2012‘de Austin’de düzenlenen SXSW Festivali’nin açılış konuşmasını dinlerken, rock müziğin ‘Patron’u (The Boss) Bruce Springsteen’in şu sözleri aklıma takılmıştı: “Bob Dylan, 60’ların gençliğinin sesiydi; kalbimizi anlamamızı sağladı.”
Aklıma takılmıştı; çünkü düşünüp kendime şu soruyu sormama neden oldu: Springsteen, 60‘larda gençti ve o dönemin ünlü protest şarkıcısı Dylan hakkında bunu söylemesi şaşırtıcı değildi. 60‘lı yıllar, yazar Larry “Ratso” Sloman’ın dediği gibi, New York’un Queens bölgesinde yaşayan bir gençten, İngiltere’nin kırsal alanında yaşayan bir Beatle’a kadar (John Lennon olsa gerek), bütün Dylan hayranlarının sadece müziği dinlemekle kalmayıp, albümleri ders gibi çalıştığı bir dönemdi. Peki bunca yıldır, 2000‘lerde bile, Batı kültürünün dışında doğup büyüyen insanları da etkileyen neydi Dylan müziğinde?
Kendi kendime verdiğim yanıt şuydu: Dylan’ın asıl cevheri, gerçekçi, alaycı, zaman zaman da esprili bir dille, Amerikan deyimlerini son derece incelikle kullandığı şarkı sözü yazarlığında. İçinde yaşadığı toplumu büyük bir ustalıkla resmediyor albümlerinde. Her şarkısı baştan sona ayrı bir öykü. O öyküleri dinledikçe seviyorsunuz şarkılarını...
Şair mi yoksa şarkı sözü yazarı mı?
Yaşadığı çağa ayna tutan büyük bir ozan Bob Dylan. Yıllardır şair mi yoksa şarkı sözü yazarı mı olduğunun tartışılması boşuna değil. Sonunda bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması benim için şaşırtıcı olmadı. Medyada bu ödülün onca romancı, öykü yazarı ya da şair varken bir şarkı sözü yazarına verilmesini eleştiren yazılar görüyorum ve eleştirilere katılmıyorum. 2012‘de yazdığım bir yazıda bu konuya değinmiş; bazı şarkı sözleri şiirdir, bazıları öykü anlatır ve onları ancak gözlem gücü yüksek, dile çok hakim özel müzisyenler yazabilir demiştim. Kuşkusuz onların en önde gelenlerindendir Bob Dylan.
Bana göre şairlik mertebesine ulaşan birkaç şarkı sözü yazarından birisi olan Morrissey’e bir iki yıl önce şarkı sözleri ile şiir arasındaki ilişkiyi sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Güfte yazarı olmak da olağanüstü bir şey; özellikle yaygın kullanılan ‘give-it-to-me-one-more-time’ şeklindeki ıvır zıvırın aksine, olana tanıklık etmek anlamına geliyorsa. Şiiri nerede bulursanız oradadır; eğer şarkı sözü yüreğinizi titretiyorsa, o zaman şiirden daha fazlasıyla karşı karşıyasınız demektir; çünkü onlar sadece kağıt üzerine yazılmış basit sözler değildir artık. Sözcüklerde duymanız gereken, size hitap eden devinim içindeki bir bütünün seslenişi vardır. Bence bu duygu salt şiirden daha güçlü ve büyüktür.”
Elvis bedenleri, Dylan akılları özgürleştirdi
Yarım yüzyılı aşan kariyerinde, konser albümleri ve derleme albümleri hariç, 37 stüdyo albümü yayınladı Bob Dylan. Folk, country, blues, gospel, rock ’n’ roll, caz, swing gibi farklı türlerde unutulmaz şarkıları hayatımıza soktu ve başardığı en muhteşem şey, onlarca yıldır dinleyenlerin yüreğine dokunmak yani kalplerini anlamalarını sağlamak oldu. Felsefi, dini, ruhani, dünyevi meseleler üzerine çarpıcı, akıllıca ve kurnaz ifadelerle yoğrulmuş şarkılar yazdı. Sesi kusursuz değildi; hatta Leonard Cohen’ınki gibi yıllar içinde giderek çatallaştı ama etkisini hiç kaybetmedi. Çünkü Dylan, içtenliği konuşturan gerçek bir halk ozanı, bir ‘troubadour’. Kendisinden sonra gelen kuşakları derinden etkileyen bir müzisyen... İçinde yaşadığı dünyaya ilişkin gözlemlerini şarkılarına ve resimlerine yansıtan bir sanatçı...Yönetenleri rahatsız edip yönetilenlere yol gösteren bir toplumsal eleştirmen...
Bütün bu sözler, onun hakkını vermeye yetiyor mu emin değilim. En iyisi yine Bruce Springsteen’den yardım alayım: “Elvis’in bedenleri özgürleştirmesi gibi, Bob Dylan da akılları özgürleştirdi. Müziğin doğası gereği fiziksel hareketle ilgili olmasının, anti-entelektüel olması anlamına gelmediğini o gösterdi.” Bob Dylan olmanın anlamını bundan daha iyi açıklayabileceğimi sanmıyorum.
Bob Dylan’ı üç kere canlı dinleme olanağım oldu. Hepsinde de başında ünlü şapkası ve şık takım elbisesiyle, yerinden hiç kıpırdamadan sadece müziğiyle insanların ruhunda nasıl fırtınalar yaratabildiğini gösterdi. Ne ışık oyunları ne de şatafatlı dans gösterileri sunuldu. Müziğin önce kulağa hitap eden bir sanat olduğunu sahnedeki vakur duruşuyla her defasında hatırlattı usta müzisyen. Kadınlardan, ırk ayrımından, savaştan, işçi haklarından, yoksulluktan söz ederek yaşamın iyi ve kötü yanlarını aynı anda ortaya koydu. Aşk, din, ölümsüzlük ve dünyasal meseleler, Bob Dylan’ın büyüleyici müzik evreninin temel taşları oldu.
İçtenliğin sırrı: Derinlere inmek
Peki sadece iyi gözlem yapıp, güçlü bir anlatım yeteneğine sahip olmakla açıklanabilir mi onun muazzam şarkıları? Bir keresinde, “Müzisyen olmak, bulunduğunuz yerin derinliklerine inmek demektir. Çoğu müzisyen o derinliğe erişmek için her şeyi dener,” demişti Dylan. Hep merak ederim mesela “Ballad of a Thin Man”i yazmak için neler yaşadı diye? İçerdiği göndermeler nedeniyle bazen erotik de bulunan o şarkıyı, ben yalnızlığından dem vururken hayatla dalga geçen bir adamın manifestosu gibi görüyorum.
Aklıma “Series of Dreams" geliyor. ”Düşünüyorum bir rüyalar silsilesi / Zamanın ve hareketin yavaşlayıp gittiği.../ Hiçbir yönden çıkış yok / Gözle görülemeyen o tek çıkış hariç...” diyor. Metaforlarla düşündürürken gerçekleri yüzümüze çarpıyor. O değil miydi “Blowin’ in the Wind”i yazdığında "Bir adamın kaç kulağı olmalı / İnsanların ağladığını duyabilmesi için / Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için / Ne kadar çok insanın öldüğünü?" diye soran...
Belki de böyle bir yazıda aklıma gelen şarkılarla onun şairliğini anlatma çabam nafile... Bir söz vardır, denir ki: En iyi Dylan şarkılarını tek bir CD’ye sığdırmak, dünya tarihini tek bir ders kitabına sığdırmaya çalışmak gibidir. Bu işi ne kadar iyi yaparsanız yapın, tarihin önemli bir kısmı kitabın dışında kalır.
Öyleyse bu yazı burada noktalanır ama son sözüm şu olur: Bob Dylan’ın Nobel alması, o ödülü onurlandırır.
Morrissey hakkında yazı yazmak, benim için hem büyük bir heyecan demek, hem de garip tesadüflerin bir kez daha farkına varıp, bu dünyada en azından bir ruh eşimin bulunabileceğine dair umutlanmak demek. Çok iddialı bir laf "ruh eşi" ama arkasında kapı gibi Moz'un bugüne kadar yazdıkları, söyledikleri var. O, şarkılarını bir günlük gibi düşündüğüne ve kimse de onların içtenliğini yargılamadığına göre, dayanağım çok sağlam. Dünya adlı bu gezegende kendime en yakın hissettiğim insan o; fiziksel olarak hep uzak ama ruhen çok yakın.
Hayatınızda böyle özel bir yere koyduğunuz müzisyen, kendi hayatı hakkında kitap yazdığında, okurken hissettiklerinizi yazıya dökmek kolay olmuyor. Kitabı çıkmadan önce sipariş ettiğim için, tümünü okuyalı epey zaman da oldu. Ancak üzerinden biraz zaman geçsin, ilk heyecanım biraz yatışsın istedim. Bugün de hiç planda olmadığı halde kendimi bu yazıyı yazarken buldum.
Morrissey'in hayatına, The Smiths'e dair yazılmış birçok kitap okudum bugüne kadar. Ama hiçbirisinin gerçeği tam olarak yansıtmadığını, hatta olanları farklı gösterdiğini biliyordum. Moz'un sonunda olan biteni kendisinin yazması, müzik tarihini değiştiren, indie rock'ın kurucusu olan bir grubun ortaya çıkış ve yıkılış öyküsüne ışık tutması açısından çok önemli. Johnny Marr da kısa bir süre sonra olanları kendi açısından anlatacağı bir kitap yayınlayacağını duyurdu. Onu da merakla bekliyorum. Ancak Moz'un kitabı, bugüne kadar özel hayatı konusunda konuşmayı hiç sevmeyen bir müzisyenin geçmişini az da olsa ortaya çıkarması bakımından da ayrı bir önem taşıyor. Kitapta, daha önce medyaya yansımayan bazı ilişkilerinden ya da yakınlıklardan söz ediyor Moz ama dili o kadar iyi kullanıyor ki, yine bir sürü gizem var o satırlarda...
Moz'un Manchester'da geçen çocukluk yılları, hiç mutlu değilmiş. İrlanda kökenli Katolik bir ailede, kızkardeşi, annesi, teyzeleri ve büyükannesinin oluşturduğu dar bir çerçevede, kadınların ağırlıkta olduğu bir ortamda büyümüş. Babası ile ilişkisine dair anlattıklarının bir kısmı içimi acıttı. Bazen evde kızkardeşiyle birlikte Diana Ross & The Supremes'in "I'm livin' in shame" adlı şarkısında dans ettiğini ama babası "Utanç verici görünüyorsun," dedikten sonra bir daha dans etmediğini yazmış Moz. Katıldığı atletizm yarışını bitirdiğinde, en azından yarışı tamamlayabildiğini düşünürken, "Ama kazanamadın," diye tersleyen bir babası varmış. 1972 yılında bir gün Mott the Hopple'ın "All the Young Dudes" adlı şarkısını heyecanla dinlettiğinde, babasının "Bana göre değil bu," diyerek odadan hızla çıkışını hüzünle anlatıyor. Babası hakkında herhangi bir kötü ifadesi yok Moz'un; olayları ajite etmeden, herhangi bir duygu seline kapılmadan, sadece aktarıyor ve belli ki gerisi okuyucuya kalsın istiyor; ama annesine çok daha yakın olduğu açık. Evdeki ortamın tersine, çocukluk ve gençlik yıllarında Manchester'ın "kızlar yerine erkeklerle dolu" olduğunu belirtiyor. Ev ile sokak arasındaki bu tezat da ilginç.
