avustralyalı prodüktör Ben Frost, Kongo’daki deneyimlerini aktarıyor bu albümde. Minimalist, deneysel ve enstrümantal müzikten beklenebilecek ilginç yaklaşımları içinde barındıran, Frost’un melodiyi gözetmediği, armoninin noise içinde eridiği bir albüm A U R O R A. Davulcu Greg Fox (Liturgy üyesi), multienstrümantalist Shahzad Ismaily ve perküsyonist Thor Harris (Swans üyesi) ile kaydedilen albüm, kendi karakteri içinde yıkıcı bir niteliğe sahip; olabildiğince drone ve endüstriyel müziğin çekici vahşiliği ile donatılmış. Ayrıksı ve aykırı.

_______________

Dinamo FM'de canlı yayınlanan Vegan Logic'te yılın en iyi ilk 25 albümünü değerlendirdiğim iki program yaptım. Onların kaydını burada aşağıdaki bağlantılar aracılığıyla bir kez daha paylaşıyorum.

Vegan Logic - 2014'te En Beğendiğim Albümler 1. Bölüm

Vegan Logic - 2014'te En Beğendiğim Albümler 2. Bölüm

________________

2014'ün en iyi albümlerini sıralarken 55 albümlük bir liste ortaya çıkmıştı. Listenin geri kalanı da aşağıda:

26- Future Islands - Singles
27- Dale Cooper Quartet & The Dictaphones + (((witxes))) - Split
28- Andy Stott - Faith in Strangers
29- Vashti Bunyan - Heartleap
30- Robert Plant - Lullaby... And The Ceaseless Roar
31- Function & Vatican Shadow - Games Have Rules
32- Camera - Remember I Was Carbon Dioxide
33- Clark - Clark
34- Sunn O))) & Ulver - Terrestrials
35- Mark McGuire - Along the Way
36- Loscil - Sea Island
37- Linda Perhacs - The Soul of All Natural Things
38- Hauschka - Abandoned City
39- Pye Corner Audio - Black Mill Tapes Volumes 3 & 4
40- Scott Walker & Sunn O))) - Soused
41- Lussuria - Industriale Illuminato
42- Beck - Morning Phase
43- Douglas Dare - Whelm
44- submerse - Slow Waves
45- Damon Albarn - Everyday Robots
46- Gut und Irmler - 500m
47- Peygamber Vitesi - Ulu
48- Kiasmos - Kiasmos
49- Owen Pallett - In Conflict
50- Gazelle Twin - Unflesh
51- Franz Kirmann - Meridians
52- Mondkopf - Hades
53- Wild Beasts - Present Tense
54- Wrangler - LA Spark
55-Origamibiro - Odham's Standard





8 Ağustos 2014 Cuma

2014'ÜN İLK YARISINDA YAYINLANAN EN İYİ İLK 20 ALBÜM*


8.8. 2014 

Adet olduğu üzere, müzik alanında yılın en iyilerini konuşmaya başladık. Ben de bu yazı için geri dönüp yılın ilk yarısında öne çıkan albümlere baktım, bir sıralama yaptım. Bazılarını hiç sevmeyenler ya da başka albümlerin de listede olması gerektiğini düşünenler çıkacaktır mutlaka. Bu listeler, bir müzik yazarı tarafından yapılmış olsa da sonuçta kişisel beğenileri yansıtır; ama elbette yıl içinde çıkan yüzlerce albüm arasında müzik değeri, kayıt kalitesi ve yaratıcılık açısından yapılan eleme sonucunda geriye kalan albümler arasında bir sıralamadır.

"En iyi" tanımlaması her zaman tartışmaya neden olur ama şunu ifade etmek gerekir ki, sanat alanında tek bir en iyi yoktur; herkesin beğenisi farklı olduğundan kendine göre bir "en iyi" algısı olacaktır ve bu doğaldır. Listeleri o bakış açısıyla değerlendirmek ve farklı listelerden faydalanarak yıl boyunca yapılanlara bakmak gerekir. 2014'ün sonunda duruma bir daha bakarız.

20- WILD BEASTS - PRESENT TENSE
Bir önceki albüm “Smother”daki önemli çıkıştan sonra, bu kez daha karanlık ve minimal, vokali biraz daha öne çıkaran, synth’lerle ve elektronik sound ile daha haşır neşir ama yine etkisi çok yoğun bir albüm yaptı grup. Bunu da büyük ölçüde gitar ve synth melodilerinin uyumuna ve her albümde giderek gelişen vokal kullanımına bağlamak olanaklı. Müziğe, kendini tekrarlamaktan kaçınan, yaratıcı ve ilham verici bir yaklaşımı var Wild Beasts’in. Bu albümle bundan sonraki rotaları hakkında iyice merak uyandırdılar.




19- OWEN PALLETT - IN CONFLICT 

Pallett’in Brian Eno’nun synth, gitar ve vokal katkılarının yanı sıra, Çekoslovak FILMharmonic Orkestrası ile kaydettiği dördüncü solo albümü, kariyerinde bir başyapıt. Mükemmel melodileri son derece etkileyici ve kişisel şarkı sözleriyle böylesine şiirsel bir yapıda, sofistike bir enstrümantasyonla buluşturan pop albümüne sık rastlanmıyor. Owen Pallett’in vokaldeki etkinliğini artırdığı, besteci ve şarkı yazarı olarak kendini aştığı “In Conflict”, dinlerken içinde kaybolmak isteyebileceğiniz, güzel sürprizlerle dolu bir orman adeta. 




18- BECK - MORNING PHASE
Belirgin olarak 1970’lerin folk, country rock ve saykedelik rock sounduna ağırlık veren albüm, 2002 tarihli “Sea Change”i hatırlatıyor ve kuşkusuz Beck’in en iyi işlerinden birisi. Belki albümdeki her şarkı ilk dinleyişte hemen yakalamıyor insanı ama dinledikçe altyapıdaki güzellikler keşfediliyor. Orkestrasyon ve prodüksiyon Beck’in ustalığını bir kez daha bütünlüklü bir şekilde ortaya koyuyor. Eğer bu albümü “Sea Change”in devamı gibi düşünürsek, ondan geride kalan bir yönü yok kanımca. Beck kataloğunda yıldızlı bir yeri olacak bu albümün.




