Elton John etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elton John etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2012 Pazar

“Müzik sektörünü avukatlar ve muhasebeciler ele geçirdi”


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 29 Nisan 2012

Ken Scott, müzik dünyasının en saygın prodüktörlerinden birisi. 60’lardan bu yana, The Beatles, Pink Floyd, David Bowie, Elton John, Jeff Beck, Lou Reed, Duran Duran, Supertramp, Devo gibi başarılı isimlerle çalıştı. 6 Haziran’da Bobby Owsinski ile birlikte yazdıkları “Abbey Road to Ziggy Stardust” adlı kitabı çıkıyor. Bu tarih, aynı zamanda The Beatles’ın ünlü Abbey Road Stüdyoları’nda yaptığı ilk kaydın 50. yılı ve Scott’ın David Bowie ile birlikte prodüktörlüğünü üstlendiği “The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars” albümünün 40. yılı. Efsanevi müzik adamı Ken Scott’ı Los Angeles’taki evinde bulup konuştum.

Bowie için yaptığınız ilk çalışma sanırım “Space Oddity” albümünün ses mühendisliğini üstlenmek olmuştu. Nasıl gerçekleşti bu?

Londra’daki Trident Stüdyoları’nda görevliydim ve albüm kaydı orada yapılınca o iş de bana düştü. O rastlantısaldı ama o sırada iyi anlaştık ki çalışmalarımız sonrasında da devam etti.

Bowie’den önce The Beatles için de “Magical Mystery Tour” ve “Abbey Road” albümlerinde aynı görevi üstlendiniz. Onlarla çalıştığınız dönemde grup üyeleri hakkındaki izleniminiz nasıldı?

Onlarla birlikte olduğum sırada hepsi harikaydı, birlikte çok eğlendik. Bazen tartıştıkları olurdu. Ama bunca yıldır çok sayıda isimle çalıştım ve müzisyenlerin zaman zaman öfkelenip, sinirlerine hakim olamadıkları tek bir albüm çalışması hatırlamıyorum. Sanatçılar eserlerini yaratırken doğal olarak her ayrıntıya odaklanıyor ve bu onları bazen fazla hassas yapabiliyor. The Beatles ile çalıştığım dönemden çok keyif aldım ve bu süre zarfında grup üyelerinin hiçbirisi geçmişte basında yazıldığı kadar kötü değildi.

Pink Floyd ile ne zaman tanıştınız? Onlarla yaptığınız ilk çalışma hangisiydi?

Ben Abbey Road’da görev yaparken Pink Floyd, ilk albümünü kaydetmek üzere stüdyoya geldi. O sırada stüdyoda “mastering” denilen işi yapıyordum. Onlarla ilk olarak Syd Barrett ile kaydedilen son single “Apples and Oranges” ve “Paint Box”ta bir araya geldim. Sonra grupla ilişkim sürdü. Çünkü geçmişte grubun prodüktörü Norman Smith ile uzun süre çalışmıştım. Daha sonra David Gilmour’un yer aldığı albümle çalışmalarımız devam etti.

O dönemde grup üyelerinin arasındaki ilişki nasıldı?

Çok iyiydi. Genel olarak çok eğlenirdik. Roger Waters, her ayrıntıyla çok ilgilenirdi. “Apples and Oranges”ın kaydını hatırlıyorum. Single’ı oldukça hızlı bir şekilde çıkarmak gerekiyordu. O nedenle üzerimizde bir baskı hissediyorduk. Fakat hepsi çok profesyoneldi; önemli bir sorun yaşanmıyordu. Kayıt sırasında stüdyoya ağır bir havanın hakim olduğu işleri sevmiyorum. Pink Floyd ile çalışırken böyle bir durum hiç olmadı.

40 YIL SONRA HÂLÂ ZIGGY STARDUST HAKKINDA KONUŞMAK

Sözü yine Bowie’ye ve Ziggy Stardust’a getirmek istiyorum. Onunla ilk olarak ne zaman ve nasıl karşılaştınız? Ziggy Stardust için yapılan planlarp nasıl ortaya çıktı?

