Future Islands etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Future Islands etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2014 Cuma

2014'ÜN İLK YARISINDA YAYINLANAN EN İYİ İLK 20 ALBÜM*


8.8. 2014 

Adet olduğu üzere, müzik alanında yılın en iyilerini konuşmaya başladık. Ben de bu yazı için geri dönüp yılın ilk yarısında öne çıkan albümlere baktım, bir sıralama yaptım. Bazılarını hiç sevmeyenler ya da başka albümlerin de listede olması gerektiğini düşünenler çıkacaktır mutlaka. Bu listeler, bir müzik yazarı tarafından yapılmış olsa da sonuçta kişisel beğenileri yansıtır; ama elbette yıl içinde çıkan yüzlerce albüm arasında müzik değeri, kayıt kalitesi ve yaratıcılık açısından yapılan eleme sonucunda geriye kalan albümler arasında bir sıralamadır.

"En iyi" tanımlaması her zaman tartışmaya neden olur ama şunu ifade etmek gerekir ki, sanat alanında tek bir en iyi yoktur; herkesin beğenisi farklı olduğundan kendine göre bir "en iyi" algısı olacaktır ve bu doğaldır. Listeleri o bakış açısıyla değerlendirmek ve farklı listelerden faydalanarak yıl boyunca yapılanlara bakmak gerekir. 2014'ün sonunda duruma bir daha bakarız.

20- WILD BEASTS - PRESENT TENSE
Bir önceki albüm “Smother”daki önemli çıkıştan sonra, bu kez daha karanlık ve minimal, vokali biraz daha öne çıkaran, synth’lerle ve elektronik sound ile daha haşır neşir ama yine etkisi çok yoğun bir albüm yaptı grup. Bunu da büyük ölçüde gitar ve synth melodilerinin uyumuna ve her albümde giderek gelişen vokal kullanımına bağlamak olanaklı. Müziğe, kendini tekrarlamaktan kaçınan, yaratıcı ve ilham verici bir yaklaşımı var Wild Beasts’in. Bu albümle bundan sonraki rotaları hakkında iyice merak uyandırdılar.




19- OWEN PALLETT - IN CONFLICT 

Pallett’in Brian Eno’nun synth, gitar ve vokal katkılarının yanı sıra, Çekoslovak FILMharmonic Orkestrası ile kaydettiği dördüncü solo albümü, kariyerinde bir başyapıt. Mükemmel melodileri son derece etkileyici ve kişisel şarkı sözleriyle böylesine şiirsel bir yapıda, sofistike bir enstrümantasyonla buluşturan pop albümüne sık rastlanmıyor. Owen Pallett’in vokaldeki etkinliğini artırdığı, besteci ve şarkı yazarı olarak kendini aştığı “In Conflict”, dinlerken içinde kaybolmak isteyebileceğiniz, güzel sürprizlerle dolu bir orman adeta. 




18- BECK - MORNING PHASE
Belirgin olarak 1970’lerin folk, country rock ve saykedelik rock sounduna ağırlık veren albüm, 2002 tarihli “Sea Change”i hatırlatıyor ve kuşkusuz Beck’in en iyi işlerinden birisi. Belki albümdeki her şarkı ilk dinleyişte hemen yakalamıyor insanı ama dinledikçe altyapıdaki güzellikler keşfediliyor. Orkestrasyon ve prodüksiyon Beck’in ustalığını bir kez daha bütünlüklü bir şekilde ortaya koyuyor. Eğer bu albümü “Sea Change”in devamı gibi düşünürsek, ondan geride kalan bir yönü yok kanımca. Beck kataloğunda yıldızlı bir yeri olacak bu albümün.




17- VATICAN SHADOW - DEATH IS UNITY WTH GOD
Prurient adlı projesinden de tanıdığımız Vatican Shadow ya da gerçek adıyla Dominic Fernow’un altı kasetten oluşan bu serisi, endüstriyel tekno dinleyicileri için gerçek bir nimet. Toplam 20 ayrı parçanın içinde 25 dakikayı aşan da var, 17 saniyelik kayıtlar da. Fernow’un yıkıcı, agresif ve karanlık soundu, diğer abümler gibi bu kasetlerde de temel unsur. Sadece kendisini cezbeden seslerin peşinden giden Vatican Shadow’un hiçbir kurala bağlı olmayan asi ve tutkulu tavrı, takdiri hak ediyor. Çok derinlerde, karanlığın içinde ürpertici güzellikler bulanlar için...