17- VATICAN SHADOW - DEATH IS UNITY WTH GOD
Prurient adlı projesinden de tanıdığımız Vatican Shadow ya da gerçek adıyla Dominic Fernow’un altı kasetten oluşan bu serisi, endüstriyel tekno dinleyicileri için gerçek bir nimet. Toplam 20 ayrı parçanın içinde 25 dakikayı aşan da var, 17 saniyelik kayıtlar da. Fernow’un yıkıcı, agresif ve karanlık soundu, diğer abümler gibi bu kasetlerde de temel unsur. Sadece kendisini cezbeden seslerin peşinden giden Vatican Shadow’un hiçbir kurala bağlı olmayan asi ve tutkulu tavrı, takdiri hak ediyor. Çok derinlerde, karanlığın içinde ürpertici güzellikler bulanlar için...




16- PYE CORNER AUDIO - BLACK MILL TAPES VOLUMES 1-4
Head Technician adıyla tanınan prodüktör Martin Jenkins’in Pye Corner Audio adı altında bir süredir yayınladığı Black Mill Tapes kayıtlarını bir araya getiren, 40’tan fazla parçanın yer aldığı bu albümler, elektronik müziğin geçmişinden bugüne bir geçit gibi. İçinde seveceğiniz bir ritim, vuruş, melodi bulmamanız söz konusu değil. Erken dönem analog kayıtlar, endüstriyel tekno, minimal tekno, bilimkurgu filmlerine soundtrack olabilecek garip fütüristik karanlık soundlar, Eno etkisindeki ambient seslere kadar ne ararsanız var bu albümlerde. Her şeyden önce arşiv meraklılarının dikkatini çekerim.




15- HAUSCHKA - ABANDONED CITY
Asıl adıyla Volter Bertelmann, sahne adıyla Hauschka’nın “Abandoned City” adlı albümü dünyanın farklı yerlerindeki terkedilmiş kentlere adanan şarkılardan oluşuyor. Hauschka’yı önceden hazırlanmış piyanosu ile yarattığı ritmik sound ile tanıyoruz, piyanoyu enteresan bir yöntemle ritim enstrümanı olarak kullanıyor. Bu albümde de piyanodan adeta bir orkestra sesi çıkarmakla kalmayıp, bazen dinlendirip nostaljik duygulara sürüklüyor, bazen de agresif vuruşlarla sanki geçmişten hesap soruyor. Kullandığı enstrümana böylesine hakim bir müzisyenin özgünlüğüne ve melodilerle insan aklında canlandırdığı hikayelere şapka çıkarıyorum.




14- LINDA PERHACS - THE SOUL OF ALL NATURAL THINGS
Saykedelik folk’un nadide isimlerinden ozan şarkıcı Linda Perhacs’ın 44 yıl sonra yayınladığı yeni albümü, vokalin saflığı ve müziğin yalınlığıyla hem kulaklarımız hem de yüreğimiz için ilaç gibi. Perhacs, 1970’te “Paralellograms” adlı ilk albümünün ticari başarı getirmemesi ve bunun üzerine plak şirketinin de albümün tanıtımını yapmaya pek yanaşmaması yüzünden asıl mesleği olan dişçiliğe geri dönmüştü. Yıllar içinde hayranları, kopyası bulunamayan o albümü dinlemesi için çevrelerinde yayarak bir efsanenin doğuşuna neden oldular. Sonunda aradan bunca yıl geçince, bu defa Linda Perhacs’ın “The Soul of Natural Things” adlı ikinci albümü yayınlandı. Folk, Americana, New Age, Freak folk türlerine meraklı olanlar için bir hazine değerinde bu albüm.




13- FUTURE ISLANDS - SINGLES
Future Islands, aslında “In Evening Air” (2010) ve “On the Water” (2011) albümleriyle çoktan radarıma girmişti ama müzik sahnesinde asıl çıkışı “Singles” ile yakaladı. 4AD plak şirketine geçmesinin, David Letterman’ın şovunda yer almalarının da etkisi büyük oldu tabii ama bence dünya onları keşfetmekte geç kaldı. Vokalist Samuel Herring’in içindeki tutkuyu ateşe çevirme yeteneği çok az müzisyende var. Kimisi onlar için post-wave diyor, kimisi synthpop. Bana kalırsa 80’lerin new wave tarzını punk, dans ve deneysel öğelerle buluşturan bir post-punk grubu Future Islands. “Singles”da bu unsurların tümü yine var ama önceki albümlerin soundu biraz daha pop’a kayınca bu kez bir parça yumuşadı. Ben “In Evening Air”deki gibi dinleyiciyi yakasından tutup doğrudan yaşadığı acının, aşkın, umutsuzluğun, isyanın doğrudan tanığı yerine koyan o agresif soundu daha çok sevsem de, “Singles” da yakıcı içtenlikten yoksun değil.




12- BEN FROST - A U R O R A
Yaşamını İzlanda’da sürdüren Avustralyalı prodüktör Ben Frost, Kongo’daki deneyimlerini aktarıyor bu albümde. Minimalist, deneysel ve enstrümantal müzikten beklenebilecek ilginç yaklaşımları içinde barındıran, Frost’un melodiyi gözetmediği, armoninin noise içinde eridiği bir albüm A U R O R A. Davulcu Greg Fox (Liturgy üyesi), multienstrümantalist Shahzad Ismaily ve perküsyonist Thor Harris (Swans üyesi) ile kaydedilen albüm, kendi karakteri içinde yıkıcı bir niteliğe sahip; olabildiğince drone ve endüstriyel müziğin çekici vahşiliği ile donatılmış. Ayrıksı ve aykırı. 




