Simeon Coxe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Simeon Coxe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2016 Salı

DENEYSEL VE BAĞIMSIZ KÜLTÜR: INCUBATE


19.09.2016

Klasik ana akım müzik festivallerinden sıkılıp, bana farklı bakış açıları kazandırabilecek festivallerin peşine düşeli epey oluyor. Son birkaç yıldır Tennessee’de Big Ears, Berlin’de Atonal, North Carolina’da Moogfest derken, bu ay yolum Hollanda’da bağımsız kültüre odaklanan Incubate’e düştü. Bu festivallerde öncelikle aradığım şey, deneysel bir yaklaşıma sahip olmaları. Bunun sonucunda lineup, hem her zaman canlı dinleme olanağı bulamadığım isimlere hem de yeni keşiflere açık oluyor. Ayrıca müzikle sınırlı kalmıyor bu etkinlikler; ses ile görsel etkileşimini irdeleyen yerleştirmeler, film ve dans gösterileri ile tiyatro oyunları da oluyor. Böylece festival sonunda kendimi bir anlamda yeni yaratım süreçleri konusunda güncellenmiş hissediyorum. Bunca yıldır sayısız festival izleyen birisi olarak beni mutlu eden şey bu.

Incubate Festivali'ni etkinlik devam ederken sosyal medya hesaplarımdan fotoğraf ve yorumlarla, Periscope yayınlarımdan da canlı görüntülerle izleyip aktardım ama onlarla yeterli bir izlenim edilemeyeceğinden bir değerlendirme yazısı yazdım.

Hollanda’nın Tilburg kentinde yapılan Incubate'ten bu yıla kadar haberim yoktu. Oysa 2005 yılında ZXZW adıyla başlamış ama 2009’da Austin’deki SXSW festivalinden gelen talep üzerinde adı değiştirilerek Incubate olmuş. İlk başladığında yeraltı punk, hardcore ve elektronik grupların katıldığı iki günlük bir festivalken artık dört güne yayılan ve yine yeraltı kültürüne odaklanan daha büyük bir etkinlik. Geçen yıl Hollanda Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen bir davetle ülkedeki müzik sahnesini tanıtan bir geziye katılmıştım. Yaklaşık bir haftada altı kenti gezdiridiler ama bize bu festivalden söz etmediler; ticari ve turistik getirisi olan tuhaf festivallere bile götürdüler bizi ama Incubate’in adı geçmedi. Demek ki yeraltı kültürü orada da yeterince desteklenmiyor... 

Incubate, Tilburg kent merkezinde, birbirine yürüyerek ulaşılabildiğiniz farklı mekanlarda gerçekleştiriliyor. Bu tür festivallerin beni çeken özelliklerinden birisi de bu. Farklı salonları görerek kentin müzik sahnesinin tümüne hakim oluyorsunuz; büyük konser salonlarının yanında ufak caz barlar, rock barlar ya da sokaklar konser mekanı haline geliyor. 

Tilburg’da ses açısından gruplara uygun 13 ayrı mekan seçilmişti. Birbirine 5 ya da 10 dakika uzaklıktaki bu salonlara hep yürüyerek gittim. Bu sorun değildi elbette ama konser saatleri birbirine çok yakındı, hatta bazıları çakışıyordu; yürüme ile geçen zamana acıdığım durumlar oldu. Bu yüzden festivale dair olumsuz bir eleştiri olarak, konser saatlerinin birbirine yakın tutulmuş olmasını söyleyebilirim. Sabah geç saatlere kadar DJ’ler eşliğinde partiler devam ettiğinden gündüz konserleri 15:00’a kadar başlamıyordu. Sanırım sıkışık takvimin nedeni de buydu.

SILVER APPLES’DAN ANEMONE TUBE’A SES MACERASI

Bu yılki lineup incelendiğinde Avrupa’dan ve dünyanın birçok bölgesinden sıradışı ve iddialı müzisyenler katıldı Incubate’e. Kendi sitelerinde “cutting-edge culture” ve “extreme music” ifadelerini kullanmışlar. Odaklandıkları müzik türlerini ambient, drone, avangart, noise, elektronik, free jazz, hardcore, punk, endüstriyel, EBM, metal, indie, enstrümantal rock, saykedelik ve garaj rock olarak sıralamak mümkün. Toplam 89 isimden oluşan lineup’ta Thurston Moore, Deerhoof ve Eagulls gibi tanınan isimler de vardı ama ben daha az bilinenlere öncelik verdim. Festivale geç ulaştığımdan Thurston Moore’u kaçırdım ne yazık ki; Deerhoof başka bir konserle çakıştı ama Eagulls’ı dinleme olanağı buldum. Post-punk’ın karanlık atmosferini hipnotik gitar riff’leri ve dikkat çeken bir vokalle buluşturan grup, büyük ilgi gördü. Biraz Joy Division’ın kederli ritimleri, biraz The Cure’un hüznü vardı müziklerinde. Sahnede benim düşündüğümden daha karizmatik bir varlık gösterdiler. Açıkçası o konsere biraz bakıp başka bir mekandaki konsere geçerim diye plan yapmıştım ama bu plan işlemedi; Eagulls’ın müziği beni içine çekti. 

Incubate’e giderken bende en çok heyecan yaratan müzisyen Silver Apples’dı. Birkaç ay önce Moogfest’te ilk kez canlı dinlediğim Simeon Coxe’u bir kaz daha görecek olmak mutlu etmişti beni. 18 yıl aradan sonra yayınlanan “Clinging to a Dream” adlı albümden yeni şarkıları da ilk kez dinleme olanağı bulduğum konser, Paradox adlı bir caz/rock barda yapıldı. Önceden gidip en öndeki masaya yerleştim ve beklerken sahneye kurulan The Simeon’un fotoğraflarını çekmek istedim. Bilenler vadır; The Simeon, Simeon Coxe’un kendisinden başka kimsenin çalamadığı, telgraf tuşları, pedallar ve bilumum alet parçasıyla kendi yaptığı osilatörun adı. Ses teknisyeninden izin alıp sahneye çıktım, tam fotoğraf çekerken perdenin arkasından Simeon Coxe göründü. “Henüz tam kurmadım aleti ama sorun değil,” dedi gülerek, sonra da The Simeon’un başına geçerek kablolarla oynamaya başladı. 78 yaşındaki müzisyen, gerçekten de laboratuvarda deney yapan bir çılgın profesör gibiydi konser boyunca. Bir süre sonra yine farklı bir dünyadan geliyormuş izlenimi uyandıran tuhaf gıcırtılarla kendine özel sonik atmosferini yarattı. 