16- PYE CORNER AUDIO - BLACK MILL TAPES VOLUMES 1-4
Head Technician adıyla tanınan prodüktör Martin Jenkins’in Pye Corner Audio adı altında bir süredir yayınladığı Black Mill Tapes kayıtlarını bir araya getiren, 40’tan fazla parçanın yer aldığı bu albümler, elektronik müziğin geçmişinden bugüne bir geçit gibi. İçinde seveceğiniz bir ritim, vuruş, melodi bulmamanız söz konusu değil. Erken dönem analog kayıtlar, endüstriyel tekno, minimal tekno, bilimkurgu filmlerine soundtrack olabilecek garip fütüristik karanlık soundlar, Eno etkisindeki ambient seslere kadar ne ararsanız var bu albümlerde. Her şeyden önce arşiv meraklılarının dikkatini çekerim.




15- HAUSCHKA - ABANDONED CITY
Asıl adıyla Volter Bertelmann, sahne adıyla Hauschka’nın “Abandoned City” adlı albümü dünyanın farklı yerlerindeki terkedilmiş kentlere adanan şarkılardan oluşuyor. Hauschka’yı önceden hazırlanmış piyanosu ile yarattığı ritmik sound ile tanıyoruz, piyanoyu enteresan bir yöntemle ritim enstrümanı olarak kullanıyor. Bu albümde de piyanodan adeta bir orkestra sesi çıkarmakla kalmayıp, bazen dinlendirip nostaljik duygulara sürüklüyor, bazen de agresif vuruşlarla sanki geçmişten hesap soruyor. Kullandığı enstrümana böylesine hakim bir müzisyenin özgünlüğüne ve melodilerle insan aklında canlandırdığı hikayelere şapka çıkarıyorum.




14- LINDA PERHACS - THE SOUL OF ALL NATURAL THINGS
Saykedelik folk’un nadide isimlerinden ozan şarkıcı Linda Perhacs’ın 44 yıl sonra yayınladığı yeni albümü, vokalin saflığı ve müziğin yalınlığıyla hem kulaklarımız hem de yüreğimiz için ilaç gibi. Perhacs, 1970’te “Paralellograms” adlı ilk albümünün ticari başarı getirmemesi ve bunun üzerine plak şirketinin de albümün tanıtımını yapmaya pek yanaşmaması yüzünden asıl mesleği olan dişçiliğe geri dönmüştü. Yıllar içinde hayranları, kopyası bulunamayan o albümü dinlemesi için çevrelerinde yayarak bir efsanenin doğuşuna neden oldular. Sonunda aradan bunca yıl geçince, bu defa Linda Perhacs’ın “The Soul of Natural Things” adlı ikinci albümü yayınlandı. Folk, Americana, New Age, Freak folk türlerine meraklı olanlar için bir hazine değerinde bu albüm.




13- FUTURE ISLANDS - SINGLES
Future Islands, aslında “In Evening Air” (2010) ve “On the Water” (2011) albümleriyle çoktan radarıma girmişti ama müzik sahnesinde asıl çıkışı “Singles” ile yakaladı. 4AD plak şirketine geçmesinin, David Letterman’ın şovunda yer almalarının da etkisi büyük oldu tabii ama bence dünya onları keşfetmekte geç kaldı. Vokalist Samuel Herring’in içindeki tutkuyu ateşe çevirme yeteneği çok az müzisyende var. Kimisi onlar için post-wave diyor, kimisi synthpop. Bana kalırsa 80’lerin new wave tarzını punk, dans ve deneysel öğelerle buluşturan bir post-punk grubu Future Islands. “Singles”da bu unsurların tümü yine var ama önceki albümlerin soundu biraz daha pop’a kayınca bu kez bir parça yumuşadı. Ben “In Evening Air”deki gibi dinleyiciyi yakasından tutup doğrudan yaşadığı acının, aşkın, umutsuzluğun, isyanın doğrudan tanığı yerine koyan o agresif soundu daha çok sevsem de, “Singles” da yakıcı içtenlikten yoksun değil.