11- YANN TIERSEN - INFINITY
Müziğiyle çok farklı duyguları harekete geçirme yeteneğine sahip bir müzisyen Tiersen. Yeni albümü “Infinity”de, İzlanda’da ve doğduğu yer olan kuzey Fransa’daki Brittany’de yaptığı kayıtlar yer alıyor. Şarkı kurgulamaları her zamanki gibi son derece ilginç. Mesela “Steinn”da İzlanda aksanı ile konuşan bir kadın sesi, kayaların ortasındaki bir evden ve o evin içindeki bir taştan söz ediyor. Tiersen, adeta kulağa fısıldarcasına yavaşça söylenen vokali, güçlü basları ve yaylılarla buluştururken yine çok derinlere çekiyor dinleyeni. Tiersen’in çevreden aldığı iç izlenimi yansıttığı şarkılardan oluşan çok güzel bir koleksiyon bu albüm. Bazen bir rüya alemine sürüklüyor, bazen de tuhaf, bilinmeyen bir yere konuk ediyor bizi. Tutkulu, olabildiğince yalın ve olumlu anlamda sersemletici bir albüm.




10- FENNESZ - BÉCS
Noise ustası Christian Fennesz’in Editions Mego etiketiyle çıkardığı yeni albümün soundu, 2008 tarihli “Black Sea” albümündeki ses tasarımlarını akla getiriyor. Ancak bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bunu müzisyenin 13 yıl önce yayınladığı ve kariyerindeki başyapıt olarak görülen “Endless Summer” ile yapmak daha doğru; çünkü bu yeni albümle o noktaya çok yakın duruyor Fennesz. Gitar ile synthesizer’ların elektro-akustik buluşması,  üzerinde oynanıp bozulan seslerin çıkardığı gürültü, elektronik işlemden geçirilerek değiştirilen seslerin cızırdayışı, albümü müthiş bir ses makinesine çevirmiş. Kendini elektronik seslerle özgün dokular yaratmaya adamış bir müzisyenin kariyerinde yeni bir aşama. 




9- THEE SILVER MT. ZION MEMORIAL ORCHESTRA - FUCK OFF GET FREE WE POUR LIGHT ON EVERYTHING
Yaşadığımız dünyada uğrunda va karşısında mücadele edilecek çok fazla şeyin olduğunu bize sürekli hatırlattı Thee Silver Mt. Zion. Belli bir türe dahil olmayı reddedip, kendi deneysel yöntemleriyle kendi yollarını çizdiler. Bu kez de beşli olarak devam ettikleri o yolda, hırs ve adaletsizlik, ölüm, anne/baba olmanın yarattığı duygular, karşı koyma ve dayanma gibi konuları, farklı müzik türlerini kendilerine özel bir yöntemle ince ince işleyerek anlatıyorlar. Bu albümde her zamankinden daha enerjikler; dünyanın sonunun gelmesini beklemiyorlar, dünya dönerken yüreklerinden taşan duyguları patlama noktasında yakalayıp notalara dökmüşler.




8- HTRK - PSYCHIC 9-5 CLUB
2003’te bir üçlü olarak kurulan Avustralyalı deneysel rock grubu, üyeleri Sean Stewart’ın intihar etmesinin ardından ikili olarak müziğe devam ediyor. Bu yıl Ghostly International’dan çıkan “Psychic 9-5 Club”, HTRK’in gizemli karanlığına ortak ediyor dinleyeni. Minimalist bir yaklaşımla oluşturulan sounda, Jonnine Standish’in gizemli ama bu kez daha belirgin vokali eklenince oldukça hipnotik bir sound çıkıyor ortaya. 11 yıldır aşktan, aşkın yıkıcılığından, duygusal yıkımlardan ve onun ardından gelen iyileşme dönemlerinden söz ediyorlar. Anlattıklarına dikkat ederseniz, müzikle flört eden sözlerin ortaya çıkardığı şiirsel atmosfere kapılmamak pek olanaklı değil.




7- MAX COOPER - INHUMAN
Cooper, işlemsel biyoloji dalında doktorası olan enteresan bir müzisyen. Son 6-7 yılda çok sayıda single, EP yayınladı, remiksler ve işbirlikleri yaptı. Kendi adıyla yayınlanan ilk albümünü büyük bir merakla bekliyordum. Heyecanım boşa çıkmadı. “Inhuman”, kulüplerde çalmaya uygun bir sounda sahip şarkılardan ziyade, ambient ile synth’lerin sürükleyici bir birlikteliğinin eseri. Cooper için daha kişisel bir karakter taşıyan şarkılar bunlar. Yarattığı soundu dinlerken insana çok yakın geliyor ve o bu hissi duyguları basitleşmeden yansıtacak kadar orijinal bir şekilde yapıyor. Yılın en iyi elektronik müzik albümlerinden birisi. 




6- TEHO TEARDO & BLIXA BARGELD - SPRING (EP)
Listeye aldığım tek kısaçalar bu oldu. Ancak içinde yer alan kayıtların mükemmeliğini düşününce, almasaydım haksızlık olurdu. Geçen yılın en güzel albümlerinden biri olan “Still Smiling”i birlikte kaydetmişti Teardo ve Bargeld. O verimli işbirliğinin devamı bu yıl Record Store Day’de yayınlanan “Spring” kısaçaları ile geldi. Blixa Bargeld’ın sesinin tınıları öylesine güçlü ki, Almanca bilmeseniz de yüreğinize dokunuyor. Attığı çığlıklar, çıkardığı hırlamalar ve bazen de fısıldarcasına söylediği kelimelerle, dev bir ses evreninin içinde farklı karakterler canlandırıyor Bargeld. Teardo gibi yetenekli bir multienstrümantalistin ustalığı da, ona bunu yapma olanağı sağlayan altyapıyı yaratıyor. Tek kelimeyle büyüleyici kayıtlar. 




5- ALESSANDRO CORTINI -SONNO
Einstürzende Neubauten ile yaptığı çalışmalardan ve kendi elektronik projesi SONOIO’dan tanıdığımız İtalyan müzisyen Cortini, geçen yıldan bu yana kendi adıyla yayınladığı albümlere yenisini ekledi. Vatican Shadow olarak bildiğimiz Dominic Fernow’un kurduğu Hospital Records etiketiyle çıkan “Sonno”da bu kez, Roland MC 202 analog synthesizerdan delay pedalı kullanarak çıkardığı tekinsiz seslerle donatmış albümü. Kendini bir mekana kapatıp, elindeki kayıt aracı ile sesi farklı noktalarda kaydetmiş. Müzik, ses dalgalarıyla oynayarak elde edilen ve herhangi bir formu olmayan bir sanatsa, bu da o sanatı en iyi örnekleyen çalışmalardan birisi. Hiçbir kalıba bağlı kalmadan bu yöntemle müzik yapmak da, bu tanıma en çok uyan yöntem. Deneysel ve garip seslerden hoşlananlar kaçırmasın bu albümü. 