Grubun kurucu üyelerinden Danny Taylor ile Simeon Coxe’un 60’ların sonunda müzikte devrim yaratan albümleri “Silver Apples” ve “Contact” ile 1990’larda yayınladıkları albümler saykedelik elektronik müzik efsanesi Silver Apples’ı bugüne taşıdı. Taylor’ın ölümünden sonra Coxe’un tek başına yeni albüm kaydetmesi, hayranlık uyandırıcı ancak albümün o eski parlak dönemi yakaladığını söylemek zor. Incubate performansında eskilerin yanı sıra yeni şarkılardan da çaldı Simeon Coxe ve her zamanki gibi canlı dinlemek son derece keyifliydi. Kendisinden oldukça genç bir salon dolusu insanı, zaman zaman teknoya varan ritimlerle karıştırdığı garip seslerle dans ettirmesi görülecek şey. 


Incubate kapsamında en beğendiğim performanslardan birisi, ambient/endüstriyel müzik projesi Anemone Tube oldu. 1996’da Almanya’da Stefan Hanser’in başlattığı proje, son derece güçlü psikojenik etkiler yaratan bir kavramsal ses sanatı projesi. Bugüne kadar bir Macbook ile mum, tütsü ve Buda heykellerini aynı sahnede görmemiştim. Hanser, yüzünü bir kumaşla tamamen kapayarak setin başına geçtiği anda alışılmadık bir performans olacağını anlıyorsunuz. Ortamı tütsü kokusu kaplarken, sadece mum ışığında yapıyor müziğini. Arkadaki ekrana yansıyan ikonik görüntüler, heykeller ve fotoğraflar da devreye girince, sizi alıp birtakım girizgâhlardan geçirerek kendi gizemli dünyasına alıyor. Performans, loop’lar, perküsyon ve tuhaf tıkırtılar eşliğinde ambient’tan endüstriyel noise’a varan bir ses paletinde gidip gelirken dinleyiciye de büyüleyici bir ses/görsel etkileşimi yaşatıyor. Anemone Tube’un soundunu akademik deneysel materyal ile yeraltı endüstriyel alan arasında kurduğu bağ nedeniyle ayrıca ele almak lazım.

SURİYELİ SIĞINMACILARIN MÜZİKLE YAŞAM MÜCADELESİ

Festival için önceden yaptığım radyo programlarımda da belirttiğim gibi, Suriyeli grup Trio Qasyon en çok dinlemek istediklerim arasındaydı. Hollanda’ya sığınan 20 yaşındaki Suriyeli ud sanatçısı Jawa Manla’nın kanunda Shaza Manla ve perküsyonda Latif Al-Obaidi ile kurduğu üçlü, kendi kültürlerini Batı Avrupa’da tanıtmak için konserler veriyor. Incubate festivalinin bu yetenekli gruba yer vermesi, güzel bir olay. Yeri gelmişken burada da belirtmek isterim. Suriye’den Türkiye’ye gelen sığınmacıların arasında son derece yetenekli sanatçılar var. Fırsat verilirse onlar da festivallerde ya da etkinliklerde seslerini duyurabilirler. Unutmamalı ki toplumlar arasındaki sorunları gidermede sanat her zaman en iyi araçtır. Mesela ben birkaç ay önce Kobani’den kaçıp Mersin’e sığınan Suriyeli genç vokalist Jinda Kanjo ile röportaj yaptım. Ülkesinde konservatuarı bırakıp gelmek zorunda kalmış bu genç kadının güçlü sesininden ve içten yorumundan etkilenmemek olanaklı değil. Umarım onu da duyan olur ve o yetenek harcanmaz. (http://www.veganlogic.net/2016/04/jinda-kanjo-kobaniden-gocen-muthis-bir.html)



Trio Qasyon, Incubate’teki konserine başlamadan önce grubun üçlü değil ikili olarak çalacağı duyuruldu; dolayısıyla perküsyonda Latif Al-Obaidi yoktu. 20 yaşındaki ud sanatçısı Jawa Manla’ya eşlik eden Shaza Manla’nın 12 yaşında olduğunu öğrendiğimde inanamadım. Yaptığı solo ile mekandaki herkesi kendisine hayran bırakan bir çocuğun henüz dilini bile konuşamadığı bir ülkedeki başarısı muhteşemdi. Sanatın evrenselliği işte bu diye düşünmeden edemedim. Her ikisi de çaldıkları enstrümana son derece hakimdi. Festivalde benim izlediklerim arasında en çok ilgi gören grup oldular; müziği aldıkları keyifle yere uzanıp dinleyenler vardı. Qasyon’un müziği, Türkiye’deki geleneksel müziğe oldukça yakın olduğundan benim için çok değişik değildi ama Hollandalılar için sıradışıydı ve bu farklılığı kucaklayışlarını görmek çok güzeldi. 

LARAAJI İLE DENEYSEL MEDİTASYON VE FESTİVALDE ÖNE ÇIKANLAR

Ambient, drone ve new age müzik dinleyicileri için tanıdık bir isim olan Laraaji’yi daha önce Big Ears Festivali’nde de dinlemiştim ama Incubate performansını da görmek istedim. Aslında festivalde gülme ile meditasyonu buluşturan atölyelerinden birini de gerçekleştirdi ama ben yetişemedim. Yer ayırtarak yapılan bu atölyede kahkaha atma ve meditasyon gibi birbirine zıt görünen iki kavramı bir araya getiriyor Laraaji. Keman, piyano, trombon ve vokal çalıştıktan sonra 1970’lerde Doğu mistisizmi ve kanuna merak salan müzisyen, New York’un ünlü parkı Washington Square Park’ta Brian Eno tarafından keşfedilince onun prodüktörlüğünde yaptığı “Ambient 3: Day of Radiance” ile adını duyurmuştu. Incubate’teki müzik performansında da ambient müziğin insan ruhunu rahatlatan tınılarında derin bir yolculuğa çıkardı bizi.

Incubate kapsamında ilk kez canlı dinlediğim yeni gruplar da oldu. Bunlar arasında noise, art rock, dark ambient türlerine odaklanan avangart grup Muscle and Marrow’un performansı kayda değerdi. Portlandlı ikili, drone gitarlarının üzerine ses dokuları ve davul vuruşlarını ekleyerek yarattıkları dumanlı atmosferi Kira Clark’ın soğuk vokali ile dindiriyor. 