12- BEN FROST - A U R O R A
Yaşamını İzlanda’da sürdüren Avustralyalı prodüktör Ben Frost, Kongo’daki deneyimlerini aktarıyor bu albümde. Minimalist, deneysel ve enstrümantal müzikten beklenebilecek ilginç yaklaşımları içinde barındıran, Frost’un melodiyi gözetmediği, armoninin noise içinde eridiği bir albüm A U R O R A. Davulcu Greg Fox (Liturgy üyesi), multienstrümantalist Shahzad Ismaily ve perküsyonist Thor Harris (Swans üyesi) ile kaydedilen albüm, kendi karakteri içinde yıkıcı bir niteliğe sahip; olabildiğince drone ve endüstriyel müziğin çekici vahşiliği ile donatılmış. Ayrıksı ve aykırı. 




11- YANN TIERSEN - INFINITY
Müziğiyle çok farklı duyguları harekete geçirme yeteneğine sahip bir müzisyen Tiersen. Yeni albümü “Infinity”de, İzlanda’da ve doğduğu yer olan kuzey Fransa’daki Brittany’de yaptığı kayıtlar yer alıyor. Şarkı kurgulamaları her zamanki gibi son derece ilginç. Mesela “Steinn”da İzlanda aksanı ile konuşan bir kadın sesi, kayaların ortasındaki bir evden ve o evin içindeki bir taştan söz ediyor. Tiersen, adeta kulağa fısıldarcasına yavaşça söylenen vokali, güçlü basları ve yaylılarla buluştururken yine çok derinlere çekiyor dinleyeni. Tiersen’in çevreden aldığı iç izlenimi yansıttığı şarkılardan oluşan çok güzel bir koleksiyon bu albüm. Bazen bir rüya alemine sürüklüyor, bazen de tuhaf, bilinmeyen bir yere konuk ediyor bizi. Tutkulu, olabildiğince yalın ve olumlu anlamda sersemletici bir albüm.




10- FENNESZ - BÉCS
Noise ustası Christian Fennesz’in Editions Mego etiketiyle çıkardığı yeni albümün soundu, 2008 tarihli “Black Sea” albümündeki ses tasarımlarını akla getiriyor. Ancak bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bunu müzisyenin 13 yıl önce yayınladığı ve kariyerindeki başyapıt olarak görülen “Endless Summer” ile yapmak daha doğru; çünkü bu yeni albümle o noktaya çok yakın duruyor Fennesz. Gitar ile synthesizer’ların elektro-akustik buluşması,  üzerinde oynanıp bozulan seslerin çıkardığı gürültü, elektronik işlemden geçirilerek değiştirilen seslerin cızırdayışı, albümü müthiş bir ses makinesine çevirmiş. Kendini elektronik seslerle özgün dokular yaratmaya adamış bir müzisyenin kariyerinde yeni bir aşama. 




9- THEE SILVER MT. ZION MEMORIAL ORCHESTRA - FUCK OFF GET FREE WE POUR LIGHT ON EVERYTHING
Yaşadığımız dünyada uğrunda va karşısında mücadele edilecek çok fazla şeyin olduğunu bize sürekli hatırlattı Thee Silver Mt. Zion. Belli bir türe dahil olmayı reddedip, kendi deneysel yöntemleriyle kendi yollarını çizdiler. Bu kez de beşli olarak devam ettikleri o yolda, hırs ve adaletsizlik, ölüm, anne/baba olmanın yarattığı duygular, karşı koyma ve dayanma gibi konuları, farklı müzik türlerini kendilerine özel bir yöntemle ince ince işleyerek anlatıyorlar. Bu albümde her zamankinden daha enerjikler; dünyanın sonunun gelmesini beklemiyorlar, dünya dönerken yüreklerinden taşan duyguları patlama noktasında yakalayıp notalara dökmüşler.




8- HTRK - PSYCHIC 9-5 CLUB
2003’te bir üçlü olarak kurulan Avustralyalı deneysel rock grubu, üyeleri Sean Stewart’ın intihar etmesinin ardından ikili olarak müziğe devam ediyor. Bu yıl Ghostly International’dan çıkan “Psychic 9-5 Club”, HTRK’in gizemli karanlığına ortak ediyor dinleyeni. Minimalist bir yaklaşımla oluşturulan sounda, Jonnine Standish’in gizemli ama bu kez daha belirgin vokali eklenince oldukça hipnotik bir sound çıkıyor ortaya. 11 yıldır aşktan, aşkın yıkıcılığından, duygusal yıkımlardan ve onun ardından gelen iyileşme dönemlerinden söz ediyorlar. Anlattıklarına dikkat ederseniz, müzikle flört eden sözlerin ortaya çıkardığı şiirsel atmosfere kapılmamak pek olanaklı değil.