4- ERIK K SKODVIN - FLAME
Deaf Center ikilisindeki dark ambient soundu ve Svarte Greiner projesindeki minimal atmosferik müzikleriyle tanıdığımız Erik K Skodvin’in 2010 tarihli “Flare” albümünün ardından onu tamamlayan yeni çalışması “Flame” de, dinlemeye başladığınız anda bulunduğunuz ortamı ve hisleri değiştirebilecek kadar güçlü. Anne Müller ve Mika Posen’in yaylılarda, Gareth Davis’in klarnette katkıda bulunduğu albümün ses dokuları yaratarak oluşturduğu karanlık atmosfer, garip bir şekilde bağımlılık yaratıcı. Deaf Center’ın yaptığı gibi dinleyiciyi kuşkulu bir atmosfere çekip sarmalama özelliği Skodvin’ın solo kayıtlarında da var.




3- AUTOMAT - AUTOMAT
Berlin müzik sahnesinde 2011 sonunda kurulan Automat’ın ilk albümü, dinler dinlemez insanı yakalıyor. Einstürzende Neubaten ve Die Haut’tan tanıdığımız Alman gitarist Jochen Arbeit, elektronik müzik grubu Project Pitchfork ve rock grubu Prag’dan adını duyduğumuz davulcu Achim Farber, avantgart rock grubu Sovetskoe Foto’nun kurucusu basçı Zeitblom yani Georg Huber gibi üç yetenekli müzisyen bir araya gelip, 1980’lerde post-punk sonrası İngiltere’de endüstriyel müzik yapanların dans müziğini keşfettiği günlerde gelişen soundu bugüne taşımış. İngiltere’den söz etsem de Automat’ın asıl ruhunu veren kent Berlin. Dub-reggae esintili bas riff’leri ve trip-hop ritimleriyle, Berlin’in de katkısıyla karanlık bir sound yaratılmış. Toplam yedi şarkının olduğu albümde üç şarkıda eşlik eden vokalistlerden birisi Blixa Bargeld, diğer ikisi de avangart müziğin önde gelen isimlerinden Genesis P -Orridge ve Lydia Lunch. 




2- SWANS - TO BE KIND
Michael Gira ve ekibinin, Swans’ın kuruluşundan bu yana hiç düşürmediği ve bir tek onların aşmaya cesaret edebileceği bir çıtası var. Yoğun, enerji dolu, saykedelik ve insanın yüzüne tokat gibi gibi çarpan, içerdiği birçok müzik türünü öğütüp tamamen kendine özgü müzik ötesinde bir ayine çeviren, tanımlanması zor, olağanüstü bir albüm. Albümün adındaki seçimle müziğin vurucu gücünü bir arada düşünürseniz aslında sevginin yıkıcılığının, yıkımın altını çiziyor grup. “The Seer” gibi bir başyapıttan sonra, dinleyicileri belki ondan daha da yüksek bir tatmin seviyesine çıkaracak, ancak hissedilerek deneyimlenecek müzikle dolu bir cevher “To Be Kind”.




1- BOHREN & DER CLUB OF GORE - PIANO NIGHTS
Black Sabbath'a özgü doom, death metal grubu Autospy'nin soundu ve caz baladları ile yaratılan bir tür ambient karışımı onların müziği. “Piano Nights”, müziklerindeki karanlığın tonunda bir seyrelme, atmosferde bir rahatlama hissettiriyor. "Black Earth" ve "Beileid" albümlerindeki gibi insanı dipsiz derinliğe doğru çeken havaya düşkünseniz biraz şaşırabilirsiniz. Kuzey Avrupa'da bir kentte çetin kış koşullarında yapılan gece yürüyüşlerinden ziyade, yine kuzeyde bir yerlerde ama sonbahardaki sakin yürüyüşlere soundtrack olur diye geçiyor içimden. Bohren’in elinden çıkan dark ambient ve caz buluşması her haliyle çarpıcı.


27 Mayıs 2014 Salı

VEGAN LOGIC LXXII - MAYIS 2014 EN İYİ KAYITLAR SEÇKİSİ - 26.5.2014


27.5.2014

Dün akşam Dinamo'da canlı yayınlanan programın kaydı.

1- Morrissey - Istanbul (spoken word)
2- Morrissey - Istanbul
3- Wrangler - Lavaland
4- Kreidler - Alphabet
5- Yann Tiersen - Steinn
6- Diamond Version - Were You There (Carter Tutti Remix)
7- John Lemke - Walizka
8- Hamilton Leithauser - 5 AM
9- Morrissey - World Peace Is None Of Your Business (spoken word)

10- Morrissey - World Peace Is None Of Your Business
11- Swans - Screen Shot
12- Savages - Fuckers




21 Aralık 2013 Cumartesi

2013'TE EN ÇOK BEĞENDİĞİM 30 KONSER


Geride bıraktığımız yılı değerlendirmeye konser başlığı ile devam ediyorum. 2013 boyunca hem Türkiye'de hem de yurtdışında çok sayıda konsere gittim. Ne yazık ki son anda yaşadığım bir aksilik sonucunda, Glastonbury hevesim kursağımda kaldı ama neyse ki bu yıl turnelerinde görmek istediğim birçok grubu ve müzisyeni SXSW sırasında Teksas'ta ve daha sonra New York'ta yakalamıştım.

Aşağıda paylaşacağım listedeki konserler hakkında blogda yazılarım mevcut. Diğer ayrıntılara da verdiğim bağlantılardan bakılabilir. 2014'ün bol konserli, festivalli ve en azından müzik açısından iyi bir yıl olmasını diliyorum. Şimdiden yeni konserlerin hayalini kurmaya başladım bile!