1970’lerin davul gitar ve synthesizer üçlüsüne dayalı kozmik müziğini analog elektronik aletler ve ambient ses tasarımlarıyla buluşturan Inwolves ise, kendi içinde birçok değişim dinamiğini barındıran bir sound yaratıyor. 70’lerin kosmische musik tarzını ambient ile iç içe geçirirken yaratıcı ses tasarımlarına imza atıyorlar. 

Belçikalı ses mühendisi Mathieu Serruys, insanın içini ısıtan drone’lar ve ambient’ı buluşturan melodileriyle Incubate’e renk katan müzisyenler arasındaydı. Hollanda’nın müzik sahnesine kazandırdığı gruplardan Maze, post-punk’a festivalde doymamı sağlayan en güzel performanslardan birisini sundu. Hipnotik gitar soundunun nevrotik davul ve soyutlayıcı bir vokalle kusursuz birlikteliğine tanık olduk sayelerinde. Lo-fi-no-wave diye bir ifade kullanmışlar kendi sitelerinde; adına ne derseniz deyin ama iyi müzik yaptıkları kesin. Saksofonundan çıkan seslerle son derece düşük ve çok yüksek tonda doğaçlama drone’lar yaratma becerisine sahip Daniele Martini’nin bir rock bardaki konseri, beklediğimden daha fazla ilgi gördü. Dinleyiciden yoğun dikkat talep eden, kimi anlarda sessizliğin sağladığı bir bağla kurgulanan ve mutlaka canlı deneyimlenmesi gereken ilginç bir performanstı. 

Avangart seslerin uçuştuğu festivalde yeraltı elektronik/deneysel tekno sahnesinin ünlü ismi Psychick Warriors ov Gaia, bir geceyi sabaha bağladı. Elektro akustik ve etnik ritimlerle funk’ı da buluşturan setlerinde yirmi yıl sonra hâlâ zamanın ötesinde olduklarını kanıtladılar. Sahne boştu; çünkü kendileri yukardaki DJ kabininden çalıyordu ama salonda herkes dans ediyordu. Duvarlara yansıtılan görseller, sahnedeki ekran ve ışıklarla mekan tam bir diskoya döndü. 

“Ben bildiğin klasik şekilde çılgınca eğlenmek istiyorum!” diyenler için de seçenekler mevcut Incubate’te. Heavy headbanging & heavy drinking with special DJ adı altında düzenlenen etkinlik, gece geç saatlere kadar sürüyor. Ayrıca sabah 04:00’a kadar devam eden Metalfest de Incubate kapsamında düzenleniyor. Bunlarla birlikte, The Quietus DJ’lerinin çaldığı mekanlar var. Neden The Quietus derseniz, Avrupa’daki en sevdikleri festival olduğunu söylüyor The Quietus ekibi; bu nedenle de etkinliğe destek veriyorlar.

Ek olarak, video oyunlarına meraklı olanlar için festivalde En İyi Bağımsız Video Oyunları konferansı adı ile bir etkinliğin yer aldığını da belirteyim. Bu etkinliğin yer aldığı binaya gittiğimde, konuyla fazla ilgili olmasam da ben bile uzun süre binadan çıkamadım. Belki bu alanda çalışanlar için festivalin en çekici yönü bu olabilir. 

MÜZİK “AŞIRI” AMA EN UFAK BİR AŞIRILIK YOK

Incubate’i izlerken bu tür avangart/deneysel festivallere dair bir teori geliştirdim. Müziğin olumlu anlamda “aşırı” olduğu hiçbir festival ortamında aşırı bir durum yaşanmıyor. Bilirsiniz, ana akım festivallerde birçok sorun yaşanabilir; fazla içip çevreye rahatsızlık verenler olur, müzik dinlemek yerine bağıra çağıra konuşarak ya da itişip kakışarak ortamı gerenler olur. Oysa Incubate gibi etkinliklerde müzik ne kadar “aşırılaşırsa”, dinleyici kitlesi de o kadar müziğin içine daldığından bu tür sorunlar yaşanmıyor. Herkes sadece müzik dinleme hedefiyle geldiğinden, tek ilgi noktası o oluyor. 

Eğer siz de temel olarak iyi müzik dinlemek, yeni keşifler yapmak, yeraltı sanat atmosferinde gezinmek ve yaratıcı sanatsal çalışmalar görmek istiyorsanız, yolunuzu Incubate’e düşürün derim. Üstelik bilet fiyatları da uygun: Günlük biletler 22.50 Euro, 4 günlük festival bileti 60 Euro. 

Konaklama için kent içinde istediğiniz yerde kalabilirsiniz; çünkü tüm mekanlar yürüme mesafesinde. Ama kamp yapmak isterseniz, Tilburg merkez tren istasyonundan 10 dakikalık yürüme mesafesindeki kamp sitesinde bir gecelik 15 Euro, 2 gecelik 27.50 Euro, 3 gecelik 35 Eurp ve 4 gecelik de 42.50 Euro ödeyerek kalabiliyorsunuz. Alanda sıcak duş, tuvalet, eşyalarınızı koyabileceğiniz kasalar, WiFi ve kahvaltı mevcut.

Bütün bunlara ek olarak, festivalin basın ile ilişkilerini yürüten görevliler işlerini son derece iyi yapıyor. Ne zaman e-posta gönderseniz kısa sürede yanıt geliyor ve her aşamada yardımcı oluyorlar. 

Keşif peşinde koşarken Türkçesi “kuluçkaya yatmak” anlamına gelen bu festivali bulmam tesadüf değil tabii; bir kez Incubate’e katılana “incubator” diyorlar. Bakalım aldığım esin kuvözde neler yaratacak?

(Fotoğraflar ve videolar bana aittir.)

Incubate Festivali'ne ayırdığım Vegan Logic radyo programları

6 Temmuz 2016 Çarşamba

MOOGFEST: EN UFUK AÇICI FESTİVAL!


6.7.2016

Son beş yıldır gitmeyi hedeflediğim bir festivaldi Moogfest. Elektrik mühendisi ve elektronik müziğin öncülerinden, analog synthesizer üreten Moog Music’in kurucusu Robert Arthur “Bob” Moog’ anısına düzenlenen festivale beni çeken en temel neden, önceliği yaratıcılığa veren yaklaşımıydı. Günümüzde birçok farklı festivalin arasında Moogfest’in programına bakınca, zihnime yeni bir kapı açacağını tahmin ediyordum ama tahminimin ötesinde bir zenginlik kazanarak döndüm dört günlük festivalden.