7- MAX COOPER - INHUMAN
Cooper, işlemsel biyoloji dalında doktorası olan enteresan bir müzisyen. Son 6-7 yılda çok sayıda single, EP yayınladı, remiksler ve işbirlikleri yaptı. Kendi adıyla yayınlanan ilk albümünü büyük bir merakla bekliyordum. Heyecanım boşa çıkmadı. “Inhuman”, kulüplerde çalmaya uygun bir sounda sahip şarkılardan ziyade, ambient ile synth’lerin sürükleyici bir birlikteliğinin eseri. Cooper için daha kişisel bir karakter taşıyan şarkılar bunlar. Yarattığı soundu dinlerken insana çok yakın geliyor ve o bu hissi duyguları basitleşmeden yansıtacak kadar orijinal bir şekilde yapıyor. Yılın en iyi elektronik müzik albümlerinden birisi. 




6- TEHO TEARDO & BLIXA BARGELD - SPRING (EP)
Listeye aldığım tek kısaçalar bu oldu. Ancak içinde yer alan kayıtların mükemmeliğini düşününce, almasaydım haksızlık olurdu. Geçen yılın en güzel albümlerinden biri olan “Still Smiling”i birlikte kaydetmişti Teardo ve Bargeld. O verimli işbirliğinin devamı bu yıl Record Store Day’de yayınlanan “Spring” kısaçaları ile geldi. Blixa Bargeld’ın sesinin tınıları öylesine güçlü ki, Almanca bilmeseniz de yüreğinize dokunuyor. Attığı çığlıklar, çıkardığı hırlamalar ve bazen de fısıldarcasına söylediği kelimelerle, dev bir ses evreninin içinde farklı karakterler canlandırıyor Bargeld. Teardo gibi yetenekli bir multienstrümantalistin ustalığı da, ona bunu yapma olanağı sağlayan altyapıyı yaratıyor. Tek kelimeyle büyüleyici kayıtlar. 




5- ALESSANDRO CORTINI -SONNO
Einstürzende Neubauten ile yaptığı çalışmalardan ve kendi elektronik projesi SONOIO’dan tanıdığımız İtalyan müzisyen Cortini, geçen yıldan bu yana kendi adıyla yayınladığı albümlere yenisini ekledi. Vatican Shadow olarak bildiğimiz Dominic Fernow’un kurduğu Hospital Records etiketiyle çıkan “Sonno”da bu kez, Roland MC 202 analog synthesizerdan delay pedalı kullanarak çıkardığı tekinsiz seslerle donatmış albümü. Kendini bir mekana kapatıp, elindeki kayıt aracı ile sesi farklı noktalarda kaydetmiş. Müzik, ses dalgalarıyla oynayarak elde edilen ve herhangi bir formu olmayan bir sanatsa, bu da o sanatı en iyi örnekleyen çalışmalardan birisi. Hiçbir kalıba bağlı kalmadan bu yöntemle müzik yapmak da, bu tanıma en çok uyan yöntem. Deneysel ve garip seslerden hoşlananlar kaçırmasın bu albümü. 




4- ERIK K SKODVIN - FLAME
Deaf Center ikilisindeki dark ambient soundu ve Svarte Greiner projesindeki minimal atmosferik müzikleriyle tanıdığımız Erik K Skodvin’in 2010 tarihli “Flare” albümünün ardından onu tamamlayan yeni çalışması “Flame” de, dinlemeye başladığınız anda bulunduğunuz ortamı ve hisleri değiştirebilecek kadar güçlü. Anne Müller ve Mika Posen’in yaylılarda, Gareth Davis’in klarnette katkıda bulunduğu albümün ses dokuları yaratarak oluşturduğu karanlık atmosfer, garip bir şekilde bağımlılık yaratıcı. Deaf Center’ın yaptığı gibi dinleyiciyi kuşkulu bir atmosfere çekip sarmalama özelliği Skodvin’ın solo kayıtlarında da var.