1- Roger Waters - The Wall Live @ İTÜ Stadyumu (The Wall İstanbul'da destan yazdı)
2- Bohren und der Club of Gore @ Borusan Müzik Evi (Konser yazısı: Bir Hayaldi Gerçek Oldu / Christoph Clöser röportajı / Bohren & der Clun of Gore'a ayırdığım radyo programım)
3- Camera @ Hotel Vegas/Volstead, Austin, Teksas - SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
4- Prince @ La Zana Rosa, Austin, Teksas - SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
5- Lubomyr Melnyk @ Salon (Bütün piyanolar sevgilinizse, yalnızlık kimin umurunda? / Lubomyr Melnyk'e ayırdığım radyo programım)
6- Swans @ Salon (Salon'da Deneysel Bir Hafta Sonu)
7- Sigur Ros @ Madison Square Garden, New York (10 Yıl Sonra Sigur Ros'la Aynı Kentte İkinci Buluşma / Sigur Ros röportajı)
8- Savages @ Bowery Ballroom, New York  (Savages röportajı / Albüm yazısı)
9- Bad Religion @ Terminal 5, New York (Bad Religion'la Bir Punk Rock Gecesi / Albüm yazısı)
10- Nick Cave and the Bad Seeds @ Beacon Theater, New York (Nick Cave Adlı Fantastik Bir Dünya / Albüm yazısı: Push the Sky Away)
11- Föllakzoid @ Holy Mountain, Austin, Teksas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
12- Wire @ Babylon (Konser yazısı: Wire'dan Muhteşem Gürültü / Colin Newman röportajı)
13- Robin Guthrie @ Borusan Müzik Evi (Robin Guthrie röportajı / Albüm yazısı)
14- Mono @ Salon (Salon'da Ütopik Bir Gece)
15-The Soft Moon @ Hotel Vegas Patio, Austin, Teksas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri / Babylon konseri / Albüm yazısı / The Soft Moon'a ayırdığım radyo programım)
16- Tortoise @ Borusan Müzik Evi (Borusan'da Bir Tortoise Gecesi)
17- Toy @ Salon (Toy @ Salon)
18- Olafur Arnalds @ St. David's Bethell Hall, Austin, Texas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri / Olafur Arnalds Salon konseri)
19- Nik Bartsch + Sha @ St. David's Bethell Hall, Austin, Texas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
20- John Grant @ Babylon (Konser yazısı)
21- Primal Scream @ Rock'n Coke (Rock'n Coke 2013 İzlenimleri / Primal Scream'e ayırdığım radyo programı)
22- Suede @ Parkorman (Suede'in Küçük, Nahoş ve Ateşli Dünyası)
23- Efterklang @ Bowery Ballroom, New York (New York'ta Efterklang Sıcaklığı / Albüm yazısı)
24- Editors @ Rock'n Coke (Rock'n Coke 2013 İzlenimleri)
25- Portico Quartet @ Babylon (Albüm yazısı
26- Balmorhea @ Salon
27- Nils Petter Molvaer + Moritz von Oswald @ Babylon (Reaksiyon Özgürlüğü)
28- Body/Head @ Salon (Konser yazısı)
29- Melody Gardot @ İstanbul Caz Festivali (Konser yazısı)
30- The Veils + Placebo @ Parkorman (Konser yazısı)

(Fotoğraflar bana aittir.)

8 Nisan 2013 Pazartesi

Salon'da Deneysel Bir Hafta Sonu: Vladislav Delay ve Swans



Geçen hafta sonu iki gece arka arkaya Salon’daydım. Cumartesi gecesi elektronik müziğin en yaratıcı isimlerinden Finlandiyalı Vladislav Delay, asıl adıyla Sasu Ripatti için; pazar gecesi de Amerikalı noise rock/deneysel rock grubu Swans için oradaydım. İstanbul’da cumartesi akşamının sunduğu eğlenceleri bırakıp Vladislav Delay’in performansını dinlemeye gelen azdı. Oturmalı bir düzen tercih edilmişti ve giriş katındaki sandalyelerde herkese oturacak yer vardı.

Elektronik ekipmanı ve kapağında “Drum Machines Have No Soul yazan Mac bilgisayarıyla tek başına sahnedeki yerini sessizce aldı Vladislav Delay. Ambient tınılarından daha çok, ajite edilmiş seslerin, minimal tekno ve glitch'in yönlendirdiği epey deneysel bir setti dinlediğimiz.

Geçen hafta Babylon Lounge'daki Bowie gecesinde tanıştığım genç okuyucum Ahmet’le karşılaştık yine. Vladislav Delay’in Kuopio albümü hakkındaki yazımı okuyup gelmiş konsere. Konseri nasıl bulduğunu sorduğumda, “Aslında ben biraz yorgun hissettim,” dedi. Tam da önemli bir noktaya parmak basıyordu bu yanıt. Vladislav Delay’in dinleyeni rahatlatacak kolay dinlenebilir bir müzik yapma amacı yok; aksine sandalyenizde aksak ritimlerin, tuhaf seslerin oluşturduğu melodik olmayan müziği dinlemeniz için sizden ayrıca bir çaba bekliyor. O çabayı gösterirseniz, bir süre sonra hipnotize edici bir nitelik kazanıyor müzik.

Kuopio için yazdığım bir yazıda kapı metaforunu kullanmış ve şöyle demiştim: "Albümü dinlerken sanki çıkışa ulaşmak için birbiri ardına kapıları açıyorsunuz ama kapılar hiç bitmeyecek gibi hissediyorsunuz. Yine de bu his germiyor dinleyeni; herhangi bir baskı altında değilsiniz, bir sonraki kapıya büyük bir merakla uzanıyor eliniz. Arada kapıların rengi ve şekli değişiyor; yapıldıkları malzeme değişiyor, kimisi ağır kimisi hafif... Bir süre sonra eğlenceli bir hal alıyor bu çaba. Şu kesin ki ilerleme için o kapılara elinizi uzatmanız gerekiyor."

Hayalimde canlanan bu oyunu cumartesi gecesi müziği canlı dinlerken bir kere daha oynadım. Kapılar açıp kapandıkça müziğin oluşturduğu sarmalın içine girdim. Vladislav Delay çalmayı bitirdiğinde, bir süre dış dünyadan uzaklaşmış olduğumu fark ettim. O son 1.5 saat içinde başka bir yerdeydim ben. Bu tür müzikleri dinlemeye gelen kitle ufak da olsa, ne duyacağını ve ne istediğini bildiği için öz oluyor. O gece Salon'da Delay'i çıt çıkarmadan dinledi herkes. Bu da başka bir dünyaya ışınlanmayı kolaylaştıran bir unsurdu.