Temeli 2004 yılında New York’ta atılan festival, 2010-2014 arasında Moog Music fabrikasının bulunduğu Asheville’de gerçekleştirildi. Bu yıl ilk kez North Carolina eyaletinin (NC) Durham kentinde düzenlenmesinin nedeni ise, kentin endüstri ile olan bağı ve Duke Üniversitesi’nin de festivale katkısıyla festivale yeni yaklaşım ve olasılıklar kazandırmaktı.

GAY KARŞITI YASAYA FESTİVALDEN SERT TEPKİ

Festival başlamadan bir süre önce NC’da “HB2” olarak bilinen gay karşıtı yasa yürürlüğe girince Moogfest’in aldığı tavırdan da bu yazıda söz etmek gerekli. Durham’ın 20 yıldır North Carolina Gay ve Lezbiyen Film Festivali’ne ev sahipliği yaptığını düşünürseniz yasaya karşı tepkilerin ne kadar yoğun olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Festival yönetimi, bu duruma duyarsız kalmayarak, transseksüel bireylerin kamusal alanda sadece kimliklerinde yazan cinsiyete uygun tuvaletleri kullanabileceğini hükme bağlayan yasa karşısında sert bir bildiri yayınladı. Söz konusu bildiride, yasanın Moogfest’in dayandığı çeşitlilik ilkesine tamamen aykırı olduğu söylenerek, festival kapsamında buna uyulmayacağı, trans bireylerin her zamanki gibi en iyi şekilde ağırlanacağı ve cinsiyet ayrımcılığına kesinlikle geçit verilmeyeceği belirtiliyordu. Bruce Springsteen, Bryan Adams, Pearl Jam gibi büyük isimlerin yasayı protesto için NC konserlerini iptal ettiği bir ortamda, Moogfest yönetimi, festival kapsamında her tür platformun HB2 yasasına karşı bilinçlendirme işlevini yerine getirerek protesto amaçlı kullanacağını açıkladı. Festivallerin “pasif bir eğlence aracına” indirgendiği günümüzde, bir müzik ve sanat festivalinin gerici bir yasaya karşı örnek tavrını belgelemesi ve toplumda ilerici rolünü üstlenmesi açısından önemli bir gelişmeydi bu. Bunun yansıması olarak, Durham’da farklı mekanları kullanan festivalde birçok yerde HB2’ya karşı poster ve afişlere rastlamak mümkündü.

Yazının başında beni Moogfest’e çeken en önemli nedenin yaratıcılığı ön plana koyması olduğunu belirttim. Amerika’nın 44 eyaletinden ve dünyanın 21 farklı ülkesinden insanı buluşturan festival, toplam dört günün içine 119 müzik performansının yanı sıra, 100 atölye çalışması, 67 söyleşi, 13 sanatsal yerleştirme, 11 film gösterimi ve 5 ses yerleştirmesini sığdırdı. Katılan müzisyen, sanatçı ve akademisyenlerin ortak noktası, farklı sanat dalları arasındaki etkileşim ve bunların teknoloji ile bağlantısı üzerine çağımızın en ilerici fikirlerini geliştiren isimler olmasıydı. Bu açıdan festival sonrasında yeni perspektifler kazandığımı ve bu deneyimin beni yeni bir noktaya çektiğini hissettim.


DİNLEYİCİYİ GRIMES'IN MÜZİĞİNİN İÇİNE ALAN YERLEŞTİRME

Oldukça yoğun geçen dört günlük maratona, basın akreditasyonu için gerekli işlemleri hızlıca tamamladıktan hemen sonra, “Realiti, Inside the Music of Grimes” adlı interaktif yerleştirmenin medya tanıtım gösterisi ile başladım. Bizi önce büyük ve karanlık bir çadırın içine aldılar. Elektronik müzik sanatçısı Grimes’ın “Realiti” adlı şarkısını, Microsoft’un desteklediği Kinect teknolojisindeki hareket sensörü sayesinde istediğimiz şekilde yeniden yaratabileceğimiz, remiksleyebileceğimiz anlatıldı. Yerleştirmenin içinde hareket ederken tül benzeri perdeye dokunduğumuzda seslerin farklılaştığını, alçalıp yükseldiğini duyabiliyorduk ama ben “dinleyiciyi müziğin içine alma” ifadesi kullanıldığı için bunun etkisini daha yoğun hissetmeyi umuyordum. Zevkli olsa da düşündüğüm kadar çarpıcı bir etki yaratmadı bu deneyim.



Moogfest’te etkinlikler için kullanılan mekanların tümü kent içinde. Dolayısıyla birinden diğerine yürüyerek kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Arada yemek için fazla zamanınız yoksa, sokaklara konulan yiyecek arabalarından ayaküstü bir şeyler bulabiliyorsunuz. Biz de Grimes’ın yerleştirmesini ziyaret ettikten sonra öyle yapıp, hemen karşısında sadece davetlilerin alındığı festival açılış partisine yetiştik.

Bedava içkiyi düşününce kapıdaki sırayı buna yorabilirdim ama belli ki asıl neden, partide son yıllarda adı giderek parlayan prodüktör Laurel Halo’un çalmasıydı. IDM ile Afrika ritimlerini iç içe geçiren, Berlin minimal tekno soundu ile ilginç ses örneklerini arka arkaya son derece büyük bir ustalıkla kaynaştıran, dinleyenleri anında kavrayıp dans pistine çeken harika bir set çaldı Halo. Arkasındaki dev ekranda yaratılan görsellerle uyumu ve ses evrenine hakimiyetine şapka çıkardım.


SILVER APPLES SARSINTISI!