3- AUTOMAT - AUTOMAT
Berlin müzik sahnesinde 2011 sonunda kurulan Automat’ın ilk albümü, dinler dinlemez insanı yakalıyor. Einstürzende Neubaten ve Die Haut’tan tanıdığımız Alman gitarist Jochen Arbeit, elektronik müzik grubu Project Pitchfork ve rock grubu Prag’dan adını duyduğumuz davulcu Achim Farber, avantgart rock grubu Sovetskoe Foto’nun kurucusu basçı Zeitblom yani Georg Huber gibi üç yetenekli müzisyen bir araya gelip, 1980’lerde post-punk sonrası İngiltere’de endüstriyel müzik yapanların dans müziğini keşfettiği günlerde gelişen soundu bugüne taşımış. İngiltere’den söz etsem de Automat’ın asıl ruhunu veren kent Berlin. Dub-reggae esintili bas riff’leri ve trip-hop ritimleriyle, Berlin’in de katkısıyla karanlık bir sound yaratılmış. Toplam yedi şarkının olduğu albümde üç şarkıda eşlik eden vokalistlerden birisi Blixa Bargeld, diğer ikisi de avangart müziğin önde gelen isimlerinden Genesis P -Orridge ve Lydia Lunch. 




2- SWANS - TO BE KIND
Michael Gira ve ekibinin, Swans’ın kuruluşundan bu yana hiç düşürmediği ve bir tek onların aşmaya cesaret edebileceği bir çıtası var. Yoğun, enerji dolu, saykedelik ve insanın yüzüne tokat gibi gibi çarpan, içerdiği birçok müzik türünü öğütüp tamamen kendine özgü müzik ötesinde bir ayine çeviren, tanımlanması zor, olağanüstü bir albüm. Albümün adındaki seçimle müziğin vurucu gücünü bir arada düşünürseniz aslında sevginin yıkıcılığının, yıkımın altını çiziyor grup. “The Seer” gibi bir başyapıttan sonra, dinleyicileri belki ondan daha da yüksek bir tatmin seviyesine çıkaracak, ancak hissedilerek deneyimlenecek müzikle dolu bir cevher “To Be Kind”.




1- BOHREN & DER CLUB OF GORE - PIANO NIGHTS
Black Sabbath'a özgü doom, death metal grubu Autospy'nin soundu ve caz baladları ile yaratılan bir tür ambient karışımı onların müziği. “Piano Nights”, müziklerindeki karanlığın tonunda bir seyrelme, atmosferde bir rahatlama hissettiriyor. "Black Earth" ve "Beileid" albümlerindeki gibi insanı dipsiz derinliğe doğru çeken havaya düşkünseniz biraz şaşırabilirsiniz. Kuzey Avrupa'da bir kentte çetin kış koşullarında yapılan gece yürüyüşlerinden ziyade, yine kuzeyde bir yerlerde ama sonbahardaki sakin yürüyüşlere soundtrack olur diye geçiyor içimden. Bohren’in elinden çıkan dark ambient ve caz buluşması her haliyle çarpıcı.


4 Mart 2014 Salı

Günün Üç Güzel Yeni Şarkısı


4.3.2014

1- Sharon Van Etten'ın 27 Mayıs'ta Jagjawuar etiketiyle yayınlanacak albümü "Are We There"de yer alan yeni şarkısı "Taking Chances".



2- Future Islands'ın 24 Mart'ta 4AD'den çıkacak "Singles" adlı albümünden yayınlanan ikinci şarkı "A Dream of You and Me".



3- Brian Eno ile Underworld'den Karl Hyde'ın Warp Records tarafından 5 Mayıs'ta yayınlanacak "Someday World" adlı albümünün açılış şarkısı "The Satellites".

18 Eylül 2012 Salı

Müzik tutkusunu ateşe çeviren gruplar


Bu hafta New York’ta izlediğim konserler içinde özellikle ikisi beni çok etkiledi. Birisi daha önceden adını duyduğum ama müzikleriyle fazla haşır neşir olmadığım The Psychic Paramount, diğeri de ilk albümlerinden bu yana yakından izlediğim ve çok beğendiğim Future Islands.

The Psychic Paramount’u izlemem tamamen güzel bir tesadüf oldu. The Jesus and Mary Chain konseri için bilet almıştım ama ön grup hakkında bilgim yoktu. Irving Plaza’daki gecenin açılışını The Vandelles yaptı. Onların arkasından sahneyi ve tüm salonu sis makinesinden çıkan dumanlar doldurdu. Birçok konserde yapılan bir uygulama bu, fakat bugüne kadar o derece yoğun kullanıldığına tanık olmamıştım. Yanımdaki insanın yüzünü göremez haldeydim dersem belki bir fikir verir. Sanırım en önde olduğumdan bütün dumanı da yuttum. Herkes ne oluyor, neden böyle göz gözü göremez bir ortam yaratıldı diye düşünürken birden müzik başladı. Sahneye iki gitarist ve bir bateristin çıkışını silüetlerinden anladık. Hiçbir şey demeden daha ilk dakikada farklı bir konser olacağının işaretini verdiler. Hiç vokal yoktu. Alışılmış şekilde bir süre sonra şarkının bitmesini bekleyen dinleyiciler tam anlamıyla afallamıştı; şarkı bitmiyor, uzadıkça uzuyordu. 45 dakika boyunca aralıksız süren bir set şeklinde çalıp sonunda hiçbir şey demeden ayrıldıklarında herkes birbirine “Bu neydi?” diye soruyordu.