SİYAH KUĞU'NUN ÇEKİCİLİĞİ

Müzikleri arasında büyük farklar olsa da, Vladislav Delay ile Swans arasında bir konuda ortak bir yön var. Swans dinleyicisi de ne duyacağını ve ne istediğini bilerek gidiyor konsere. “Bakayım hoşlanacak mıyım?” denilecek bir müzik yapmıyor Swans. O müziği albümden dinlemeye dayanamıyorsanız, konserde yarıda çıkarsınız. Demek istediğim şu: Dinleyicisi de Swans kadar net ve kararlı olmalı. Pazar akşamı Salon’u o kararlı dinleyiciler doldurmuştu. Vladislav Delay’in aksine ilgi yoğundu. Mekana girerken Salon ekibinden Aslıhan Tuna’nın duvara “İçerdeki ses seviyesi sağırlığa yol açabilir!” uyarısını astığını gördüm. Daha önce Swans konserine gidenler zaten hazırlıklıydı; yanlarında kulak tıkacı getirmişti çoğunluk.

İçeri girdiğimde grubun sahneye nasıl sığacağını merak etmedim değil. 6 müzisyenin ekipmanları sahnenin büyük bir bölümünü kaplamış, müzisyenlere fazla yer kalmamıştı. Saat 8.40’ta grup üyeleri gözüktü, tek tek herkes yerini aldı ve “To be kind” adlı yeni bir şarkıyla açtılar konseri. Tam 5 dakika sonra ancak Michael Gira’nın sesini duyduk. Bir röportajında, “Müzik sizi alıp götürür. Dipdiri olması gerek. Bir şeye çekiçle vurmak gibi bu; oradan boşalan kan sizi yeni istikamete yönlendirir,” demişti. Swans’ı canlı dinlerken aklıma o sözleri geldi. Gerçekten de müzik çekiçle kafanıza vuruyordu sanki. Elbette ortada fiziksel bir acı yoktu ama ruhumda sarsıntı yaratıyordu. Gitarlardan, davuldan, zillerden, perküsyondan çıkan yırtıcı sesler, drone’lar arasında kalsam da kaçmak değil, ortasına atlamak istiyordum. O kadar gerçekti ki, sanki bir ara yakama yapışıp salladı, havaya kaldırıp hızlıca geri bıraktı beni. Müzik tarafından böyle yıpratılmanın ne demek olduğunu yaşayan bilir ve bu duygu ancak konserde yaşanır.

Gira’nın sahnedeki tavrı ise, dinleyici kitlesini ayrıca harekete geçiren bir faktör. Ellerini iki yana açıp, gözleri kapalı yavaş yavaş kendi etrafında dönüyor, ruhundan kendiliğinden fışkıran kelimeleri çok etkileyici bir sesle söylüyor. Bir yandan birasını içerken bir yandan da o da müzik tarafından sarsılıyor. Bunların hepsi bir süre sonra ayin havası yaratıyor. Sanki bir şaman ayininde topluca müziğe tapıyorsunuz. Aynı duygu, bir de Patti Smith konserlerinde o Allen Ginsberg şiirleri okurken yaşanır. Ama onda kelimelerin yarattığı etki daha ön plandadır; Swans’ın müziği aşırı derecede gürültülü olduğundan Michael Gira’nın vokali fazla anlaşılmıyor. Swans konserindeki ayin etkisini yaratan unsurlar, yavaş yavaş gelişerek yükselen müziğin karakteri ve o karakteri sırtlayıp dışavurumcu bir şekilde yansıtan Michael Gira.

Bu turnede daha önce yayınlanmamış şarkıları ile son albümü “The Seer”a odaklanıyor, bir tek eski şarkılardan “Coward”ı söylüyorlar. “Coward”ı çalarken Gira’nın bir yandan bıçağını sapla bana diye bağırırken bir yandan “Seni seviyorum” deyişi ve çelişkiyi yaşayışı görülecek bir sahne. Biz onu izleyip dinlerken ruhumuz yüceliyor ama o da kendi sesiyle nirvana yaşıyor. Uzun zamandır spiritüel konularla ilgileniyor Gira. Nitekim konserde de çaldıkları henüz yayımlanmamış “Oxygen” adlı şarkılarında ölüp cennete doğru yükseldiğini hayal eder. 2010 tarihli “My Father Will Guide Me up a Rope to the Sky” adlı albümün adı da oradan gelir. Bu tür ruhani temaları olan şarkıları başka türlü söylemenin de olanağı yok sanırım. Önce ta yüreğinizin derinliğinde acısını, güzelliğini hissedeceksiniz, sonra onu haykıracaksınız; başka yolu yok.


Swans konserinde sahne ile dinleyici arasındaki etkileşimi çok az konserde gördüm; kalabalık arasında adeta orgazm yaşarcasına titreyenler vardı. Başka hiçbir sanat insan üzerinde bu etkiyi yaratmadı; film izlerken ya da bir fotoğrafa baktığınızda duygularınız harekete geçer, ağlarsınız ya da gülümsersiniz ama beden ve ruhu aynı anda şaha kaldırmak müziğin işi. Michael Gira ve ekibi de bu sanatın ustası. Gira, konser boyunca ellerini bir orkestra şefi gibi kullanarak grubunu yönetip bakışlarıyla onları yönlendirirken, ilk notasından sonuna kadar kontrolü elinde tutuyordu. Ekibin geri kalanı, enstrümanlarına odaklanmış durumda onunla büyük bir uyum içindeydi.

Michael Gira, yine bir röportajında, “Kuğular görkemli, fiziksel olarak güzel ama gerçekten kötü huyları var,” diyerek grubun agresif müziği ile kuğular arasında bağlantı kurmuştu. Ben de bir yazımda ona pek katılmadığımı söylemiştim; kuğuyu rahatsız etmezseniz agresifleşmez. Üstelik hayatı boyunca tek bir eşi olur kuğuların, eşleri ölünce de üzüntüden bir süre sonra yaşamlarını yitirirler. Yani günümüzde çok az bulunan bir özelliğe sahiptir kuğu; sadıktır. Ben Swans için siyah kuğu diyeceğim. Aklınıza Black Swan filmi gelmesin; oradaki gibi siyaha kötü damgası vurmayacağım; zira en sevdiğim renktir, karanlıktan da hoşlanırım. Sadece gürültüsü ve kararlılığını olumlu bir özellik olarak görüp siyahın belirginliği ile örtüştürüyorum. Swans’ın müziği beyaz kuğu değilse de siyah bir kuğu gibi; gözünüzü alamayacağınız kadar güzel, mağrur, gerçek ve özüne sadık. İşte böyle bir deneyimdi Swans konseri.