Manchester'ın Katolik okullarındaki öğretmenleri ve İngiliz eğitim sistemi, kitapta çok sert eleştirilmiş. Toplumsal olayları ve içinde yaşadığı sistemi sürekli sorgulayan bir insan için, onca manevi ve fiziksel şiddetin uygulandığı kurumlarda eğitim görmek adeta işkence olmuş; okul yılları, içinde büyük bir öfke birikmesine yok açmış. "Bu eğitimciler kimseyi eğitmiyor," diyor kitapta; anlattıklarını okudukça, dinleyici, önce The Smiths döneminde "The Headmaster Ritual", sonra solo döneminde "The Teachers Are Afraid of Pupils" adlı şarkıların kaynağını buluyor. Farklı olanı aşağılayan öğretmenler, çocukları hizaya dizip deri kemerle dövmekten zevk alan müdürler, elbette otoriteyi reddeden bir kişilik için nefret unsuru olmuş. "Kafkavari bir kabus" diye nitelediği o dönemde başına gelen en tuhaf şeyse, bir erkek öğretmeni ile yaşadığı bir olay. "14 yaşında, benimkilere takılıp kalan gözler eşliğinde yapılan gereksiz bir şekilde yavaş ve duyarlı dokunuşların anlamını öğrenmiştim," diye tek cümlede anlatmış o olayı...
Kitapta en çok dikkatimi çeken noktalardan birisi, Moz'un olağanüstü derecede iyi bir gözlemci olması. Hiç akla gelmeyen ayrıntılara dalıp, onların üzerinden teoriler, toplumsal eleştiriler geliştirebiliyor. Tek kanallı ve siyah beyaz televizyonların olduğu yıllarda İngiltere'de yayınlanan programları müthiş bir ilgiyle izleyip, popüler kültüre dair gözlemler yapmış; bunların bazıları okurken insana kahkaha attıracak kadar komik. Top of the Pops'un İngiliz kültüründe oynadığı rolü, herhalde ondan daha iyi anlatan başka birisi yoktur.
Çevresinde ona ilgi gösteren kızlara ilgi duymayan, zor arkadaş edinen, hayattaki dramlara kafa yoran, çoğunlukla yalnız bir gencin sığınağı olmuş şiir ve müzik. "Şairler size hüznünüz hakkında bilmeniz gereken her şeyi, genellikle yan yana duran neşe ve keder hakkında her şeyi söyler," diyor; "Stevie Smith'in ölümünün ardından onu "hiç açılmamış bir pencereye" benzetip, Manchester kitapçılarında şiir kitapları ararken iki dizelik şiirde hayatı buluyor. Vurucu sözlere, ters köşeye yatıran anlatımlara, en içten gelen duyguları aklımıza çakan ifadelere vurgun bir romantik Morrissey. Yazdıklarını okurken, zaten bildiğim bir şeyden emin oldum: Şiir ve müzik sevgisi olmasa, onu yıllar önce kesin kaybetmiştik. Diğer müzisyenler gibi uyuşturucu, alkol bağımlısı olup dağıtmadı ama evine kapanıp kederden ölebilirdi. Nihayetinde birer manifestoya dönüştürdüğü şarkıları onu görünmez olmaktan kurtarmış, var olduğunu hissettirmişti. Onun kadar hissederek şarkı söyleyen yok diyorum ya; nedeni bu. Sonunda "Şiiri kaydedilen gürültüyle birleştiremezsem, var olmaya hakkım var mı?" noktasına varıyor Moz.
Bir ara iş aramak için her yolu denemiş, ama şansı İngiltere'de yaver gitmeyince, Amerika'daki teyzesinin yanına göndermiş annesi. Orada da olmayınca tekrar Manchester'a dönmüş. Depresyonun vurduğu günlerini anlatırken kitabın bir yerinde hayat için, "mezar yarışı" diyor; "Her şey daha az kötüyken hayatın çok daha iyi olduğunu bana kim söyleyecekti?" diye soruyor. İşte bütün bu karanlığın içinden sıyrılmasını sağlayan şiir ve müzik olmuş. Elvis Presley, Billy Furry, Sandie Shaw, Rita Pavone, Steve Marriott, Love Affair, The Foundations, Matt Monro, Shirley Bassey, Timi Yuro dinleyip, ucuz kaset çalarlardan çıkan seslerle avunduğu günleri hiç unutmamış Moz. "Kişisel müzik koleksiyonunu kişisel sağlık kaydı" olarak düşünüyor. Top of the Pops'ta The Righteous Brothers'ı "You've lost that lovin' feeling' "i söylerken izlediğinde, "Ben de şarkı söyleyeceğim. Söylemezsem öleceğim. Eğer şarkı söylersem özgürüm, beni hiçbir yasa durduramaz," diyor. Şarkı söylemeyi, ikna gücünü kullanma sanatı olarak görüyor. Benim gibi "Meat Is Murder" ile hayatı değişen her insan için, onda bu yeteneğin olduğu kuşku götürmez.
Fotoğrafçı Jake Owen Walters'la süren iki yıllık ilişkisi hakkında ilk kez kitaptaki kadar açık konuştu Morrissey. Amerikan baskısında çıkarılan ama İngiliz baskısında yer alan bölümlerde, Walters ile tanıştıkları günden itibaren ona duyduğu yakınlığı, hayatında ilk kez "Ben" yerine "Biz" diye düşündüğünü itiraf ederek anlatıyor. Yaşadıkları ilişkinin niteliğine dair başka bir şey söylemiyor ama zaten söylemesi de gerekmiyor. "Dünya savaşan erkeği seviyor", "Maskülen erkekler feminen erkeklerden nefret ediyor; çünkü yumuşak sertin düşmanı," diyor satır aralarında. Kitap çıktıktan sonra, bazı yayın organlarının "Morrissey homoseksüel olduğunu itiraf etti!" şeklindeki haberlerine en güzel yanıtı yine o verdi: "Ne yazık ki homoseksüel değilim. Teknik gerçek şu ki, ben bir humaseksüelim. İnsanları çekici buluyorum. Ama elbette... bunlar da pek fazla değil." Kitapta The New York Dolls'a hayranlığını anlattığı bölümlerden birinde, "Seks, hepimizin hayatta olmasının tek ve biricik nedeni değil mi?" diye soruyor Moz. Yaptığı açıklamanın ve bu sorunun üzerine cinsellik konusunda daha fazla polemik yapmak, bence artık aptalca olur.
Moz'un biyografisi yayınlandığından bu yana, tüm dünyada kitapla ilgili çok sayıda eleştiri yazısı yayımlandı. Tahmin edildiği gibi, The Smiths, mahkeme konusu, NME'nin başlatıp kampanyaya dönüştürdüğü ırkçılık suçlaması, Moz'un 35 yaşına kadar herhangi bir ilişki yaşamaması, Jake Owen Walters ve İran asıllı kız arkadaşı Tina Dehghani ile ilişkileri hakkında çok yazıp çizildi. Benim açımdan en ilginç olan bölümler, hayvanlar, şiddet ve David Bowie üzerine yazdıkları oldu. (Bowie üzerine yazdığı bir bölümün orijinalini bloga almıştım.) Bowie'den çok etkilendiğini saklamıyor Morrissey. Bir keresinde onun gibi fantastik bir dünya kurup şarkı sözlerinde onu anlatamadığını ve o nedenle odasına kapanıp kendi duygularıyla boğuşmak zorunda kaldığını söylemişti. 1995 yılında sahneyi paylaştıkları Bowie'nin "Outside" turnesinde olanları, her ikisi de kendi açısından anlatıyor; bana kalırsa çok yetenekli iki sanatçı bir araya gelince yaşanan ego çatışması olmuş. Birlikte kayıt yapmalarını çok isterdim; bazen bir gün olur mu acaba diye düşünüyorum ama bu yıl, Moz'un geçmişte birlikte çektirdikleri bir fotoğrafı, "The Last of the International Playboy" single'ının yeniden yayınlanacak kopyalarında albüm kapak resmi olarak kullanmak istemesine Bowie engel koyunca pek de umut olmadığını gördüm.
Morrissey, hayvan-insan ilişkileri ve insanın hayvana uyguladığı zulüm üzerine düşüncelerini sürekli dile getiren bir müzisyen. Popülerliğini engeller endişesini hiç duymadan, her fırsatta söyledi fikirlerini. Herkesin sustuğu birçok konuda çekinmeden konuştuğu için ona minnettarım; ondan başka hayvan haklarını savunma konusunda bu kadar etkili olan bir müzisyen yok. Kitapta "Meat Is Murder" albümünden söz ederken, hayvanlara uygulanan zulmü ve etin insan sağlığına, yeryüzüne olumsuz etkilerini bir kez daha gayet net şekilde yazmış. Medya o kısımları yine görmedi tabii; Norveç katliamı sırasında olduğu gibi çarpıtılıp linç gerekçesi yapılabilecek bir ifade olsaydı, anında kampanya başlatırlardı ama aşağıdaki şiddet ve zulüm karşıtı bölümü atlamak yine işlerine geldi sanırım. (Morrissey'in "Meat Is Murder" ve et endüstrisi hakkında kitapta yazdıklarının orijinalini de bloga almıştım.)
"Dünyanın tekerlekleri tamamen şiddet üzerinde dönüyor; askerlik bilimi, balina avcılığı, nükleer silahlar, silahlı mücadele, mezbaha, kutsal savaş, Yeryüzü Özgürlük Cephesi (Earth Liberation Front) ve Önce Yeryüzü (Earth First) gruplarının önde gelen üyelerini hapsetmek, şok tabancası kullanan terörist polis, Jean Charles de Menezes'in öldürülmesi (Londra metrosunda 2005'teki patlamaların sorumlularından biri olarak düşünüldüğü için polis tarafından öldürülen ama daha sonra hiçbir bağlantısının olmadığı açıklanan Brezilyalı), işkence merkezleri, muhafızlar, şafak sökmeden yapılan saldırılar, sivillere plastik mermi ve biber gazıyla saldıran çevik kuvvet... hepsi faaliyetleri kontrol altındaki kuvvetler adına yapılıyor. Şiddet, en ikna edici insan eylemini yönlendiren hakim kelime. Adalet sisteminin tarihi, işkencenin tarihidir; suçlunun suya daldırılarak cezalandırıldığı sandalyeden asmaya, Bobby Sands'in ölümüne kadar... Acımasız kuvvet ve zulüm, bütünüyle mahkeme salonlarının varlık nedenidir ve korku da daimi anahtardır."