Tüm festivalin benim için en önemli ismi olan Silver Apples’ı görmek için bir bara doğru koşar adımlarla gittiğimizde, elektro-rock’ın öncüsü Simeon Coxe’a büyük bir ilgi olduğunu görmek sevindiriciydi. Kendisiyle festivalden önce yaptığım söyleşide, teknoloji ve sanatın birbirine bağlı güçler olduğunu anlatmıştı. 78 yaşındaki müzisyen, bunu o gece en mükemmel şekilde kanıtladı! Başında kovboy şapkası, boynunda fuları ile kendi yarattığı osilatörden çıkardığı uçuk sesleri çıkarırken gerçekten de laboratuvarda deney yapan çılgın bir profesör gibiydi. Sahnenin önünde onun şaşırtıcı müziği eşliğinde dans eden gençlerin hayran bakışlarına gülümseyerek yanıt verdi; sadece bilinen eski Silver Apples şarkılarını değil, yeni şarkılarını da çaldı! Performansını o bardaki herkesi dans eder hale getirdikten sonra çığlıklar, alkışlar ve ıslıklar arasında büyük bir coşkuyla tamamladı. Sanki bir film setindeydik; gerçek olamayacak kadar güzel, inanılmaz bir geceydi. Benimle yaşıt “Contact” albümünden şarkıların nasıl hala bu kadar fütüristik bir sounda sahip olabildiğini bilmiyorum; Simeon Coxe’un bir bar dolusu insanı kendinden geçiren, o tuhaf ama bağımlılık yaratan müziğiyle hâlâ gençlere taş çıkarttığını görmek, tam anlamıyla fantastikti. Mucizevi yeteneklere sahip yaşayan efsanenin Moogfest performansı, üzerimde bir devrim gibi sarsıcı etki yarattı. Hani denir ya; artık ben aynı ben değildim o geceden sonra...

Belki Silver Apples kadar çarpıcı bir deneyimin sonrasında dinlemenin etkisi olabilir ama Arthur Russell’s Instrumentals konseri, ekibin daha çok geleneksel kalıplara bağlı kalan yorumuyla hayal kırıklığı yarattı. Ardından ünlü prodüktör, vokalist ve gitarist Daniel Lanois’nın lap steel gitardaki ustalığına tanık olup, geçen yıl “Dark Energy” adlı albümüyle birçok yabancı müzik sitesinin en iyi albümler listesinde ilk sıralara yerleşen Jlin’i dinlemeye koştuk. Indianalı elektronik müzik prodüktörü, 1980’lerde Chicago’da house müzik ve sokak dansı etrafında gelişen bir alt türü günümüze uyarlıyor. Albümünün abartıldığını düşünüyordum ama canlı dinlemek için gittiğimde de duyduğum müzikal karmaşa kulaklarımı ve dolayısıyla ruhumu cezbetmedi.


GELENEKSEL KALIPLARI KIRIP BEKLENMEYEN YOLU SEÇMEK

Ertesi gün koşturmaca, The Orb’un kurucularından Alex Paterson ile birlikte masterclass gerçekleştiren Daniel Lanois’yı dinlemek için öğlen saatlerinde başladı. Festivalin en ilginç ve en bilgi verici derslerinden biriydi kuşkusuz. Lanois’nın Brian Eno ve ambient müzik hakkında söyledikleriyle birlikte punk üzerindeki düşünceleri ilham vericiydi: “Müzikte geleneksel yaklaşımı izlerseniz, daha önce yapılanı tekrarlarsınız. Punk, geleneksel kalıpları kırıp beklenmeyen yolu seçmektir.” Punk’ın 40. yılında sarf edilen bu sözler, hak ettiği görkemli alkışı da aldı elbette!



Moogfest’te iki ayrı performans gerçekleştiren Alessandro Cortini, festivalin öne çıkan isimlerindendi. Hem solo performans gerçekleştirdi hem de Morton Subotnick, Sarah Davachi, Suzanne Ciani ve Richard Smith ile birlikte Buchla syhthesizer’larının yaratıcısı Don Buchla’nın onuruna verilecek konserde çaldı. Işıkların tamamen kapatılmasını istediği karanlık salonda, dünyada sadece 13 tane kalan Buchla Music Easel’dan birinin önünde yere oturduğunda, en sevdiği oyuncağı ile yalnız bir çocuk gibiydi adeta. Festivalden önce yaptığım söyleşide, tek bir enstrümanla limitleri zorlamayı sevdiğini söylemişti Cortini. Analog synthesizer’ın limitlerini zorlarken, Sean Curtis Patrick’in imzasını taşıyan görsellere eşlik eden müziğini de daha ileri bir noktaya taşıdı.



83 yaşındaki Morton Subotnick’in performansı ise Silver Apples’ın aklıma soktuğu düşünceyi Daniel Lanois’nın söylediklerinin etkisiyle kuvvetlendirdi: Geleneksel olanı izlemek yerine kendinize ait yeni bir yol seçiyorsanız, kaç yaşında olduğunuz önemini yitiriyor, 38 ya da 83 olmanız fark etmiyor; sanatınız hep genç kalıyor!

GARY NUMAN FESTİVALİ YIKIP GEÇTİ!


IDM, glitch ve dans müziğiyle deneysel çalışmalar yapan Rival Consoles’un enfes görsellerle desteklenen dinamik setinin ardından Gary Numan konserine yer tutmak için yerimizden kıpırdamamayı seçtik. Arada 2014 albümü “Ruins” ile adından çok söz ettiren ama daha önce hiç canlı dinleme olanağı bulamadığım Grouper’a kulak verdim. Ambient, drone, deneysel folk ve dream pop’u vokaliyle dokunaklı bir yorumla işliyor ama canlı performansı sürekli aynı tonda seyreden ve fazlasıyla uzun bir monolog tadındaydı.

Moogfest’te bu yılın Yaratıcılık Ödülü’nü de alan Gary Numan’ın sahneye çıkışıyla birlikte Grouper’ın neredeyse durma noktasına getirdiği kalp atışları çılgınca bir ivme kazandı. Bugüne kadar tanık olduğum en coşkulu sahne performanslarından biriydi kuşkusuz. Numan’ın 70’lerin sonunda Tubeway Army ile başlayan müzik macerası, 80’lerde solo albümlerinin synthpop dünyasında yarattığı kült dinleyici kitlesi ile zirveye ulaştı. Müziğinde synthesizer’ı yoğun ve etkin bir şekilde kullandığı için Moogfest 2016 Yaratıcılık Ödülü’nü alan Numan’ı görmek için festivale gelenler epey çoktu. Bunca yıl sonra “Are ‘Friends’ Electric?” ve “Cars” gibi klasikleri duymanın bünyemizde yarattığı dalgalanmayı kelimelerle anlatmak imkansız sanırım.

Salonda istisnasız herkesin ayağa kalkıp dans ettiği dev bir parti verdi Numan. Bis için geri geldiğinde “I Die: You Die”yı söyledi ve Carolina Theater’ı altüst edip ayrıldı aramızdan. O olağanüstü performanstan sonra başka hiçbir şey görmek istemedeğimiz için otele döndüğümüzde elindeki tabağa yiyecek dolduran Gary Numan ve ailesi ile karşılaşmak inanılmazdı! Ayaküstü tebrik edip fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik tabii.