To Be Kind - Mother Of The World/ Screen Shot - Coward - She Loves Us - Nathalie // Oxygen - The Seer / Toussaint Louverture Song

(Fotoğraflar bana aittir.)
_

2 Eylül 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 130: Swans - The Seer (Young God)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Eylül 2012

Adını, hemen herkesin sevdiği, zarif görünümlü bir hayvandan, kuğudan alan bir müzik grubunun şarkılarının da ona uygun olarak çoğunluğa hitap edeceğini düşünenler olabilir; ama deneysel rock grubu Swans söz konusu olduğunda durum farklı. Grubun kurucusu Michael Gira, “Kuğular görkemli, fiziksel olarak güzel ama gerçekten kötü huyları var” diyerek grubun agresif müziği ile bağlantı kuruyor. (Gira’ya bu konuda katılmıyorum; kuğu gibi kırılgan bir hayvan kendisini avlayan insanlara ve diğer türdeşlerine karşı tetikte olmayı bilmek zorunda. Bu onu neden kötü huylu yapsın ki? Üstelik 15. yüzyıldan bu yana evcilleştirilip kentlerdeki göllerde yaşar hale geldiler. Bir kuğu, kendisine ya da yavrusuna kötülük yapılacağını hissetmediği sürece saldırmaz; ancak bunu hissederse gerçekten öfkelenir. Yazıya bu parantezi açarak başladım ama amacım aslında burada bilimsel verileri sıralamak değil. Bir gün Gira ile karşılaşırsam belki onunla sohbet ederim bu konuda.)

Michael Gira’nın hayvanlardan esinlendiği ya da bu konuya kafa yorduğu belli. Yeni Swans albümü “The Seer”ın kapağında da köpekle kurt arası bir hayvan yer alıyor. Arkadaşı İngiliz sanatçı Simon Henwood’un tasarladığı bu resmin özelliği, dişlerinin Gira’ya ait olması. Tam da algıları alışılagelmiş yönün dışına çekmeye eğilimli bir müzisyene uygun bir iş.

1982’den bu yana, sıradışı ve şiddetli şarkı sözlerini bağırır ya da ulurcasına bir vokalle, gürültüye varan bir drone üzerine işleyerek karanlık müzikler yapıyor Swans. Çoğu zaman No Wave ve endüstriyel müzik akımı içinde tanımlanırlar ama Gira hiçbir zaman öyle hissetmediğini söyler. Kafasındaki mükemmel rock müziğini yapabilmek için ses ve ritmi kullanarak yeni bir yol bulmaya çalıştığını, melodiyi tamamıyla bir kenara bırakıp sadece yeni seslerin ve ritimlerin peşine düştüğünü anlatır. Bunun için ilham aldıkları arasında Throbbing Gristle, The Stooges, Brian Eno, Kraftwerk ve David Bowie’yi sayar. Gira’nın yapmak istediği, şarkıların çıkış noktası akustik gitar olsa da, kendi ifadesiyle onları stüdyoda işkenceden geçirip baştan çıkararak farklılaştırmak. Konserde yaşananlarsa o ses ve ritimlerin bir tür yamyamlığa maruz kalması.

Gerçekten de Swans’ın müziği, algıları zorlayıp gerçekliği en yalın boyuta taşır, soyut ve vahşidir ama aslında gerçeğin ta kendisidir. Canlı performanslarında bu katı saflığın müziğin sunuluşuna da yansıdığı anlatılır. Ben grubu hiç canlı dinlemedim ama Gira’nın konserlerde önde duran izleyicilerin ellerine bastığı, headbang yapanı yakalarsa ısırdığını, mekanın tam bir kaos içine girdiğini okumuştum. Hatta son dönemde özel olarak konserden önce klimayı kapattırıp seyircilerin bayılana kadar dayanıklılığını test ettiklerini okudum. Sonuç olarak hiçbir şey yapmadan dinleyebileceğiniz bir müzik değil bu; aktif bir konumda olmanız, bedeninizle ve ruhunuzla bir ölçüde yıpranmanız gerekiyor dinlerken.

Konser salonundaki deneyim böyleyse, evde oturup dinlerken nasıl oluyor? Bu sorunun yanıtını “The Seer”i dinlerken bir kez daha düşündüm. Elime basan, ısıran yoktu, ortam bayılmama neden olacak kadar sıcak da değildi ama ruhen bir o yana bir bu yana çarpıldığımı hissettim. İki saatlik albümde yer alan 11 şarkı, dinleyiciyi sokmak istediği atmosfere yavaş yavaş sokmuyor, aniden tutup kolundan hızla fırlatıyor.

Low grubundan Alan Sparhawk ve Mimi Parker’ın geri vokalde eşlik ettiği “Lunacy”de çocukluğunuzun masum günlerinin bittiği söylenerek bir cinnet halinden dem vuruluyor. Hiçbir zaman düz aşk şarkıları yapıp, iyiliklerden, güzelliklerden söz etmedi Swans. Hep anlatılmayan, gizlenen konulara, dünyadaki tuhaflıklara işaret etti. Bu albümün de farklı olacağını düşünmek için bir neden yok. Geleceğe dair kehanetlerini sıralarken, aslında içinde bulunduğumuz anda görülmek istenmeyenleri de aktarıp bir çeşit yaşanan anın kaşifi de oluyor Michael Gira.

Ardından 10 dakikalık “Mother of the World” sürekli tekrarlanan bir gitar riff’i ile hipnotik bir etkiyle devam ederken, 7. dakikadan sonra Gira, petrolü ve diğer kaynaklarını tükettiğimiz dünyada katliam zamanının geldiğini haber veriyor. Şarkının son 1 dakikası, çok güzel bir melodiyle biterken Swans’ın neredeyse tek bir loop’un üzerine döşediği seslerle yarattığı atmosfere saygı duyuyorsunuz.