Morrissey'in "Autobiography" adlı kitabı, kuşkusuz bugüne kadar okuduğum en edebi otobiyografi. Böylesine sofistike bir müzisyenin, şairane sözlerle bezediği şarkılardan sonra kitabında da aynı yeteneği sergilemesi, elbette hiç şaşırtıcı değil. Kendi hayatındaki ayrıntıları aktarırken, şarkılarındaki gibi hem komik hem de hüzünlü olabilmeyi başarabilen kaç kişi var? Bir roman sürükleyiciliğinde, çok ustaca kurgulanmış bir kitap bana göre. The Smiths'in mahkeme trajedisi ve Rough Trade ile grubun yaşadığı sorunlar, belki konuya uzak olanlar tarafından fazla ilginç bulunmayabilir ama aslında müzik tarihinin en üzücü vakalarından birisi olduğundan böyle açıklıkla anlatılıp tarihe geçmesi gerek. Moz'un da yıllarca ana akım medyada yazılan yalan yanlış haberlere yanıt verme hakkı vardır. Hepsinin ötesinde, ben bu kitabı, bir müzisyenin her şeye karşın sahnede dimdik durabilmek için gösterdiği inanılmaz bir iradenin öyküsü olarak görüyorum. O nedenle de, müzikle ilgilenen herkese; ayrıca da yazım dili çok iyi olduğu için edebiyatla ilgilenenlere öneriyorum.
Kitap hakkında çıkan bazı yazılarda, Morrissey'in "çevresindeki neredeyse herkesi iteleyip dışlayan, hemen her şeyden nefret eden huysuz bir adam" olarak tanımlandığı da oldu. Evet, herkesi ve her şeyi, hatta çoğu kişiyi ve çoğu şeyi sevmediği doğru. Sonuçta kimsenin kahramanı olmak istemeyen asi ruhlu bir sanatçı o; aykırıların da en aykırısı... "My Life Is A Succession Of People Saying Goodbye" diye şarkı yazan, birçok kişinin kabul ettiği gibi çok fazla dürüst bir insan; düşündüğünü olduğu gibi söylüyor, söylerken de o kadar etkili söylüyor ki, çoğunlukla aşırı tepki çekiyor. Ancak aykırılıklar tek taraflı olsa da, ayrılıklar öyle değildir her zaman; belki başkaları da Johnny Marr gibi ilk terk edenlerden olmuştur. Bir de şu var ki, genellemeler hep yanıltıcı oluyor; herkesten ve her şeyden nefret etmiyor Morrissey; en azından şiiri, müziği, kitapları, çiçekleri, Oscar Wilde'ı, hayvanları, The New York Dolls'u, dinleyicilerini çok seviyor. Yetmez mi?
Artık “Rock tarihindeki gelmiş geçmiş en şaşırtıcı, en güzel ve kusursuz geri dönüşü kim yaptı?” sorusuna verilecek yanıt belli. The Telegraph gazetesinin müzik yazarı Neil McCormick’in de dediği gibi, bunu yapan müzisyen, 8 Ocak 2013’te 66. yaşına girdiği gün yeni şarkısını yayınlayan David Bowie. 10 yıl aradan sonra gerçekleşen geri dönüşe bu gezegende en çok sevinenlerden biriyim. Çoğu kişinin artık inandığı gibi Bowie bir Marslı olabilir; hayran olduğum uzaylının dünyayı terk etmediğini biliyordum elbette ama sessiz kaldığı yıllarda onu çok özledim.
Bu geri dönüşle ilgili garip ama çok güzel iki rastlantı oldu benim açımdan. Bowie’nin kalp rahatsızlığı geçirip sessiz kaldığı dönem içinde zaman zaman sabırsızlanıp ona çok sevdiğim “Slip Away” adlı şarkısının bir mısrasıyla seslenir, “How I wonder where you are!” diyerek kendi kendime nerede olduğunu sorardım. Bowie, o şarkıyı, Amerika’da PBS televizyon kanalında çocuklar için TheUncle FloydShow adlı komedi programını yapan Floyd Vivino’dan esinlenerek yazmıştı ama aslında geçmişte kalan güzelliklere duyulan özlem için bir metafordu o. 7 Şubat akşamı Dinamo FM’deki programımda Bowie için özel bir yayın yaptım. Son anonsta, biraz da onu aktif olmadığı dönemde unutanlara sitemle, “Bir süredir müzik çalışmalarını durdursa da, artık şarkı söylemese de, ben onu bu dünyada unutanlardan olmayacağım,” demiştim. Ertesi sabah uyandığımda bütün internet yeni Bowie şarkısının şokuyla sarsılıyordu. Çevremde birçok kişi, “Bowie dün gece senin anonsu duymuş olmalı,” diyerek espri yaptı. Ama ben o şokun yanı sıra, şarkı adına da takıldım. “How I wonder where you are!” diyerek adeta isyan ettiğim o efsane müzisyenin yeni şarkısının adı “Where Are We Now?” idi!
BERLİN DÖNEMİNE DÖNÜŞ
Meğer son iki yıldır sessizce albüm kaydediyormuş Bowie... Sony Music’in patronuna da, “Hiçbir PR kampanyası yapmayacağız, sadece 8 Şubat’ta single’ı yayımlayacağız,” diyerek herhangi bir bilginin yayılmamasını sağlayan da kendisiymiş. Ben öncelikle, hiçbir şeyin gizli kalmadığı, herkesin her şeyi 140 karaktere sığrıdıp Twitter’dan anında paylaştığı bir dünyada böylesine büyük bir haberin gizlenebilmesine şapka çıkarıyorum. İkincisi de, büyük rock yıldızlarının da dikkat çekmek için türlü reklamlara ihtiyaç duyduğu böyle bir zamanda Bowie’nin sadece müzik yaparak tüm dünyada haber olması, durup düşünmeyi gerektirir. The Rolling Stones’un bile ilgi çekmek için sahneye Lady Gaga’yı çıkardığı günleri yaşıyoruz.
Bu ay yayımlanan 27. stüdyo albümü “The Next Day”, çok açık ki uzun süre bu yönleriyle tartışılmaya devam edecek. İlk şarkı “Where Are We Now?”, bizi Bowie’nin 1976-79 Berlin dönemine götüren enfes bir balad. Hem sound olarak “Low” albümünden izler var, hem de şarkı için çekilen video Berlin görüntüleriyle o etkiyi pekiştiriyor. 66 yaşındaki Bowie, videoda oldukça dinç ve dingin görünüyor. Elbette 30, 40 yıl önce sahneleri yakıp yıkan glam rock günleri geride kaldı ama hâlâ karizmasıyla bir ikon olmayı sürdürüyor.
Bowie’nin yeniden konser verip vermeyeceği konuşuluyor bugünlerde. Ben onu defalarca sahnede izleyebildiğim için kendimi çok şanslı sayıyorum. Her biri unutulmaz birer anı olarak hafızama kazındı. Canlı izlediğim onca performans arasında kuşkusuz en iyisi onunki. Sahneye onun kadar yakışan, her bir konser için özel olarak tasarlanan kostümleriyle, mükemmel sesiyle, daha profesyonel olanını görmedim.
Bowie’nin farkı, her yönüyle bütünlüklü bir sanatçı olması. “Dünyaya düşen uzaylı” imajını hiç bozmadı, onunla ilgili pek çok şey gizemini sürdürdü, kendi yarattığı farklı dünyada geçen şarkılarında yabancılaşma duygusunu onun kadar güzel anlatabilen başka bir müzisyen daha çıkmadı. Bana göre gelmiş geçmiş en iyi şarkı sözü yazarı Morrissey bile, kendisinin şarkılarında Bowie’nin yaptığı gibi fantastik bir dünya kurgulayamadığını, o nedenle odasına kapanıp kendi duygularıyla boğuştuğunu söyledi. Bowie, olmayanı hayal edebiliyor ve onu müthiş bir estetikle sunuyordu.
DAİMA YENİLİKÇİ, DAİMA ÖNCÜ
Ben bir müzik yazarı olarak, bugüne kadar müziği geri plana iten her şeye karşı çıktım; bu çerçevede görselliğin çok fazla öne alınmasından da rahatsızlık duydum. Düşününce ilk anda Bowie gibi görsel unsurları müziğiyle bu kadar iç içe geçiren bir isme duyduğum hayranlık yadırganabilir. Fakat bunun bir çelişki olmadığını anlamak için onun bir sanatçı olarak tüm kariyerini yakından izlemek gerekir.
Müziğin yanında sanatın farklı dallarında, tasarım, sinema ve pandomim alanında da çalışmalar yaptı Bowie. Her yeni albümü için bir konsept belirleyip ona uygun bir karakter yarattı. Acaba siz o karakterlerden hangisini daha çok seviyorsunuz? 60’ların sonunda ilk albümüyle folk-rock ile pop’u buluşturan masum yüzlü genç Bowie’yi mi? 70’lerin başındaki androjen görüntülü glam rock yıldızı Ziggy Stardust’ı mı? Funk/disko/soul ve R&B ile flört eden The Thin White Duke’ü mü? 70’lerin ikinci yarısında minimalist, ambient müziğe yakınlaşıp, Brian Eno ile kariyerinin en iyi albümlerine imza atan Berlin dönemindeki uçuk Bowie’yi mi? 80’lerde Queen, Tina Turner, Pat Metheny gibi isimlerle işbirlikleri yapıp megastar olarak yükselen Bowie’yi mi? Rock ile elektronik müziği bir araya getiren “Outside” dönemindeki halini mi? Müzik tarihinde bu kadar çok alter ego geliştirip, bunca farklı müzik türüyle haşır neşir olan tek müzisyendir Bowie. 15 yaşında ilk grubunu kurduğunu düşünürsek, 50 yıldır müzik tarihinin büyük esin kaynaklarından birisi.
Bu sahne karakterlerinden en çarpıcı olanı, herhalde Ziggy Stardust’tı. Geçen yıl rock müziğin efsane albümlerinden “The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars”ın 40. yılı kutlandı. Bugün dinlendiğinde, zamanının ne kadar ötesinde bir yaratıcılık içerdiğine şaşırıyor insan. Bunun arkasındaki önemli nedenlerden biri de, Bowie’nin konsepte uygun olarak üstüne geçirdiği karakterleri ruhen de benimsemesiydi. O albümün prodüksiyonunu Bowie ile ortak üstlenen Ken Scott ile geçen yıl röportaj yaptığımda, bana, Bowie’nin belli dönemlerde belli karakterleri ruhunda yaşadığını anlattı. Her şey o kadar bütünlüklü bir biçimde kaynaşmıştı ki, onu izleyenler üzerindeki etkisi de büyük oldu.