Tanık olduğumuz New York’un noise rock üçlüsü The Psychic Paramount’un efsane performanslarından biriydi. Müziği bir tutku olarak gören, Amerika’da yaşamanın tek yolunun müzik tutkusunu bir aydınlanma aracı olarak kullanmaktan geçtiğine inananan bir grup bu. Bugünün indie rock dünyasını sürekli yakınmaları dile getiren içi boş bir dünya olarak görüyor ve orada yer almak istemiyorlar. Onların yapmak istediği, hissettiklerini doğrudan enstrümana söyletmek ve bunu da çok iyi başarıyorlar.

Konserin başlangıcından bitimine kadar yüzlerini görmesem de, sadece arada bir ışık değişirken gölge şeklinde silüetlerini seçebilsem de, bir dinleyici olarak hisleri tamamen bana da geçti. Bugünün steril müzik dünyasının çok dışında, başka bir yere sürükledi beni The Psychic Paramount.

Onların açısından konserin nasıl olduğunu da biliyorum. Çünkü bunun özel olarak belli bir kişiyle değil ama genel olarak biriyle düşünsel anlamda seks yapmak gibi olduğunu söylemişti gitarist Drew St. Ivany. Kendileri o müziği icra ederek bu duyguyu yaşarken aynısını da dinleyiciye aktarıyorlar. Günümüzde az sayıda grupta var olan bir meydan okuma var tavırlarında. Sahneyi dumana boğup hiç gözükmemek de belli ki bu amaç doğrultusunda tercih edilen bir yol. Dinleyicinin bütünüyle kendi düşüncelerine odaklanması açısından çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Ancak birçok kişinin de ne olup bittiğini tam idrak edemediğini, sahnede izleyecek bir şey olmayınca nereye bakıp nasıl duracağını da tam kestiremediğini gözlemledim. Müzikle alışılagelmiş görselliğin bağını koparınca dinleyicinin sadece müziğe odaklanması kolaylaştırılıyordu aslında. O gece müziğin içine girebilen herkes bunu çok yoğun yaşadı ama garipseyenler de oldu.

The Psychic Paramount’u canlı dinlemek, sahnedeki görsellik ile müziğin algılanışı arasındaki ilişki hakkında epey kafa yoran biri olarak benim açımdan sıradışı bir deneyimdi. Bu konuda düşüncelerime yeni bir boyut katmış oldu konser. (Aşağıda paylaştığım videoda benim anlattığım ortam yok; görülebiliyor müzisyenler ama müzikleri hakkında fikir vermesi için yer verdim.)



FUTURE ISLANDS: EN TUTKULU VOKALİST

Yazının başında sözünü ettiğim ikinci konser Future Islands’a gelince, o da bugüne kadar gördüğüm çok sayıda performans içinde unutulmazlar arasına girdi. Uzun zamandır konserini yakalamak için çaba sarfettiğim bu Baltimorelu grubu, Webster Hall konserinde izleme olanağı buldum. Bağlı oldukları plak şirketi Thrill Jockey’in 20. kuruluş yıldönümünü kutlamak için düzenlenen gecede Matmos, Tortoise, Liturgy’nin yanı sıra Future Islands da sahneye çıktı.

Hani bütün başarısını vokaliste borçlu olan gruplar vardır; o olmasa grubun biteceğini bilirsiniz. Future Islands da onlardan birisi. Vokalist Sam Herring gitse yerine yine sesi güzel bir vokalist bulsalar o iş yürümez. Çünkü Sam Herring’deki tutku çok az sayıda müzisyende var. Bedeniyle, aklıyla, ruhuyla, tüm benliğiyle kendini müziğe adamış ve konserlerde neyi varsa onu ortaya koyan bir vokalist. O sadece şarkı söylemiyor, her yerinden terler boşalırken çılgınca dans ediyor, şarkı sözlerinin yarattığı duyguyu boyun damarları fırlarcasına hissedip onu aynı güçle ses tonuna yansıtıyor, dinleyicilerin tek tek gözlerinin içine bakıp onlarla şarkı sözleri aracılığıyla direkt diyalog kuruyor, göğsüne vura vura söylüyor şarkıları. Bunları yapan başka müzisyenler de var elbette ama ben bu kadar etkili olanını görmedim.