Moogfest’te röportaj yaptığım bir diğer müzisyen, New York Theremin Derneği’nin kurucusu, dünyadaki sayılı theremin virtüözlerinden Dorit Chrysler oldu. Festival boyunca açık havada çocuklar ve büyükler için ayrı ayrı theremin atölyeleri düzenleyen sanatçı, insanın hiç el değmeden çaldığı bu garip aletle sanki farklı bir evrenden sesler çıkarıyor. Kendisini theremin çalarken izlemek, adeta bir büyücüyü izlemek gibi. Festivalde açılan Moog Pop-Up Factory’de bulduğum ilk theremin üzerinde denemede bulundum ama göründüğünden çok zormuş bu aleti çalmak!


LAURIE ANDERSON, BEN FROST VE TIM HECKER İLE DENEYSEL EVRENE GİRİŞ

Günümüzün vizyonu en geniş, en yaratıcı sanatçılarından Laurie Anderson’ı bir kez daha dinleme fırsatı bulduk Moogfest’te. Ayrı bir performansta avangart kavramına, sanata ve teknoloji kullanımına yaklaşımını anlatıp, slaytlar eşliğinde canlı örnekler sundu. Ertesi gün de Lower Dens grubundan Jana Hunter ile bir söyleşiye katıldı. “Sanatçı olarak hedefim, özgür olmak ve özgür hissetmek,” dedi; insanların kalıplaşmış müzik dinleme konseptinden çıkmasını teşvik edip, sesi yeni bir bağlamda dinlemelerini sağlamak istediğini anlattı. Verdiği üç öğüdü aklımıza kazıdık: “Hiç kimseden korkmayın, saçmaladığınızda size bunu gösterecek iyi bir dedektör bulun ve sevecen olun.”




Festivalde masterclass başlığı altında gerçekleştirilen ilham verici etkinliklerden birinde, günümüz elektronik müziğinin önde gelen iki prodüktörü Ben Frost ve Tim Hecker’ı dinledik. Bir sanatçının küratör olarak kendini yaratışı ve fazlalıkları silip atmanın gücünden söz etti ikili. Teknoloji ile yakından ilgili bir müzik yapsalar da, teknolojik gelişmeleri anı anına izlemenin ya da her yeniliği uygulamanın faydasızlığına değindiler. Cortini gibi onların da ekipman konusunda limitli kapasiteye sahip olmanın yaratıcılık üzerindeki olumlu etkisine değinmeleri ilginçti. Katılımcıların sorularına esprilerle karışık birbirinden ilginç yanıtlar verdiler. Sabah saatlerinde insanın zihnini açmak için birebirdi bu sohbet.

Festivalde aynı gece aynı mekanda arka arkaya dinlediğimiz Tim Hecker ve Oneohtrix Point Never performansları müzik ve görsel ilişkisi üzerine düşünmemi sağladı. Tim Hecker’ın bu yıl yayınladığı “Love Streams” albümündeki duygu yoğunluğu yüksek müziği, başrolü renklere ve renk geçişlerine veren bir görsel tasarımla sunuldu. Oneohtrix Point Never’ın seti ise, sample kullanımı ile dikkat çeken ve bütünlüğü daha az hissettiren elektronik ses kolajlarıyla örülüydü. Müziği hiç duymamış olsaydım bile, sadece birbirini kesen imajlar ve parçalı görüntülerle devinim içindeki videolara bakarak müziğin niteliği hakkında bir tahminde bulunabilirdim. Cortini’nin “yemeği uygun bir tabakta sunmak gibi” dediği buydu işte. Teknoloji ile ses ve müzik arasındaki derin ilişkiyi bir kez daha yakından gözlemleme olanağı verdi Moogtest.


ZEKA VE YETENEK BOMBASI REGGIE WATTS!


Dört günlük maratonun en eğlenceli anlarını kim yaşattı derseniz, yanıt hiç süphesiz Reggie Watts olur! Bir synthesizer ile yarattığı ses ve ritimleri, politik ve kültürel konulardaki akılcı esprilerle bir araya getirdiği muhteşem bir peformans sergiledi.

Gary Numan, kapalı bir alanda herkesi ayağa kaldırıp dans ettirdiyse; geniş bir açık hava alanı tıklım tıklım dolduran katılımcılar üzerinde aynı etkiyi kahkahalar eşliğinde yaratan da Reggie Watts’dı.


Sonunda bir sunn O))) konserine gitmek de Moogfest’te nasip oldu. Var olduğu günden bu yana müzik hakkındaki düşünceleri sorgulayıp değiştiren bir grup sunn O))). Dolayısıyla konserlerinin de geleneksel yaklaşımdan farklı olması şaşırtıcı değil. Konser boyunca kulakları sağır edebilecek kadar yüksek bir sesle çalan grup, metal, drone, caz ve minimalizm arasındaki alanları yok edip birbirine geçirirken bir tür ruhani ritüel yaşıyor kitle. Göğe yükselen sis bulutları ışıkla dans ederken duyduğu gürültünün yoğunluğu karşısında afallıyor dinleyici: İçine dalabilirseniz bir yerlere sürükleneceğiniz kesin ama bu pek kolay değil. Konserden öte sesin gücünü yeri göğü titreterek hissettiren sıradışı bir deneyim sunn O))) konseri. Bana kalırsa kapalı mekanda gerçekleştirilse etkisi iyice artardı ama fiziksel koşullar dinleyicileri çok daha fazla zorlardı.

Festivaldeki her performansı bir yazıda anlatmak olanaklı değil elbette; o nedenle sadece belli başlılarından söz ettim bu yazıda. Moogfest, müzik performanslarının dışında kentin çeşitli meydan ve salonlarına yayılan yerleştirmeleriyle de son derece ilginçti. Yuri Suzuki’nin dünyanın farklı yerlerinde yapılan alan kayıtlarını arşivleyerek oluşturduğu Global Synthesizer Projesi ve asılı dev şişme balonların dev bir synthesizer’a dönüştüğü Play-Sound interaktif yerleştirmesi de bunlar arasındaydı. Gündüzleri masterclass ve söyleşilere katılıp yerleştirmeleri denemek, uzmanların verdiği derslere girip synthesizer dünyasına adım atmak ya da Moog Pop-Up Factory’deki yeni teknolojiler hakkında bilgi almak olanaklı festivalde. Akşamüstünden gece geç saatlere kadar ise enerjinizi toplayıp bir konserden diğerine gidebilirsiniz. Dört günün sonunda bedenen yorgun düşseniz bile zihniniz daha önce hiç deneyimlemediğiniz ölçüde canlanıyor. Moogfest’i müziği basit bir “eğlence” konseptine indirgeyen festivallerden ayıran en önemli nokta da bu: Müzik sanatını kültürel, politik, toplumsal ve teknolojik bir kavram olarak deneysel bakış açısıyla ele almak!