Bu nedenle aradan geçen 40 yıla karşın, moda dünyasında Bowie’nin bir ikon olarak görülmesine şaşmamak gerekir. Bugün hâlâ dünyaca ünlü dergilerin kapaklarında modeller Ziggy Stardust makyajıyla ya da The Thin White Duke’a özgü erkeksi bir sadelik içinde pozlar verip Bowie’ye gönderme yapıyorsa, bunu sadece görsel etkilenme ile açıklamak yanlış olur. Sadece görüntüsüyle dikkat çekmeye çalışan içi boş pop yıldızlarından farklı olarak, Bowie’nin imajı, müziğinin bir yansımasıydı. Duyduğumuz şarkılar da, onun ruhunun o dönemde büründüğü alter egonun sesiydi.
David Bowie, 1972’de Top of the Pops programında “Starman”i seslendirdiğinde, toplam 3.5 dakikada İngiltere’yi sarsmasının nedeni, o güne kadar görülmeyen bir görsel-işitsel uyumuydu. Elinde mavi gitarı, incecik bedenine iyice yapışan renkli tulumuyla, o kırmızı saçlı adamın erkek mi kadın mı olduğu ilk anda anlaşılmıyordu. 1970’lerde tüm Avrupa ve Amerika’da uzun saçlı erkek grupları egemenken, Bowie cinsiyetler arası sınırı müzik sahnesinde ortadan kaldıran ilk rock yıldızıydı. Müzikte hard rock/heavy metal fırtınası eserken, o aynı yıllarda yanına Brian Eno’yu da alıp Berlin’de elektronik sesleri keşfe çıkmıştı. Her anlamda bir öncüydü Bowie.
Çok iz bırakan bir oyunculuğu olmasa da, 1969-2009 tarihleri arasında birçok filmde rol aldı. Bazılarında kendi gerçek karakterini ekrana taşıdı ama bazılarında da farklı rollere soyundu. Andy Warhol’u ondan daha iyi canlandıracak bir isim bulunamazdı; nitekim 1996’da Julian Schnabel’in çektiği “Basquiat” adlı filmde Bowie, yakın dostu Warhol olmuştu. 1986 tarihli Jim Henson’ın yönettiği “Labyrinth” ise, Bowie’nin soyunduğu tuhaf yaratık Goblin Kralı Jareth rolüyle unutulmazlar arasına girdi.
“DAVID BOWIE IS” RETROSPEKTİF SERGİSİ
Bütün yaptıklarıyla yıllar boyu tasarımcılara, reklamcılara, müzisyenlere, sanatçılara yön verdi Bowie. Bu büyük esin kaynağının kariyerine bir bütün olarak ışık tutmanın, geçmişten bugüne geldiği çizgiyi anlatan bir belge bırakmanın zamanı gelmişti. Bugünlerde Londra’daki Victoria and Albert Müzesi’nde ilk kez Bowie’nin kariyerine bu çerçevede yaklaşan büyük bir sergi açılıyor. 23 Mart-28 Temmuz arasında ziyarete açık kalacak serginin küratörleri Victoria Broackes ve Geoffrey Marsh.
Sergide yer alan 300’ü aşkın materyal arasında Bowie’nin el yazısıyla yazdığı şarkı sözleri, kendisinin çaldığı enstrümanlar, orijinal kostümleri ve sahne tasarımları, özel fotoğrafları ve albüm kapakları bulunuyor. 1947’de Londra’da David Robert Jones adıyla doğup David Bowie haline gelen bu yaşayan efsanenin 50 yıldır, yerleşik düzeni nasıl zorladığını ortaya seren belgeler bunlar. David Bowie’ya ait özel arşivi kullanmak için alınan izinle bu materyallere ulaşılmış. Sergi, bu açıdan da bir ilk oluşturuyor.
Küratör Broackes, kendisiyle yaptığım röportajda, Bowie’nin moda, grafik, tiyatro, sinema ve müzik alanında birçok sanatçı ile işbirliklerini de ele alan sergide, 60 ayrı platformda sahne kostümlerinin de yer aldığını belirtti. Bunlar arasında Freddie Burretti imzalı Ziggy Stardust tulumu, Kansai Yamamoto’nun Aladdin Sane turnesi için yapılan parlak tasarımlar, Bowie ve Alexander McQueen tarafından Earthling albümünün kapağı için tasarlanan İngiliz bayraklı ceket de bulunuyor. Bana göre en ilginçleri, Bowie’nin el yazısıyla yazdığı bazı günlük notlar ve kendi çizimleri. Bunların hiçbiri daha önce sergilenmeyen materyaller. Victoria Broackes, David Bowie Arşivi’nde yer alan 75.000 materyal arasından bunları seçmenin çok zorlu ama onurlu bir iş olduğunu söylüyor. Küratörlüğü birlikte üstlendikleri Geoffrey Marsh ile birlikte bu iş için 2011’de New York’ta altı hafta geçirmişler.
Serginin adının neden “Bowie is” şeklinde tamamlanmamış bir ifade olarak bırakıldığını da sordum Broackes’a. Yanıtı ilginçti. “ ‘David Bowie nedir?’ sorusunun tek bir karşılığı olmadığı için o ifadeyi bitirmedik. Sergiyi de Bowie’nin 1995 tarihli albümü Outside’dan bir sözüyle açıyoruz. ‘Bütün sanatlar değişkendir. Anlamı mutlaka onu yaratanın ima ettiği gibi olmayabilir. Otoriter bir ses yoktur, sadece çok yönlü farklı okumalar söz konusudur.’ ”
Philadelphia Sanat Üniversitesi Beşeri Bilimler ve Medya Çalışmaları Bölümü’nde görev yapan Prof. Dr. Camille Paglia’nın sergi için yayınlanan “Bowie is” kitabında cinsiyet ve toplumsal gerileme konusunu ele alan bir yazısı var. Bowie’nin toplumda cinsiyetlerin algılanışına getirdiği farklı bakışı şöyle anlatıyor: "Bowie ile hiç tanışmadım ve televizyon dışında onu sahnede görmedim. Fakat 1970’lerin başında üniversitenin son yıllarında ve öğretim görevlisi olduğum ilk dönemlerde, beni muazzam derecede etkiledi. Bowie, o sırada sanat dünyasında yükselişe geçen performans sanatının en önemli ve esin verici yaratıcılarından birisiydi. Sadece müziğine değil, görsel sanatçı olarak dehasına, çarpıcı kostümlerine ve albüm kapaklarına da hayrandım. Amerika’da gay erkeklerin sakal ve oduncu gömlekleriyle çok maço bir görünüm aldığı bir dönemde, o ‘drag’ kavramını benimsedi. Cinsiyetler arasında devrimci bir akışkanlığı temsil ediyordu; bu tam olarak ne eşcinsel ne de heteroseksüeldi. Çağımızın önde gelen sanatçısı ve kültür önderi Bowie’ye büyük bir saygı duyuyorum. "
Gucci’nin böyle büyük çaplı bir sergiye sponsor olma kararını almasının arkasında ise, büyük bir Bowie hayranı olan Kreatif Direktör Frida Giannini var. Bir moda tasarımcısı olmasında Bowie’nin büyük etkisi olduğunu söylüyor Frida ve önemli bir tespit yapıyor: “Onun çekincesiz bir şekilde ortaya koyduğu androjenliği, kadınların feminen yönlerini yitirmeden maskülen güçlerini açıklamasına yardımcı oldu. Hem kadınları hem de erkekleri, kendi imajları ve karakterleriyle şaşırtıcı bir şekilde oynamaları konusunda cesaretlendirdi.”
Bowie’nin bir tasarımcı tarafından giydirilebilecek bir sanatçı olmadığının, daima kişisel yöntemiyle bunu kendisinin gerçekleştirdiğinin altını çiziyor Frida. Bu görüşler, benim Bowie’ye ilişkin yaptığım “görsel-işitsel ve kavramsal sanat” tanımını açıkça destekliyor.
Frida Giannini, Bowie’yi 1980’lerin başında amcasının plak koleksiyonu sayesinde keşfetmiş. Müziğinin yanı sıra, sürekli değişen tarzından ve sahne karakterlerinden etkilenmiş. Aynı dönemde ben de büyüleyici bir Bowie sarsıntısı yaşıyordum. Plaklarını dinler, iki gözü farklı renkteki bu sıradışı müzisyenin gerçekten başka bir dünyadan gelmiş olabileceğini düşünürdüm. Bugün artık son video klibinde olduğu gibi üzerinde bir blue jean ve tişört olsa da, kırışıklıkları biraz daha artsa da, yüzüne, bakışlarına geçen anlam hiç değişmedi.
Bowie, bir röportajında, bir zamanlar glam rock döneminde ayağında parlak kırmızı renkli, yüksek platform tabanlı çizmeler, yüzünde makyaj ve kırmızıya boyanmış saçlarıyla dolaştığını düşününce biraz utandığını söylemişti gülerek. Bugün için abartılı bir görüntü olabilir ama ben ne zaman o dönemin fotoğraflarına baksam hep yaratıcı bir cesaret görüyorum. Öyle bir cesareti olan insanın, rock tarihinin en güzel erkek seslerinden birine ve en karizmatik görüntüsüne sahip olması ise, sanırım hem onun hem de bizim şansımız.
David Bowie üzerine kitaplar yazan Kevin Cann, ünlü müzisyen hakkındaki araştırmalarına 1970’lerin ortalarında başlamış. Bugün 90 yaşındaki yazar, Bowie’nin idollerinin Edith Piaf ve Anthony Newley olduğunu, Elvis Presley’den ise büyülendiğini söylüyor. Cann’e göre, Bowie, onların izinden giderek sahne performansını tiyatroya dönüştürmüştü; aynı zamanda bir yıldız olmak istiyordu.
Bütün bir kariyerine bakınca Bowie’nin kendisi ne düşünüyor dersiniz? Müzik yazarı Paul Trynka’nın 2011’de yayımlanan “David Bowie: Starman” adlı kitabı şöyle başlıyor:
“1991 yılında çocukluğundaki gibi soğuk ve yağışlı bir kasım ayında, David Bowie şoförüne Brixton Academy’ye giden manzaralı yolu izlemesini söyledi. Son birkaç haftadır konuşkan, açık ve şaşırtıcı şekilde kırılgandı, ama camdan bakarken birkaç dakika sessiz kaldı. Sonra arkasına döndüğünde, yanında oturan gitarist Eric Schermerhorn, yanaklarına düşen gözyaşlarını gördü. ‘Bu bir mucize,’ diye usulca mırıldanıyordu Bowie. ‘Muhtemelen muhasebeci olmam gerekirdi. Her şey nasıl oldu bilmiyorum.’”