Grubun diğer iki üyesi sakin sakin enstrümanlarını çalarken Sam Herring’in kendini yıpratırcasına dağıtması da ayrı bir tezat. The Psyhic Paramount’un aksine Future Islands’ın müziği sunuşu, sahnede gördüklerimizle çok ilgili. Ama şu ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerek: Etrafta video ekranlar, yanan, patlayan birtakım dekorlar ya da dansçılar yok. Sam Herring, şarkının yansıttığı duygunun vücut bulduğu bir yansıtıcı ekran gibi. Onu şarkı söylerken görüp peşine takılmamak olanaklı değil; daha ilk şarkıdan yakalıyor yakanızdan, çekiyor sizi sahneye. Fiziksel olarak sahnede olup olmamanız önemli değil, ruhunuz sahnede onunla “Bir aşkı unutmak pişmanlıktır” diye bağırıyor.

Future Islands ve The Psychic Paramount konserlerini klasik konser değerlendirmesinin dışında müziğin sunuluşu açısından ele almak istedim. Aralarındaki farklar ve o farklardan yola çıkarak varılan ortak yer ilginçti. O yer, bazen sancılı, bazen zevkin doruklarında dolaşarak ama daima engelenemeyen bir tutkuyla ulaşılan bir nokta. Bunu yaşattıkları için bu grupların değeri büyük. İster fiziksel olarak görünsünler ister sisler arasında kaybolsunlar, müziğin içinizde kavurucu bir ateş yakmasını sağlayan gruplara selam olsun.



-

9 Ekim 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 87: FUTURE ISLANDS -On the Water (Thrill Jockey Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 9 Ekim 2011

Son üç yıldır en çok severek dinlediğim grupların başında geliyor Future Islands. 2010’da çıkan ikinci albümleri “In Evening Air”i ana akım medyanın görmezden geldiğine bakmayın; yılın en iyi albümlerinden biriydi.

Baltimore’da kurulan üçlünün müziği için çeşitli tanımlar yapılıyor. Kimisi post-wave diyor, kimisi synthpop. Bana kalırsa 80’lerin new wave tarzını punk, dans ve deneysel öğelerle buluşturan bir post-punk grubu.

Müziklerinin temelinde elektro gitar yerine synth, çello, keman, marimba ve saha kayıtları var. Şarkıları akılda kalıcı melodileriyle insanı daha ilk dinleyişte yakalıyor. İnsanın içine işleyen bir müzik yapıyorlar.

Ancak bu özelliği sağlayan ne synth, ne keman ne de marimba; vokalist Samuel Herring’in hafif çatallı ama çok güçlü sesi. Bazı gruplar vardır, vokali müzikten çıkarırsanız etkisini kaybeder. Diğer grup üyelerini önemsemiyor gibi algılanmak istemem ama Future Islands’ın karakterini belirleyen temel unsur Herring’in vokalidir. Söylediği her sözcüğe ayrı bir anlam katan, sesini bazen yumuşak, bazen olabildiğince sert, gereğinde fısıldarcasına, gereğinde kararlılıkla yükselterek kullanabilen bir şarkıcı Herring.

NPR’da Bob Boilen’ın “Tiny Desk Concert” serisine konuk olduklarında “Ağlamanızı, benim hissettiklerimi hissetmenizi istiyorum. Ezip geçmek istiyorum!” demiş Samuel. Doğrusu canlı performanslarında göğsüne vura vura söylediği şarkılarla bu hedefini tam 12’den vuruyor. Ama işin ilginci, grubu konserde değil de albümden dinliyorsanız da aynı etkiyi yapıyor. Göğsüne vurduğu yumrukları büyüleyici bir şekilde sesine yansıtıyor; her bir mısrasında dinleyici o yumrukları kendi göğsünde hissediyor.