 (<a href="http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331798749324/moogfest-2016-izlenim-zulal-kalkandelen">Bu yazı 6.6.2016 tarihinde ilk olarak Red Bull Music'te yayınlandı</a>)

(Fotoğraflar ve performans videoları bana aittir.)




8 Haziran 2016 Çarşamba

“TEKNOLOJI VE SANATSAL DIŞAVURUM BİRBİRİNE BAĞLI GÜÇLER"


8.6.2016

Günümüzde elektro-rock’ın öncüsü olarak değerlendirilen Silver Apples ile bir gün röportaj yapacaksın denilse inanmazdım ama Moogfest sayesinde bu olanağı yakaladım. Kapağında gümüş rengi iki elma resminin yer aldığı 1968 tarihli Silver Apples plağı, koleksiyonumdaki en değerli plaklardan birisi. 48 yıl önce kaydedilen o plaktaki müziğin ufuk açıcı deneysel karakteri bugün dahi birçok müzisyeni etkilemeyi sürdürüyor.

Silver Apples gibi deneysel bir gurubun 1960‘ların New York müzik sahnesinde yer alan klasik rock grubu Overland Stage Electric Band’in içinden çıkmış olması gerçekten ilginç. Vokalist Simeon Coxe, o dönemde 1940‘ların osilatörlerini performanslarda kullanınca grubun diğer üyeleri bundan çok rahatsız olmuş ve sonunda Simeon ile davulcu Danny Taylor ayrılıp Silver Apples adında yeni bir grup kurmuş. Willam Butler Yeats’in “The Song of the Wandering Aengus” adlı şiirinden esinlenip isimlerini Silver Apples olarak seçmiş ikili. Café Wha? başta olmak üzere New York’un önde gelen alternatif müzik mekanlarında ve herkese açık, ücretsiz festivallerde o yıllar için oldukça şaşırtıcı bir sound geliştirmişler. Simeon, eski osilatörleri kontraplak ve kablolarla birbirine bağlayıp wah-wah pedalları ve telgraf tuşlarıyla donatarak kendi enstrümanını yaratmış. Sonuçta çoğu hafta sonu kentin parklarında yaklaşık 30 bin kişinin önünde çalar hale gelmişler.

Geceleri New York’ta Record Plant’te yaptıkları kayıtlar sırasında çoğu kez Jimi Hendrix ikiliye eşlik etmiş. “Silver Apples” (1968) ve “Contact” (1969) olmak üzere iki albümü bağımsız plak şirketi Kapp Records etiketiyle yayınlayan grup, bu şirket MCA Records bünyesine girince kaydettiği üçüncü albümü 1970‘den sonra yayınlayamadı ve bunun sonucunda da 1970’de dağıldı. 1994’te Alman plak şirketi TLC her iki albümün de bootleg CD’lerini yayınlayınca yeniden Silver Apples’a yeniden bir ilgi başladı ve Simeon 1996’da grubu Xian Hawkins ve Michael Lerner ile yeniden kurdu. O yıllarda Simeon, Danny Taylor’ın izini kaybettiği için katıldığı radyo programlarında “Danny’nin yerini bilen varsa söylesin” diye duyurular yapardı. Sonunda Danny Taylor da bulundu ve çok sayıda yeniden birleşme konserleri verildi.

Taylor’ın elindeki gün yüzüne çıkmamış Silver Apples albümünün kayıt bantları ortaya çıkınca, üçüncü albüm “The Garden”, 1998’de yayınlandı. Aynı yıl Simeon, turne otobüsünde geçirdiği kaza sonrası boynunu kırınca, grubun bir sonraki albüm için planları ertelendi. Onun ertesinde de Silver Apples’ın faaliyetleri bir kez daha kesildi. Danny Taylor, 2005’te yaşama veda edince, Simeon 2007’de tek başına Silver Apples olarak turneye çıktı. O günden bu yana da yılda bir ya da iki festivalde çalıyor. Bu yıl ben de North Carolina’nın Durham kentinde 19-22 Mayıs tarihleri arasında yapılacak Moogfest’te ilk kez kendisini canlı dinleme şansına sahip olacağım.

Festivalden önce müzik tarihini etkileyen 78 yaşındaki bu efsane müzisyenle söyleşme fırsatı buldum.


KLASİK ROCK ŞARKICILIĞINDAN ELEKTRONİK MÜZİK ÖNCÜLÜĞÜNE

Bir röportajınızda, “Rock ‘n’ Roll’a sadece bir şarkıcı olarak katıldım. Tek yaptığım sahnede öne çıkıp şarkı söylemek ve biraz hareket etmekti,” demiştiniz. Klasik rock yapan bir grubun vokalisi olarak elektronik müziğin öncülerinden biri haline nasıl geldiniz?

Klasik müzik yapan bir arkadaşımın 1940‘lardan kalma bir osilatörü vardı. Klasik müzik plakları dinlerken onu da çalardı. Bir gece ben de aynı şeyi bir rock müzik plağı ile denedim. Hangi plak olduğunu unuttum, o dönemde çok dinlenenlerden biriydi ama bunu dener denemez takılıp kaldım. Sonra aleti o sırada çaldığım gruba götürdüm. Onlar uzun gitar emprovizasyonlarına dalmışken bir seferinde ben de osilatör ile eşlik ettim. Ben ortaya çıkan sounda bayıldım, dinleyiciler çok sevdi, çaldığımız kulübün işletmecisi çok sevdi ama gruptaki gitaristler nefret etti. Sonunda hepsi bu yüzden grubu bıraktı. Müziğe çok geleneksel bir yaklaşımları vardı; ben onlara bu atonal sesleri dinletince ne yapacaklarını bilemediler. “Bu ilginç!” diyeceklerine onu reddettiler.

Sizin saykedelik rock ile basit eski osilatörleri bir araya getirme kararınızı ne tetikledi?