Benim Bowie’ye bir yanıtım var: 1970’lerde onun yaptıklarını yapmak için toplumun genel kabul gören koşullamalarına karşı çıkabilecek radikal bir benliğe sahip olmak gerekiyordu ama sadece o da yetmezdi; düz gideceğinize yan yola sapıyorsanız, ondan sonra ne yapacağınıza dair bir vizyonunuz da olmalıydı. Onun adı da işte dehaydı. O sayede Binbaşı Tom gibi ileriye doğru atılarak farklı dünyalara doğru süzüldü ve kendisini bir sanat eserine dönüştürdü.
"THE NEXT DAY" VE JONATHAN BARNBROOK İMZALI KAPAK FOTOĞRAFININ ANLAMI
David Bowie’nin Sony Music etiketiyle yayımlanan albümü “The Next Day”in kapak tasarımı Jonathan Barnbrook'un imzasını taşıyor. “David Bowie is” sergisinin kitapçığını da tasarlayan İngiliz sanatçı, Bowie ile “Heathen” ve “Reality” albümlerinde de çalışmıştı.
Barnbrook, Bowie'yi ilk kez 7 yaşındayken “Aladdin Sane” albümünün kapağında görmüş; kendi deneyiminden yola çıkarak şu ilginç saptamayı yapıyor: “O kadar farklı bir ‘erkek’ sunumuydu ki önce anlayamadım. Ama sonra ilk kez fark ettim ki, toplum tam olarak televizyonda bize anlatıldığı gibi değil, cinsiyetler insanların söylediği kadar kesin değil. Dinlediğim o heyecan verici müzik de bir anlamda onun bir uzantısıydı.”
Bowie’nin avangart fikirleri ana akıma taşıdığının altını da çizen Barnbrook, kendisini toplumdan dışlanmış hissedenlerin onunla özdeşleşebileceği bir kimlik yarattığını söylüyor. "The Next Day”in kapağını tasarlama aşamasında Barnbrook’un şarkıları duyması gerekince, bunun için ilginç bir yol bulmuşlar. Albüm haberinin hiçbir şekilde dışarı sızmaması istendiğinden, David Bowie kendisi şarkıları Skype üzerinden ona dinletip her birinin arkasındaki düşünceyi anlatmış ve sonunda kapak için 1977 tarihli "Heroes" albümünün farklı bir versiyonu çıkmış ortaya. Bildiğimiz ikonik fotoğraf, bu kez sadece Bowie’nin yüzüne gelen kısmı beyaz bir bantla örtülerek değiştirilmiş. “Where Are We Now?”da verdiği mesajı görsel olarak da veriyor böylece. Ben hâlâ rock bukalemunu Bowie’yim ama artık “Heroes” günleri geçmişte kaldı diyor. Öyle dese de, 66 yaşında yaptığı şahane bir albümle herkesi kendine yine hayran bıraktı Bowie.
Albümle birlikte yayınlanan tek promo fotoğrafının önemine de mutlaka değinmek gerek. 1974 yılında William Burroughs ile sırt sırta verdikleri siyah beyaz fotoğrafı arkasına alıp bir sandalyeye oturmuş Bowie ve oradaki şapkalı halini anımsatan yeni bir fotoğraf çektirmiş. Yine siyah beyaz olan bu fotoğraf, Burroughs'dan cut-up tekniğini öğrenen genç Bowie'nin yeni hali bu diyor.
Bunun ne anlama geldiğini Bowie'yi yakından izleyen herkes tahmin edebilir. The Next Day ile yeni bir sayfa açıldığını ve o sayfada kendi geçmişinden parçaları buluşturduğunu önce bu imajla anlattı Bowie. Nitekim albümü baştan sona dinleyince hem sözlerde hem de müzikte bu daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor.
BOWIE, "THE NEXT DAY" İLE KENDİSİNİ YENİDEN YARATTI
Bowie'nin albümden yayımlanan ilk şarkı olarak “Where Are We Now?”ı seçmesi, onu çok iyi tanıyan prodüktör Tony Visconti’yi bile şaşırtmış. 1976-79 Berlin dönemi albümlerindeki havayı yansıtan son derece dokunaklı, hüzünlü bir balad ile hayranlarına yeniden merhaba demesinin arkasında ne olabilir? Aslında çok akıllıca bir tercih yapmış. Şarkının sözlerine kulak verince, güneş, yağmur, ateş var olduğu sürece, sen olduğun sürece ben varım mesajı çıkıyor. Aradan zaman geçti, Bowie artık glam rock günlerindeki Bowie değil; sade bir tişört ve kot pantolonla gözüküyor yeni videoda ama sesi ve yaratıcılığı sapasağlam. Ben bunları düz cümle ile söyleyip geçiyorum ama Bowie melankoliyle karışık umudu o şarkıdaki gibi insana çok dokunan bir şarkıyla aktarıyor.
Tony Visconti, albüm çıkmadan önce “Where are We Now?”ın geri kalan şarkıları sound yönünden temsil eden bir şarkı olmadığını, “The Next Day”in sağlam bir rock albümü olduğunu söylemişti. Albüm, 12 Mart’ta yayımlandı ama ondan önce tümü iTunes üzerinden stream yoluyla dinlemeye açıldı. Aynı gün yayımlanan ikinci video ise, Bowie’nin “celebrity” denilen ünlüler dünyasına yönelik gözlemlerini yansıtan “The Stars (Are Out Tonight)” adlı şarkıya çekilmişti. Oyuncu Tilda Swinton’ı Bowie’nin eşi rolünde izlediğimiz video, yıllar geçince yitirilen ünün, fiziksel güzelliğin ardından girilen bunalımı anlatıyor. Belki albümün en çarpıcı şarkılarından birisi değil ancak daha ilk dinleyişte insanı yakalayan dinamik bir melodisi var.
“The Next Day” ile ilgili en dikkat çekici nokta, Bowie’nin sessiz kaldığı dönemde aslında hiç de sanıldığı gibi kendi içine dönmediğini ortaya koyması; tüm kariyeri boyunca olduğu gibi yine toplum hakkında derin gözlemler yapmayı sürdürmüş. Şarkılarında ölüm, yaşadığımız dünyanın acı gerçekleri, savaşlar, silahlar, sona eren iktidarlar, biten ilişkiler, insanoğlunun zayıflıkları, paranoya, yalnızlık var ama seks, tutku ve aşk da var.
Sound olarak bakıldığında farklı alter egolarının temsil ettiği dönemlerin her birinden bir parça bulmak mümkün; albümün standart versiyonundaki 14 şarkıda hepsinden iz olsa da sonuç olarak bu artık 60’lı yaşların Bowie’si. "The Next Day"i dinlerken en çok "Scary Monsters", "Low" ve "Heathen" albümleri aklıma geldi; ama albümün tamamen onların bir karışımı olduğunu söylemek de fazla iddialı bir laf olur. Bana göre, Bowie, "The Next Day" ile yeni bir sound ya da alter ego yaratma peşine düşmemiş; aklında biriken hikayeleri anlatmak istemiş. Bunu yaparken de elbette yine farklı türlere dalıp çıkmış ve kendisini hiç kısıtlamadan şarkı için en uygun ton, ses neyse onu yakalamış.
Bowie’nin sesi, 66 yaşın doğal bir sonucu olarak 10 yıl öncesine göre yaşını daha çok yansıtır hale gelmiş; bunu en çok hissettiğim şarkı "Where Are We Now?, diğeri de “The Stars (Are Out Tonight)”. İkisini de 10 yıl önce seslendirseydi duyabileceğim farkı hayal edebiliyorum. Ancak bu sesinin gücünü yitirdiği anlamına gelmemeli; aksine sesindeki o olgun hissi de sevdim. Ayrıca bunun şöhretli günlerini geride bırakanların halet-i ruhiyesini anlatan, geçmişe dönüp bakan şarkıların konseptine de uygun olduğuru düşünüyorum. Kariyeri boyunca her şarkıya uygun en doğru ses tonunu bulan bir vokalist oldu Bowie. “The Next Day” de, onun farklı karakterleri sesiyle dinleyicinin zihninde canlandırma sanatının en yeni kanıtı oldu.
Bana kalırsa, adeta Scott Walker’a saygı duruşunda bulunduğu o meşhur baritonuyla söylediği “Heat” ile albümü kapatırken, müzik sahnesindeki macerasının henüz bitmediği açık. "The Next Day"deki 14 şarkı arasında beni en çok çarpan da "Heat" oldu. Bu şarkıdaki ses tonu benim favorimdir; tek şikayetim, albümde o tonu bir kere duymam. Şarkıyı özel yapan sadece bu değil ama o da önemli bir nedendi benim için. Karanlık atmosferik soundun içinden Bowie'nin "And I tell myself I don't know who I am" diyen sesini duyduğum an sanki nefesim daralıyor ama o duyguya garip bir bağımlılığım var. Babasından söz ediyor şarkıda Bowie. "Ondan daha çok nefret ederek seni daha çok sevebilirim" diyor şarkıda. Bunun tam olarak ne anlama geldiği açık değil fakat şarkıya ayrı bir gizem katmış bu belirsizlik. Akustik gitar ve yaylılar eşliğindeki müziğin kurgusu ise albümün geri kalanından belirgin şekilde ayrılıyor. Dingin hüznüyle "Outside" albümündeki "The Motel"i çağrıştıran bu şarkı, gerçek bir başyapıt.
Albümdeki hiçbir şarkı doğrudan Bowie'nin kendisiyle ilgili değil demiş Visconti ama "Heat"te oldukça kişisel referanslar var sözlerde, “Where Are We Now?” ise kuşkusuz Berlin’de geçirdiği dönemden ilham almış. Bana kalırsa, The Next Day, Bowie'nin en kişisel albümü; şarkıların özündeki gerçek Bowie'yi, onun kendi hayatına dönük endişelerini görebiliyorum ben. Bowie'nin özelliklerinden birisi, şarkılarında anlattıkları kendi hayatından kaynaklansa bile onları toplumsal boyutta değerlendirip tüm insanlığa mal edebilmesi. Belki de dünya starı olmanın bir gereği bu.
"You Feel So Lonely You Could Die"da Bowie'nin yalnızlığa dair sözleri söylerken sesiyle birlikte ruhu da titriyor. "Kapıyı kapamadan önce seni net bir şekilde görmek istiyorum. Bir direkten sallanan ceset olarak görebiliyorum seni. Düşüşünü görebiliyorum, odanda inlediğini görüyorum" derken ruhunun şiddetle savrulduğunu hissettiriyor. "Five Years"daki kadar yoğun bir duygusallığı bu şarkıda bir kez daha yakalamış Bowie. Vurgulanması gereken bir diğer nokta, Bowie'nin bu albüm için yazdığı sözlerin daha karanlık bir atmosfer yansıtması. "Valentine's Day" adlı şarkıda bile "buz gibi kalpten" söz ediyor.
Albümde gitar soundunun ve ritmin en vurucu olduğu şarkı ise "Love Is Lost". Kaybolan aşkın arkasından duyulan hüzün ve öfke karışımını Bowie'nin vokali kusursuz yansıtıyor. Tüm zamanların en iyi Bowie şarkılarından birisi kuşkusuz. İlk önce albümün adının “Love is Lost” olması düşünülmüş ancak sonradan kapak tasarımı ve Bowie’nin uzun süren sessizliğine atıf yapan “The Next Day” tercih edilmiş. Bence de albümün konsepti açısından doğru bir karar olmuş bu.