Kaybedilen aşklardan, karşılıksız sevgilerden, yalnızlıktan söz ettiği şarkı sözleri dinleyeni tam anlamıyla sarsıyor, bazen bir tokat gibi geliyor. Yeni albümleri “On the Water”da yer alan “Before the Bridge”de yaşanılanları unutamayacağını söyleyip, “Çünkü bir aşkı unutmak pişmanlıktır” diyor. Samuel Herring’in hayatına dair ayrıntıları bilmiyorum; ama hissediyorum ki şarkılarının ilham kaynağı kendi hayatı.

“On the Water”da bir önceki albüm “In Evening Air”e göre daha sakin ve olgun bir ton yakalamış grup. O albüm daha isyan dolu, daha kızgındı. Bu defa sanki bir köşeye çekilmiş geçmişe dair bir değerlendirme yapıyor Future Islands. Belki de bu nedenle anlatılması zor bir melankoli yansıtıyor.

Albümün en güzel şarkılarından biri, kuşkusuz Samuel Herring ile Wye Oak’tan tanıdığımız Jenn Wasner düet yaptığı “The Great Fire”. Wasner'a karşılık verirken Herring'in sesine de bir dinginlik hakim olmuş; diğerlerinden farklı özelliğiyle albüme yeni bir renk vermiş bu şarkı.

Albümle aynı adı taşıyan “On the Water” ise, hem melankolik hem de öfkeli bir ruhun, iki duygu arasında gidip gelen anlık krizleri arasında kurduğu ilginç bir dengeyi yansıtıyor.

Samuel Herring, basta William Cashion ve klavyede Gerrit Welmers, North Carolina’da okyanus kıyısında bir eve kapanıp kaydetmişler bu albümü. Hem ruhlarını dinlendirmişler, hem de içlerinde yer eden dertleri müziğe dökmüşler. İçtenliği beni çok etkilendi. Yılın en iyi albümü olmaya adaydır “On the Water”.

Organizatörlere buradan yine sesleniyorum. Future Islands'ın albümünü dinleyin, Youtube'dan konser videolarını seyredin ve bu grubu İstanbul'a getirin lütfen. Nasıl bir konser olacağını tahmin edebileceğinizden eminim. Risk alacaksanız böyle bir grup için alın; emin olun değecek.



18 Temmuz 2010 Pazar

Vitrindeki Abümler 27: FUTURE ISLANDS - IN EVENING AIR


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 18 Temmuz 2010

FUTURE ISLANDS-In Evening Air (Thrill Jockey)

Post-punk ve new wave hayranı mısınız?

New Order’dan Peter Hook’u hatırlatan hipnotize edici bas soundunu seviyor musunuz?

Klavye ve synthleri öne çıkaran new wave ‘den hoşlanıyor musunuz?

Aşk acısını dans sounduyla bütünleştiren şarkılar ilginizi çekiyor mu?

Bu tür şarkıları olağanüstü bir vokaliste sahip bir gruptan dinlemek ister misiniz?

“Evet” diyorsanız, iyi bir önerim var. Hemen Baltimorelu Future Islands’ın yeni albümünü edinin.

Belki ilk dinlediğinizde “Buna benzer şeyler 25 yıl önce yapılmadı mı?” diyebilirsiniz.

Ama zaten günümüzün birçok akımı da o dönemden esinlenmiyor mu?

Önemli olan esin kaynaklarını başarıyla kullanıp yeniden dönüştürmek. Bana göre Future Islands bunu en iyi şekilde yapmış. Onlar müziklerini daha çok post-wave olarak tanımlıyorsa da, açık ki post-punk döneminden hissedilir şekilde etkilenmişler.

Diğer bir önemli bir esin kaynağı da David Bowie. “In Evening Air” adlı parçada bu oldukça belirgin.

Albümü adeta iki kısma ayıran bu kısa enstrümantal parça, bana Bowie’nin “Sunday” adlı şarkısının girişini çok anımsattı. Bir de tabii “Tin Man” isimli şarkı, doğrudan Bowie’ye bir atıf olsa gerek.

Bütün bunları kağıt üzerinde okumak, grup hakkında bir fikir vermiş olabilir. Ancak vokalist Samuel T. Herring’in sesinin etkileyiciliğini yazıyla anlatmaya olanak yok.

Ayrılık acısının verdiği öfkeyi sesine kusursuz yansıtabilen ender vokallerden birisi Herring. Benim gibi çarpıcı vokallerin peşine düşenlerdenseniz, grubun “An Apology” adlı şarkısını dinleyince bana hak vereceksiniz.


/AN APOLOGY/ from 521studies on Vimeo.


-

Translate