Albümle aynı adı taşıyan 32 dakikalık “The Seer”, sanki bir orkestradaki müzisyenler performanstan önce akort yapıyormuş izlenimi uyandıran bir ses curcunası ile başlıyor. Ardından adeta bir jam session'a dönüşüyor. 8. dakikadan itibaren Gira’nın “I See It All” diye sürekli tekrarladığı kusursuz vokali devreye giriyor. 15. dakikada kısa bir süre durulur gibi olsa da, son derece sert gitar ve davul performanslarıyla zifiri karanlığa doğru ilerliyor. Bana göre, açılışta “Lunacy” ile başlayan çıldırma hali “The Seer”da zirve yapıyor.

The Seer Returns”, Swans’ın şarkılarında sık rastladığımız kıyametin habercisi. Bu haberciyi etkili kılmak için de kullanılabilecek en iyi sesten yardım alınmış. Swans’ın kemik ekibinden şarkıcı/klavyeci Jarboe, geri vokaldeki haykırmalarıyla müziğe sadece gizemli bir hava vermekle kalmamış, ürperti düzeyini de en üst noktaya çıkarmış. Gira ise, yıkılan dağlardan, gümbürdeyen vadilerden söz ederken, devam eden savaşlara atıf yapıyor. Başka ülkelere savaşa gönderilen askerleri kastederek, Amerika’da son yılların en çok kullanılan sloganlarından biriyle bitiriyor şarkıyı “Bring back the children home.”

Albümün ortasında bir ünlü müzisyen daha ağırlıyor Swans. Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun “Song for a Warrior”daki vokali, şarkı kendi içinde değerlendirildiğinde oldukça başarılı. Country esintili şarkı, soundu açısından albümün geri kalanıyla bir uyuşmazlık içinde gibi gelse de, bir konsept içinde düşününce, o noktada bir savaşçıya “Artık bu toprağı bulutlardan yapılma bir at üzerinde ele geçirecek bir savaşçısın / Kumları aşındıracaksın / Bazıları Tanrı’nın uzun zaman önce öldüğünü söylüyor / Ama ben senin göğsüne kafamı koyduğumda bir şeyler duydum” diyerek savaşçının içindeki ışığı bulması için sesleniyor. Böyle bir şarkıda noise rock sularından ayrılıp, başrolün piyano ve akustik gitara verilmesi, çok uygun olmuş.

Yaklaşık 9 dakikalık “Avatar”, albümde en sevdiğim şarkılardan birisi oldu. Sadece “Your life is in my hand”, “Your mind is in my eye”, “Your eye is in my mind” sözlerinin arka arkaya dokuz dakika boyunca yinelendiği şarkı, duyduğum en güzel post-rock şarkılarından birisi. 8. dakikaya yaklaşırken kilise çanını anımsatan seslerle her şey duruluyor ve piyanoyla birlikte ortalık yeniden karışıyor, fırtına çıkıyor, deniz coşuyor, bulutlar kararıyor. Birileri başkalarının hayatına hükmederken, hayatın da sonuna geliniyor...

Hemen ardından gelen “A Piece of the Sky”la Avustralyalı müzisyen Ben Frost’un akustik ve elektronik aletlerle yarattığı yangın seslerini duyuyoruz. Sonra titreşen seslerin kulaklarda uğultu gibi inlediği atmosferde gökyüzüne doğru yolculuk başlıyor. Sarı bir ışığın süzüldüğü yağmurla dolu bir tünelden geçilerek başka bir evrene yolculuk başlıyor. Kısa bir yolculuk değil bu. 19 dakika 10 saniyelik şarkıda yine geri vokallerde Jarboe’nin yanı sıra, deneysel folk-rock grubu Akron/Family’yi duyuyoruz. Bir yerde “The Sun fucks the dawn” diyor sözlerde. (Michael Gira’nın olaylara farklı açıklamalar getirmesi, hep ilgimi çekmiştir. Yağmur yağdığında sürekli şikayet eden bir arkadaşıma bir gün espriyle, “ Buhar tanecikleri soğuk hava ile sevişiyor. Öyle düşün. O zaman fantastik bulabilirsin” demiştim. Hiç öyle düşünmediğini söylemişti, gülmüştük. Bu sözüyle aklıma o anımı da getirdi Gira.) Şarkının sonu, “Orada mısın? Ay’da mısın? Havada mısın? Elimde mi parçalandın? Ateşe mi atıldın?” sorularını duyuyoruz. Belli ki giden gitmiş, nerede olduğu belli bile değil...

Son şarkı, 23 dakikalık “The Apostate”, Can’i anımsatan endüstriyel bir soundla başlayıp, ilerledikçe rotayı adeta Tom Waits’e doğru kırıyor. “Çık aklımdan / Bir yalanı yaşıyoruz / Tanrı’ya giden yol!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor Michael Gira. Aynı anda kulakları yırtarcasına çalan klarneti de duyunca diyorsunuz ki, olan biten bunca şeyden sonra delirmeyip de ne yapacaktık bu dünyada? Albümün son bir dakikasının ritmik olmayan perküsyon seslerine ve haykırışlara ayrılması ise, işte o an geldi çattı diyor. 21. yüzyılda modern toplumun delirme anını kayda almış Swans. Michael Gira ve ekibi, bugüne kadar Swans’ın kaydettiği bütün albümlerin zirve noktasına ulaşmış. “The Seer”i yapması 30 yıl sürdü demeleri boşuna değil. Bana göre grubun en güzel albümü olmasının yanında, kuşkusuz bu yılın da en iyilerinden birisi.

Hem teması hem soundu ile bütünlüklü, çok iyi kurgulanmış ve yorumlanmış şarkılarla dolu, usta işi bir albüm. Heavy metalden country’ye, drone’dan post-rock’a black metal’den ambient’a farklı etkileri kaynaştırıp müthiş bir ses deneyimine girişmiş Swans. Müziğin türü herkesin kulağına uygun olmayabilir ama bu yapılan işe saygı duymamayı gerektirmez. Albümlere numara ile not vermiyorum; verseydim tam not alırdı benden.




-

Translate