"Dancing Out in Space", "Scary Monsters"ı anımsatan soundu ile albümün en enerjik şarkılarından birisi ve olası bir hit adayı. Deluxe versiyonda yer alan üç şarkıdan en zayıf olanı, albümün geri kalanına göre hafif kalan "So She". Tamamen enstrümantal iki dakikalık "Plan", "The Stars (Are Out Tonight)"ın girişinde de duyduğumuz melodinin üzerine oturmuş; kısa olsa da vurucu gitar sounduyla insanı ilk dinleyişte yakalayan bir şarkı. Bowie üzerinde sık kafa yorduğu Amerika'ya gelen göçmenler ve değişen kimlikler konusunu bu kez "I'll Take You There"de sorgulamış. "Amerika'ya gelip yaşam mücadelesi veren milyonları temsilen seçtiği Sophie ve Lev, gelecekte ne olacağını bilmeseler de isimlerini değiştirip yeni bir hayata başlıyorlar.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, 2003’te “Reality” albümünde durduğu yerden daha ileriye geçti David Bowie. "The Next Day", çok sağlam bir art rock albümü olmasının yanında, kapak tasarımından yayınlanmasına kadar üzerinde ince düşünülmüş bir sanat eseri. Rock ikonu Bowie'nin sürekli evrilişini izlemek her zaman çok heyecan verici. NME dergisinin kapağındaki maskeli fotoğrafını da yorumlamak olanaklı; o maskenin ardından ne çıkacağı belli olmaz, bir gün yeni bir albümde bambaşka bir Bowie ile de tanışabiliriz. The Next Day'in kaydettiği son albüm olduğunu duyursaydı bile bu müthiş bir son olurdu ama umarım bir daha bu kadar uzun ara vermez.
(David Bowie için bu yıl yaptığım ikinci programın kaydını dinlemek için:
http://www.veganlogic.net/2014/01/vegan-logic-lii-david-bowie-ozel-ii.html)
* Yazının bir kısmı, Vogue dergisinin mart sayısında yayınlanan makalemden alındı. Albüm çıktıktan sonra ayrıca değerlendirmelerimi de ekleyerek genişletilmiş bir Bowie yazısı haline getirdim.
1960’lardan bu yana müzik dünyasının esin kaynaklarından birisi oldu Scott Walker. The Walker Brothers ile yaptıkları albümler, pop müziğin en esin verici çalışmalarındandı. Duyar duymaz ayırt edilen kendine özgü bariton sesiyle yorumladığı şarkıların gücü, solo kariyerinde de en güçlü yanı oldu ama asıl belirleyici olan avangart, deneysel alana duyduğu ilgiydi. Scott Walker’ın doğup büyüdüğü Amerika’yı terk edip İngiliz vatandaşlığına geçişiyle, solo çalışmalarında da bu rotaya yöneliş net bir şekilde ortaya çıktı. Scott, Scott 2 ve Scott 3 adıyla yayımlanan albümlerinde Broadway hitleriyle birlikte, Jacques Brel şarkılarını ve kendi bestelerini de yorumladı.
Ünden, yüzüne patlayan flaşlardan hiç hoşlanmadı Scott Walker; sık sık kimsenin bilmediği yerlere gidip izini kaybettirdi. O kayboluşlar sırasında çağdaş ve klasik müzik üzerine yoğun çalışmalar yaptı. Sadece bir vokalist olarak değil, şarkı yazarı ve prodüktör olarak da yetkinliğini kanıtladı.
1969’da yayımladığı Scott 4’un başarısızlığından sonra plak şirketinin ticari albümler yapması için uyguladığı baskıya boyun eğdi. 1970’lerde arka arkaya çıkardığı bir dizi albüm, işleri daha da kötüye götürdü. O sırada çareyi alkolde aradığı günler oldu. 75-78 arasında yeniden bir araya gelen The Walker Brothers ile 75, 76 ve 78 yıllarında üç albüm yayınladılar. O yıllarda canlı performansa ilgisini de yitirmeye başlamıştı. Grubun plak şirketi ile anlaşması sona erince de, Scott Walker yeniden sessizliğe gömüldü.
1974’te çıkan “We Had It All” adlı solo albümünden 10 yıl sonra 1984’te “Climate of Hunter” ile yeni bir solo çalışmasını yayımladı. Albümün kaydı yapılırken, hiçbir müzisyen daha önceden melodiyi bilmeden sadece kendi bölümünü çalmıştı. Önceden hiçbir demo kayıt yapılmamıştı. Çünkü Scott Walker her müzisyenin birbirinden bağımsız olarak kendi yoluna odaklanmasını istiyordu. Bu albüm de fazla ilgi görmeyince Virgin plak şirketi, onunla sözleşmesini iptal etti. 80’lerde başka albüm çıkarmadı Scott Walker.
11 yıl sonra, rock ile klasik müziğin özgün bir bileşiminden oluşan, minimalist ve karanlık karakteriyle dikkat çeken bir art-rock şahaseri “Tilt” geldi. Bu aynı zamanda 2006’da “The Drift” ve 2012’de “Bish Bosch” ile devam eden üçlemenin de ilki oldu.
Walker’ın 2006’da 4 AD’den çıkan “The Drift”ten itibaren bu etiketle işbirliği devam ediyor. The Drift’te işkence, hastalık, Elvis Presley ve 11 Eylül gibi konulara odaklanıp deneysel çizgisini karışık ve anlaşılması daha zor bir aşamaya getirmişti. Üçlemenin sonuncusu “Bish Bosch”, ondan bir adım bile geri atmadığı gibi bana kalırsa daha da ileri gitmiş.
Benim Scott Walker’ı uzun yıllardır takdirle izlememin ana nedenlerinden birisi olağanüstü sesiyse, bir diğeri de müziğe olan deneysel yaklaşımı; 50 yıldan fazladır müzik yapıyor ve artık öyle bir noktada ki, hiç kimse umurunda değil; sadece kendi kafasındaki neyse onu yapıyor. Yaratıcılığını tamamen özgür bırakan ender sanatçılardan birisi o.
“Bish Bosch” çıkalı neredeyse bir ay oldu aslında ama yazı yazmadan önce haftalarca dinleyip iyice sindirmem gerekiyordu. Albümün tanıtım videosu kasım ayında yayınlanmıştı. 27 Kasım’da Twitter’a bir not düşüp şöyle demişim: “Scott Walker’ın yeni albümüne ait videoyu izleyince, sadece seslerle tiyatro oyunu yazdığını, oyunu zihnimizde canlandırdığını düşünüyorum.” Ben bunu yazdıktan üç gün sonra Pitchfork’ta bir Scott Walker röportajı yayınlandı. Orada röportajı yapanla Walker arasında aynen şu konuşma geçiyor:
“Pitchfork: Then there's all the other material-- this exotic and unusual instrumentation-- which I think of as a theatrical response to the lyrics.
SW: I think 'theater' is a very good word for it, because the lyrics call for that. The way we approach musicians calls for that as well, because we use the same guys, more or less. They're very good at receiving description and then being able to do it. They're great actor players in that sense. I think of the string section that way too. When we're in there, I always say, ‘Look, you're a character and you have to be individual.’ So even the strings have that kind of role, they're just not anonymous things.”
“Climate of Hunter”ı kaydederken amaçladığını bu albümde de sürdürüyor Walker. Müzisyenleri “büyük oyuncular” olarak görüyor ve her birinin kendisine ait bir karakter taşımasını amaçlıyor. Yaylıların içinde yer alan bir kemancının bile diğer kemancılardan farklı olmasını arzuluyor. Bu bakış açısı, başlı başına bir devrimdir.
Albümün çıkış noktasında yine şarkı sözleri var. Eğer bir kağıda yazdığı sözler, ona yeterince canlı görünüyorsa, ancak o aşamadan sonra bir sonraki adımını planlıyor Scott Walker. Sesleri, yazdığı sözleri anlatmada birer araç olarak gördüğünden düzenlemeleri bir kenara bırakmış. Stüdyoda kendiliğinden kazalar yaşanmasını istiyor. Alışılmadık enstrümantasyonun ardındaki neden de bu. Mesela tubax denilen bir alet kullanılmış albümde. Bu arada tuba ile saksofonun bir tür karışımı olan bu aletten İngiltere’de sadece iki adet olduğunu öğrendim.
“Bish Bosch”u anlamak için öncelikle şarkı sözlerinde anlatılanlara bakmak gerekiyor. Albümün adı yani “Bish Bosch”u oluşturan iki kelimenin bir araya geliş öyküsü de ilginç. İngilizlerin bir işin yerine getirildiğini anlatmak için kullandıkları “Bish bosh bash” şeklinde bir deyim var. Oradan esinlenilmiş ama “bosh” kelimesinin “Bosch”a dönüşmesinin nedeni, 1450-1516 arasında yaşayan Hollandalı ressam Hieronymus Bosch. Albümde onun resimlerine referans yapılmadığını söylüyor Scott Walker ancak Bish ile Bosch’u yan yana getirip, dev bir evrensel kadın sanatçı hayal etmiş. Dil ile oynama çabası, en çok bu albümde bariz bir nitelik kazanıyor. Bunun işaretini daha baştan albüm adında veriyor.
Şarkılara ilham verenler arasında, Scott Walker’ın sıklıkla üzerinde durduğu hastalık, diktatörler, elini kana bulayan politik figürler ve ‘brown dwarf’ adıyla bilinen gök cisimleri var. Videosu yayınlanan teş şarkı "Epizootics!", 1940'larda hipster'ların bir şeyden hoşlandıklarında söyledikleri yaygın bir ifadeden alıyor ismini. İnsana özgü halleri bazen esprilerle, bazen de ürkütücü gerçeklerle anlatıyor şarkılar. “Bish Bosch”, Scott Walker’ın her zaman yaptığı gibi dinleyicinin yüzüne çarpıyor. Bu açıdan albümü Kafka’ya benzetiyor Walker. Okunan her satır, anlatılan her olay gerçekleri bir denge gözetmeden yüzünüze vuruyor. Bish Bosch, müziğin dinleyiciyi alışık olmadığı yerlere çekmesi amacını taşıyan bir müzisyen için oldukça tatmin edici bir kayıt.