O gece olanlar ve şans eseri davulcu Danny Taylor’un da bu yeni deneyimden hoşlanması etkiledi. Böylece ikimiz bir arkadaşımızın mekanında deneysel soundu geliştirmek için çalışmaya başladık.

“Klavyeci olsaydım Silver Apples muhtemelen hiç ortaya çıkmazdı,” demiştiniz. Bunun nedeninden söz eder misiniz?

Eğer bir enstrümanı iyi çalmayı biliyor olsaydım, osilatörü keşfetmeye çalışmazdım. Diğerleri enstrümantal doğaçlamalar geliştirirken ben hiçbir şey yapmadan duruyordum ve bundan sıkılıyordum. Sadece tef ve biraz da marakas çalabiliyordum ama bunların rock grubunda yeri olmadığından hiç kullanamadım. Bir şeyler yapmak için osilatörü denedim.

Saykedelik rock’tan önce ne tür müziklere ilgi duyuyordunuz?

R&B, Broadway müzikalleri, klasik müzik... Hemen her şeyi dinlerdim, hâlâ öyle.


“DİNLEYİCİLER İLK 10 DAKİKA BOYUNCA BİZE BAKAKALIRDI!"

Silver Apples’ı ilk kurduğunuzda synthesizer ya da elekronik klavyeniz yoktu, sadece New York’taki askeri malzeme satan dükkanlardan topladığınız, İkinci Dünya Savaşı dönemine ait aletlerle geliştirdiğiniz kendi enstrümanınız vardı ve Danny Taylor davul çalıyordu. Kendi enstrümanınızı yapma düşüncesi nasıl gelişti?

Eğer bir synth almaya paramız yetseydi bile onu nasıl çalacağımı bilemezdim. Ama kendi osilatörümü yapmayı öğreniyordum. Ekipman yokluğu ve bir enstrümanı tam olarak çalma yeteneğimin olmayışı beni daha yaratıcı deneyler yapmaya itti.

60‘ların rock gruplarında elektronik alet kullanan kimse yoktu. Bunu canlı performanslarda yapan ilk siz oldunuz. Dinleyicilerden nasıl tepki aldınız?

İnsanlar ilk 10 dakika kadar bize sadece öyle bakakalırdı. Ama ne zaman ki Danny’nin benim  loop’a alınmış ritimlerime eşlik eden tekrarlara dayalı tribal davul vuruşlarına eşlik ederler, o zaman elektronik soundun garipliğine kapılır ve dans etmeye başlayıp heyecanlanırlardı. Böylece hepimiz gerçekten eğlenirdik.

Silver Apples’ın tribal ritimleri büyüleyici melodilerle buluşturarak yarattığı basit sentezler gerçekten hipnotik. “Oscillations” adlı şarkıyı 1968’de yayınladığınızda zamanının çok ötesindeydi.

Onu Kapp Records’ın ufak bir yatak odası büyüklüğündeki kendi stüdyosunda, daha önce piyano dışında hiçbir şey kaydetmemiş olan bir ses mühendisinin kullandığı 4 kanallı deck üzerinde kaydettik. Esasen canlı bir kayıttı.

Silver Apples, 60‘larda New York’un Aşağı Manhattan bölgesindeki sanat çevresinde gelişti. Greenwich Village’deki ünlü Café Wha? gibi mekanlarda ve ücretsiz festivallerde çalıyordunuz. O dönemden anılarınızı düşününce aklınıza ne geliyor?

Max’s Kansas City’de happy hour sırasında ücretsiz dağıtılan tavuk kanatlarını ve orada takılan insanları hatırlıyorum. Orada bir yıl boyunca üst katta çalmasına izin verilen tek grup bizdik. Orada kurduğumuz bağları anımsıyorum.


“JIMI HENDRIX KADAR ÇILGIN OLMAYA ÇALIŞIRDIM"

John Lennon ve Jimi Hendrix, ilk hayranlarınızdandı. Hatta Jimi Hendrix’in sık sık sizinle jam session’lara katıldığını biliyorum. Onunla geçirdiğiniz döneme dair neler hatırlıyorsunuz?
Tatlı dilli, her tür müziği seven, kibar ve çok parlak bir insandı. Gitarıyla olabildiğince ahenksiz sesler çıkarır, beni de osilatörle bunu yapmaya teşvik ederdi. Onun kadar çılgın olmaya çalışırdım.

Günümüzde birçok grup Silver Apples’a saygı duruşunda bulunuyor. Ne hissediyorsunuz?

Onur duyuyorum!

Elektronik müziğin önde gelen prodüktörlerinden Moby bir keresinde, “Silver Apples, 1968‘de bugün bildiğimiz elekronik müziği icat etti,” demişti. Bu konudaki görüşünüz ne?

Moby ile Londra’da iTunes Festival’da çaldık. Bunu orada dinleyicilere söyledi. Onun ve diğer müzisyenlerin böyle düşünmesi beni onurlandırıyor.


“MÜZİĞE EN ÇOK ÖDÜL TÖRENLERİ ZARAR VERİYOR"

Müzik yaptığınız bunca zaman içinde teknoloji çok değişti ve bunun müzik yapımı ve müziğin algılanışı üzerinde doğrudan etkileri oldu. Bu teknolojik gelişmeleri kendi ekipmanınıza yansıtabildiniz mi?

Evet. Teknoloji ve sanatsal dışavurum giderek birbirine bağlı güçler haline geldi. Birisi bir adım atıyor, diğeri ondan etkileniyor ve böyle devam ediyor. Ben hâlâ osilatörleri sahnede canlı çalıyorum ama 16 tanesini yanımda götürmüyorum. Çok külfetli bir iş bu!  Ritimler ve Danny’nin çaldığı davul kısımlarının örneklemeleri için kullandıklarımı yanımda taşıyorum.

Bu ay Moogfest’e hazırlanırken aklınızda nasıl bir performans var?

Erken dönem şarkıları bu yaz yeni yayınlanacak yeni materyallerle bir araya getirecek bir set düşünüyorum.

Son olarak sizce günümüzde modern müziğe en yıkıcı etkiyi ne yapıyor?

Ödül törenleri.

Teşekkür ederim! Moogfest’te sizi dinlemek için sabırsızlanıyorum!

(Bu röportaj, ilk olarak Red Bull Müzik'te yayınlandı. http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331793244407/silver-apples-simeon-coxe-roportaji)

(Fotoğraflar bana aittir.)


Translate