Scott Walker, sesini her zamanki gibi insanda istediği duyguları uyandırabilecek kadar büyük bir ustalıkla kullanıyor. Albümün karanlık yapısına uygun olarak bende en çok panik, korku, dehşet hislerini uyandırdı. Bu belki herkese hitap etmeyebilir ama ben dinlerken büyük haz aldım; aklımın içinde de ilk kez gördüğüm bir oyun sahnelendi. Kafam bazen karıştı ama merak ettim, ona 21 dakikalık şarkı yaptıran nedenlerin peşine düştüm. Olmadı bir daha dinledim. Bunları yaparken çok şeye şaşırdım ama tek bir şey tanıdıktı: Hiçbir zaman kolay yolu seçmeyen Scott Walker değişmemişti. Albümün arkasındaki entelektüel birikime, müzik endüstrisinin kurallarına karşı duran cesarete ve özgüvene saygı duydum. Her yönüyle yılın en yaratıcı albümü Bish Bosch.
Manchester'da Chris Isaak konserine gitmek hayalini kurduğum bir şey değildi; aslında herhangi bir kentte onun konserine gitmeyi de hiç planlamamıştım. Yurtdışında hangi kente gitsem, ilk işim orada bulunduğum tarihlerde hangi konserler var diye araştırma yapmak olur. Bu defa kente Radiohead konseri için geldim ve etrafta ne ver ne yok bakınca Chris Isaak konseri olduğunu öğrendim. Daha önce hiç canlı dinlemediğim her sanatçının konseri benim için ilginçtir. Üstelik konser salonu da, Manchester'ın en güzel mekanlarından The Bridgewater Hall olunca hemen bilet aldım.
Chris Isaak denince benim de aklıma hemen herkes gibi 1980'lerin sonunda kendisine dünya çapında ün kazandıran "Blue Hotel" adlı şarkısı gelir. Aslında 2-3 yıl aralıklarla düzenli albüm yayınlayan aktif bir müzisyen Isaak ama 90'lardan sonra yakından izlediklerimden birisi olmadı. Konsere bilet alırken de nasıl bir konserle karşılaşacağım hakkında fazla bir bilgim yoktu. The Bridgewater Hall'e gittiğimde dinleyici kitlesinin 50+ olduğunu görünce de şaşırmadım ama yanımda oturan kadın beni o konserde görmenin şaşırtıcı olduğunu söyledi. "Chris Isaak dinleyicisi olmak için biraz genç geldiniz bana. Hayranı mısınız?" dedi. "Hayranı değilim ama sesini severim, eski şarkılarından beğendiklerim de var. Hem ben bir dinleyici olarak, geçmişi ihmal etmeden geleceğe bakmayı savunuyorum" diye yanıt verdim. Bu yaklaşımım üzerine konserden önce müzik üzerine güzel bir sohbet gerçekleştirdik ama onun ayrıntılarına burada girmeyeceğim.
Chris Isaak, sahneye çıktığında dinleyicilere "Burada olduğunuz için teşekkür ederim. Artık konserlere gelip müziği, müzisyenleri destekleyen insanlar azalıyor. Bizim yolumuz da Manchester'a sık düşmüyor ancak geldiğinize pişman olmayacaksınız; kendimizi % 100 ortaya koyacağız bu akşam" diyerek merhaba dedi.
Ceketi ve pantolonunun paçaları renkli işli siyah takımıyla günümünüzün müzisyenlerinden farklı görünüyordu Isaak. Saç kesiminden giyimine, sahnedeki duruşundan konuşmasına kadar geçmişten çıkıp gelmiş olduğu belliydi. Bunu olumlu bir tespit olarak yazıyorum. Aynı zamanda aktörlük kariyeri de olan bir sanatçı olarak fiziksel görünümüne gerekli özeni göstermiş, ayrıca hiç yaşlanmamış. O da bunu çok iyi biliyor ki, salonda fotoğraf çekmek yasak olmasına karşın, "Ben bu süslü kıyafeti güzel fotoğraf vereyim diye giydim. Lütfen makinesi olanlar çeksin fotoğrafımı" dedi.
Dış görünümü aynı ama asıl önemli olan, sesi de hiç deforme olmamış 56 yaşındaki sanatçının. Hem eski dönemlerden hem de 2000'lerde yayınladığı albümlerden şarkılarını seslendirirken, onun müzik anlamında Johnny Cash'den ve epeyce de Elvis Presley'den etkilenmiş olduğunu düşündüm. Elvis etkisi, hem vokaline hem fiziksel görünümüne hem de danslarına açık şekilde yansıyor. Konserde Elvis Presley'den "It's Now or Never" ve "Can't Help Falling in Love With You" adlı şarkılara yaptığı coverları dinlerken bunu daha yakından gözlemleme olanağı buldum. Romantik aşk şarkıları söylemeyi seviyor ama ciddi bir ruh haline bürünüp Johnny Cash gibi gitarına yüklendiği anlar da var.
Şarkı aralarında bolca konuşup, kısa öyküler anlatan, espriler yapan, dinleyici ile sıcak iletişim kuran müzisyenlerden o da. Konserine gitmeseydim, bu yönünü tahmin edemezdim. Chris Isaak denilince aklıma yine konserde de söylediği "Blue Hotel" gelecek ama sadece onunla sınırlı kalmayacak; beş kişilik ekibiyle sahneyi her anlamda doldurduğu bu konseri de hatırlayacağım. Bir müzisyeni sahnede görmek, canlı dinlemek, yaptığı müziğe farklı boyutlar katıyor.
AUSTIN - 6 gün boyunca 90’dan fazla mekanda 2000’i aşkın performansın sergilendiği dünyanın en büyük müzik festivallerinden South By Southwest (SXSW), Teksas’ın başkenti Austin’de gerçekleştirildi. Bu yıl 22. kez yapılan etkinliğin 1987’de 700 katılımcısı varken, bugün bu sayı 16 bin dolayında. Ayrıca sinema ve interaktif bölümleriyle birlikte düşünülürse, 9 güne yayılan çok kapsamlı bir etkinlik SXSW.
Festivalin en önemli özelliği, keşfedilip adını duyurmaya çalışan yeni isimlere fırsat sunması. Bir sonraki yıl çıkış yapacak gruplar, müzisyenler bu festivalde dikkatleri çekiyor. O nedenle müzik dünyasının gözü, bu festivalden yansıyan haberlere odaklanıyor.
Bu yıl festival programı açıklandığında en çok ilgi çeken müzisyenlerden birisi, BBC Sound of 2012’yi kazanan Uganda asıllı Michael Kiwanuka’ydı. Kusursuz sesiyle İngiliz soul müziğinin yükselen yıldızının Austin Kongre Merkezi’nde sadece akustik gitarını çalarak verdiği 40 dakikalık konser, büyük ilgi gördü. Michael Kiwanuka’nın Otis Redding’i anımsatan tarzıyla gelecek yıllarda müzik gündeminde çok yer alacağı kuşkusuz.
En yoğun ilgi gören konserlerinden bir diğeri ise, yedi yıldır yeni albüm çıkarmayan Amerikalı müzisyen Fiona Apple’ınki oldu. Ozan şarkıcı geleneğinin güçlü temsilcilerinden Apple, haziran ayında yayınlayacağı dördüncü stüdyo albümünün öncesinde ilk canlı performansını Austin’de verdi.
Aşırı talepten dolayı uzun süre sırada bekledikten sonra şanslı olanların içeri girebildiği açıkhava bir mekanda gerçekleşti konser. Eski ve yeni şarkılarını seslendiren Apple, “Kalabalık önünde çaldığımı kendime hatırlatmam gerek” diyerek aslında sahnede pek de rahat olmadığını duyumsatsa da, özgürce dans etti, piyano çaldı. Müziği açıkhava bir kulüp için belki fazla sofistike ama o akşam onu dinlemeye gelenlerin şarkılarla olan güçlü bağı, kanımca bu sorunu yok etti.
FESTİVAL AÇILIŞ KONUŞMASI SPRINGSTEEN’DEN
SXSW’nun bu yılki odak noktası, açılış konuşmasını üstlenen Patron’un (The Boss) yani Bruce Springsteen’in üzerindeydi. “Wrecking Ball” adlı yeni albümü bu ay yayımlanan müsizyenin çarşamba günü yaptığı 50 dakikalık konuşma, adeta müzik tarihi üzerine bir ders niteliği taşıyordu.
İlk gençlik döneminden bu yana kendisini etkileyen müzisyenleri tek tek sayıp, onların ne anlama geldiğini anlattı Springsteen. Onun için her şeyin 20. yüzyılın ilk modern erkeği diye nitelediği Elvis Presley’i televizyonda şarkı söylerken gördüğü an başladığını söyledi. O tarihten beri Elvis’e özenip ayna karşısında dans ettiğini söyleyince salondan kopan kahkayaya karşılık, “Siz yapmıyor musunuz?” diye sordu.
50’lerin sonu, 60’ların başındaki doo-wop tarzını gelmiş geçmiş en duyarlı müzik diye niteledi. Roy Orbison’ın romantik karanlığını, Phil Spector’ın The Wall of Sound tekniğinin üzerinde bıraktığı etkiye değindikten sonra, The Beatles’ın müziğini yapan 4 genci kendine yakın hissettiğini, arkasından The Animals ile tanıştığını anlattı.
O sırada gitarını alıp “We Gotta Get Out of This Place”i seslendirdi. Konuşmadaki en komik anlardan birisi, Springsteen’in The Animals’ın şarkılarının yanı sıra, grup üyelerinin hiçbirisinin yakışıklı olmamasının da ona ayrı bir umut verdiğini itiraf etmesi oldu. Gençliğinde kendisini beğenmediği için, onları görünce “Yakışıklı olmasam bile ben de müziğimle başarılı olabilirim!” diye düşünmüş.
The Sex Pistols’ın şoke edici değil, dehşet verici olduğunu; müzikleriyle insana cesaret aşıladıklarını söyledi ama ilk gençlik döneminden çıkıp yetişkin olduğunda soul, country ve blues’a yöneldiğini anlattı. Curtis Mayfield’in adını yurttaşlık hakları hareketinin müziğini yapanlar arasında andı. The Rolling Stones’u da çok sevdiğini ama gelmiş geçmiş en iyi sahne performansının bugün bile hak ettiği değerin tam verilmediğini söylediği James Brown’a ait olduğunu söyledi.
Springsteen konuşmasında Bob Dylan ve Hank Williams’a ayrı bir yer ayırmıştı. Bob Dylan için, “60’ların gençliğinin sesiydi, kalbimizi anlamamızı sağladı. Ona teşekkür ediyorum” dedi.
Kimlik arayışı sürecinde Woody Guthrie’nin özgürlük felsefesinden çok etkilenmiş Patron. Gitarını alıp Amerika’nın en ünlü folk şarkılarından “This Land Is Your Land”i çaldığında binlerce dinleyicinin olduğu salonda çok sayıda kişinin gözlerini doldurdu.
Konuşmasını gençlere verdiği şu öğütlerle tamamladı Patron: Kendinizi çok önemsemeyin ama ölüm kadar da ciddiye alın. Kendinize güven duyun. Fakat şüpheci olun ki bu sizi alarmda tutsun.
Rock müziğin efsane isimlerinden birisini ayakta alkışlarken, esprilerle, bilgiyle, anılarla donatılmış mükemmel bir konuşma dinlemenin mutluğunu yaşadık. http://cumhuriyet.com.tr/?hn=323332
(Bruce Springsteen fotoğrafları dışındaki diğer görseller bana aittir.)
“Yeniden buluşana kadar, Tanrı sizi korusun. Adios.”
Elvis Presley’in sahnede söylediği son sözlerdi bunlar... Tarih 26 Haziran 1977’yi gösteriyordu. Rock’n Roll’un Kral’ı, Indianapolis’teki Market Square Arena’da son konserini vermişti.
O günden sonra sahnelere dönemedi bir daha. 1977 yılının Ağustos ayında, 42 yaşındayken evinin banyosunda yerde baygın bulundu. 20. yüzyılın en ünlü kültür ikonlarından birisi, o gün fiziksel olarak dünyadan ayrıldı.
Ama aradan geçen 33 yıla karşın, müzikte bıraktığı etki canlılığını hiç yitirmedi: Bugün Kral’ın 75. doğum günü!
NEDEN VE NASIL KRAL OLDU?
Elvis Presley’in yaşamöyküsünde birçok şaşırtıcı nokta var. Yoksul bir ailede yetişen, başlangıçta pek de kimsenin dikkatini çekmeyen ve kamyon şoförlüğü yapan bir gencin, nasıl olup da dünya müzik tarihini değiştiren bir fenomene dönüştüğüne hayret ediyor insan...
Hani daha 4-5 yaşındayken üstün yetenekli olduğu keşfedilen çocuklar vardır; onlardan biri gibi yetişmedi Elvis. Bir topluluğa karşı ilk performansını, 10 yaşındayken katıldığı şarkı yarışmasında yaptı.
Mikrofona uzanmak için sandalyenin üzerine çıktı ve kovboy kostümüyle Red Foley’in country şarkısı “Old Shep”i söyledi. Beşinciliğe değer görüldüğü bu yarışmadan sonra, kendisine hediye edilen ilk gitarı eline aldığında 11 yaşındaydı.
Okul yıllarındaki o utangaç ve yalnız genç, geleceğini müzikle kurmaya, ancak 18 yaşına geldiğinde karar verdi. İlk kaydını yapmak için Sun Records’a adımını attığı günden sonra yaşananlarsa, kendi hayallerinin de sınırlarını aştı...
Elvis Presley, neden kuzey, güney, doğu, batı demeden bütün Amerika’da ve dünyada herkesin idolü oldu? Neden onu konserde görenler çığlık çığlığa bağırıp sahneye atlamak istedi? Neden gençlerin bu kadar sevdiği bir müzisyen, Amerikan kültürü için büyük bir tehdit olduğu gerekçesiyle FBI’a ihbar edildi?
Bu soruların yanıtını, Elvis'in “güçlü sesinde”, “belirli bir estetikle bütünleşen androjen görüntüsünde” ya da “kışkırtıcı beden hareketleriyle süslediği dansın yansıttığı cinsellikte” bulanlar olabilir. Bunların hepsi de, bir ölçüde Elvis’i başarıya taşıyan unsurlardır; ama onu Rock’n Roll’un Kral’ı yapan başka bir neden daha var.
Bana göre, Elvis’in asıl önemi, ırk ayrımını müzik içinde yok edip, siyahlara popüler müzikte yol açma başarısından geliyor. Böylelikle, beyazların müziği “country” ile siyahların müziği “gospel” ve “rhythm and blues”u bir araya getirip, hem Amerika’da o yıllarda her alanda var olan ırk ayrımını en azından müzikte aştı; hem de farklı türleri kaynaştırıp bugünkü rock'n roll’un temelini attı.
John Lennon’ın “Elvis’ten önce hiçbir şey yoktu,” demesi boşuna değildir. Siyahların müziğinin popülerlik kazanmasını sağlayarak, siyahi müzisyenlerin önünü açtı Elvis. Yaptığı şey, bir anlamda müzik yoluyla sosyal devrimdi.
“ŞARKISIZ GÜN GEÇMEZ...”
Her efsane gibi, Kral da hep sevildi. Memphis’de müze haline getirilen evi “Graceland”, bugün de dünyanın her tarafından hayranlarıyla dolup taşıyor. Ne var ki, kimse, onu hayatının son yıllarında ilaç ve alkol bağımlılığı yüzünden düştüğü acıklı haliyle hatırlamak istemiyor...
Onu ilk plağının kapağındaki fotoğrafta olduğu gibi, elinde gitarıyla mutlu bir genç adam olarak hayal edenler, “Neden ayakta bile duramaz haldeyken sahneye çıktı?” diye sorup üzülüyor...
Elvis’in son ana kadar konserlere devam etmesinin bir nedeni vardı elbet...
Kendi ifadesiyle, çocukken, çizgi roman ve film kahramanlarının yerine geçtiğini düşlerdi. Kısa hayatı boyunca hayal ettiği her şey, yüzlerce kez gerçek olmuştu. Çünkü daha çok genç yaşlarda öğrenmişti ki; şarkısız gün geçmez, şarkısız insanın arkadaşı olmaz, şarkısız yollar bitmez... Ölene kadar şarkı söylemesinin nedeni buydu.
Bruce Springsteen, Elvis’in bu müzik tutkusunun nasıl bir sihre dönüştüğünü çok güzel anlatır: “Sanki geldi ve herkesin kulağına bir düş fısıldadı. Bir şekilde hepimiz o düşü hayal ettik.”
Bu dünyadan çok erken ayrılsa da, insanlara kurdurduğu düşlerde yaşıyor Elvis. 60 yıl sonra hâlâ onun şarkılarını dinliyoruz ve kendisine ün getiren ilk single'daki gibi diyoruz ki: That’s All Right, Elvis, just anyway you do...
60’lı ve 70’li yılların popüler müzik idolü, Gal Kaplanı Tom Jones’un yeni albümünü dinlemek üzere CD çalara koydum. Başka birşeyle ilgilenmeyip, sadece müziğe odaklanarak, sanki bir Tom Jones konserindeymiş gibi dinledim albümü...
1969 tarihli bir Tommy James and the Shondells klasiği “I’m Alive” ile başladı şov... 68 yaşındaki Gal Kaplanı, bu şarkıyla öylesine enerjik bir giriş yaptı ki, sahnelerin kralı olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Ardından aşk ve hayat hakkında bir dizi itiraflarda bulunduğu şarkılar geldi... 60’lardan esinlenen melodilerle, anlayışı ve sevginin peşinden gitmeyi öğütledi...
“The Road” ve “Never” adlı şarkılarda 51 yıllık eşi Linda ile olan ilişkilerini anlattı, yaptığı hatalar nedeniyle bir bakıma özür diledi... Arada bir yine romantizmi bırakıp, bossa-nova etkisindeki müzikle dansa çağırdı.
Sonunda da albüme adını veren depresif bir şarkıyla bitirdi şovu.. Son dakikalarını yaşayan bir insanın hislerini anlatan bir şarkı “24 Hours”...
“Olmaz; bir Tom Jones albümü böyle bitmez,” diyordum ki, kapanış şarkısının ardından, tam 30 saniye sessizlikten sonra, gizlenmiş sürpriz bir şarkı çalmaya başladı. Ve aşk dünyasının sorunlarından bıkan Jones, “Daha yeni başlıyorum / Geri götürün beni partiye” diyerek aslına döndü.
Böylece, hala canlı olduğunu duyurarak başladığı neşeli şovunu, aşk acılarını bir yana bırakıp, partiye dönme isteği ile tutuşarak yine neşeyle kapadı...
Kadınları peşinden koşturan Tom Jones imajına uygun bir sondu bu; ama keşke müzikal açıdan bu kadar sıradan bir disko şarkısı ile bitmeseydi albüm... 13 şarkıdan 8'ini diğer müzisyenlerle ortak yazdığı ve ilk kez bu kadar kişisel olmak gereğini hissettiği bir albüme daha vurucu bir son yakışırdı...
BONO'NUN GÖZÜYLE TOM JONES
Albümü dinlerken, Tom Jones'un bu defa daha öncekilerden farklı birşeyler yapmak istediği anlaşılıyor. Şarkıların birçoğunun özel hayatından izler taşımasının nedeni de bu. Pişmanlıkları, düşkünlükleri ve hatalarıyla gerçek Tom Jones'u anlatıyor "24 Hours"...
Örneğin, “Zamanın ilerleyişinin nedeni var / Bunlar benim hayatımın mevsimleri” diyerek geçmişiyle yüzleştiği "Seasons", oldukça duygusal ve mükemmel bir balad...
Albümün en eğlenceli şarkılarından birisi, U2’nun solisti Bono’nun Tom Jones için yazdığı ve gitarist The Edge'in de eşlik ettiği “Sugar Daddy”. Bono'nun kaleme aldığı esprili şarkı sözleri, Jones’un karizmasını en yetkili ağızdan bir kez daha onayladığı için ayrıca ilginç...
Gal Kaplanı'nın ünlü vokal yeteneğinin ise, bu albümde en üst düzeyine ulaştığını belirtmek gerek. Öylesine güçlü bir sese ve geniş bir ses aralığına sahip ki, Elvis Presley bile onun sesini radyoda ilk duyduğunda siyahi olduğunu düşünmüş.
Bugüne kadar country, rock, soul, R&B, dans müziği gibi birçok farklı türde şarkı söyleyip, hepsine kendi tarzını yansıtmayı başaran ender müzisyenlerden biri Tom Jones.
Yeni albümde yer alan “The Hitter” adlı şarkı da, bu özelliğini tartışmasız bir şekilde ortaya koyuyor. Bir boksörün dokunaklı hikayesini anlatan parçayı mükemmel yorumlamış Jones. O kadar ki; şarkının yazarı Bruce Springsteen bile daha iyi söyleyemez diye düşündürtüyor insanı...
Romantik-maço tarzıyla yıllardır milyonlarca insanı, özellikle kadınları peşinden sürükledi Tom Jones. Bariton sesinden yansıyan seksapeli görüntüsüyle ve danslarıyla destekleyerek, bir dönemin seks sembolü oldu. 45 yıldır da sahnedelerde...
Hayata bir maden işçisinin oğlu olarak başlayıp, sıvacılıktan süpürge pazarlamacılığına kadar birçok işi yapmış olsa da, artık çok ünlü ve çok parası var... Buna karşın, müzikten kopmamasının, hala Los Angeles’ta kabare tarzı şovlarını sürdürüp albüm yayınlamasındaki tek nedenin, içinde yanan ateş olduğunu söylüyor. Ne eski dönemin şarkılarından vazgeçiyor, ne de yeni kuşağın genç yetenekleriyle işbirliği yapmaktan kaçınıyor...
Son albümü için, büyük bir alçakgönüllülükle, "Dükkanı yeniden açtım. Bakalım kapıdan içeri kimler girecek?" diyor. Ben girdim ve o dükkan da hoşlandım.