David’le ilk karşılaşmam yine stüdyoda çalışırken bana verilen bir görevle oldu. “Space Oddity” ve “The Man Who Sold the World” albümlerinde ses mühendisi olarak çalışırken, onun çok hoş bir insan olduğunu düşündüm. Kuşkusuz yetenekliydi ama onu hiç büyük bir yıldız olarak görmemiştim. Sonra bana “Hunky Dory” albümünün prodüktörlüğünü birlikte üstlenmeyi önerdi. Eşi Angie ile birlikte bir akşam evime geldiler, bana “Hunky Dory” için elindeki materyali dinletti. Ne kadar üstün bir yeteneği olduğunu o anda anladım. “Hunky Dory”nin kaydını tamamladığımız sırada, birkaç hafta sonra David bana “Yeni bir albüm kaydedeceğiz” dedi. “Şaka yapıyor olmalısın! Hunky Dory daha yayınlanmadı bile...” diyerek hayret içinde karşılık vermiştim ama o ciddiydi. “Sen pek hoşlanmayacaksın ama yeni albümün soundu daha sert, daha rock’n roll olacak” dedi. Ama yanılıyordu, albümü çok sevdim. Ziggy ile ilgili her şey o şekilde başladı ve ardından stüdyoya girdik. Gruptakiler, albümde kullanılacak materyalin bir kısmını önceden biliyordu ama bir kısmını da stüdyoda ilk kez gördüler. İki hafta içinde kaydı tamamlayıp işi bitirdik. Her şey o kadar kısa bir zamanda oldu. O sırada Ziggy Stardust’ın bir karakter olarak tanımlanması üzerine hiçbir konuşmamız olmadı. Bütün o hikaye sonradan şekillendi.

Ziggy Stardust’ın etkisi ve önemi, bir albümün çok ötesine geçti. 40 yıl sonra hâlâ onun hakkında konuşuyor olmamız müthiş. 1972 yılında, böyle bir albüm kaydettiğinizin farkında mıydınız?

Hayır, bunun asla farkında değildik. Ziggy’i seviyorum, çok iyi bir albüm ama 40 yıl sonra onun hakkında konuşuyor olmak benim için de garip. Eskiden müzisyenler, yılda iki tane albüm yapmalarını şart koşan sözleşmeler imzalarlardı. Yani aralarında 6 ay olurdu. İkinci albüm çıktığında insanlar hâlâ ilk çıkanı konuşuyor olursa ne yapacağımız hakkında endişe duyardık. Ziggy çıktığında, 40 yıl sonra onu konuşuyor olacağımız hakkında en ufak bir öngörümüz yoktu. Eğer olsaydı, olan biten her şeyi not alırdık ama almadık...



Bowie ile stüdyodaki deneyimleriniz nasıldı? Çalışması zor bir insan mı?

Onun hakkında söyleyebileceğim tek şey, çalışması çok keyifli bir insan olduğu. İşleri kolaylaştıran, gerçek bir profesyonel. Birlikte çalıştığım en iyi vokalist. Sıra vokale gelince her şey kolaylaşırdı. David, kayda başlar ve tek seferde bitirirdi. Herkesin bugün dinlediği de o ilk kayıtlardır. Bir şarkının vokallerini ikinci kez kaydettiği hiç olmadı. Her defasında mutlaka en doğru sesle başlar ve ilk kayıtta tek seferde tamamlardı işini. Benim bazen ikinci mısraya bir daha baksak dediğim olurdu ama o gerek görmezdi. Sonra tekrar dinlediğimde anlardım ki o yine haklı, hiç hata yapmazdı. Gerçekten inanılmazdı.

O nedenle kendisine “One-Take-Bowie” dendiğini okumuştum.

Ben hiç duymadım bu ünvanı.

Paul Trynka’nın Bowie hakkında yazdığı “Starman” adlı biyografide de geçiyor bu ifade.

Ben duymamıştım ama doğru bir anlatım. Aynen öyleydi çalışma tarzı.

Bowie ile hâlâ görüşüyor musunuz?

Ara sıra e-posta ile haberleşiyoruz. En son ocak ayında yaşgününde haberleştik.

Sağlığı hakkında bazı haberler yayılıyor zaman zaman. Kendisi iyi mi?

O dedikoduları ben de duydum ama ne onaylayabilir ne de yalanlayabilirim. Söyleyebileceğim tek şey, David, döneme göre yaşamak istediği karakteri kendisi belirler. Değişmeyi seçmedikçe ona o karakterle ilgili soru sormak olanaklı değil. Benim düşüncem, şu anda seçtiği karakter, kızıyla kurduğu baba ilişkisini sürdürüyor ve bundan yüzde yüz keyif alıyor.

Yeniden konser vermesi konusunda umut var mı?

Bu konuda hiçbir konuşmamız olmadı. Bilemiyorum.

Ziggy Stardust, destansı rock yıldızı düşüncesinin temelini attı. Bütün dünyada etkisi büyük oldu ama Bowie daha sonra, “O karakter yıllarca yakamı bırakmadı” diyerek yakındı. Neden bunu söyledi?

Her başarılı sanatçı, yoluna devam etmek için aynı şarkıları yıllarca söylemek zorunda kalıyor. Bir süre sonra bu sıkıcı olmaya başlayabilir. Ben kendi kariyerim boyunca farklı müzik türlerinde işler yapabildiğim için şanslıydım. Sürekli bir değişim içindeydim. David Bowie ya da Elton John’u düşünün; 40 yıldır aynı şarkıları söylemek bıktırıcı olsa gerek. Eminim David, o sözleriyle bu tür bir hissi yansıtıyordu.

Açık ki Ziggy, Bowie’nin karakterini derinden etkiledi ve sonunda 3 Temmuz 1973’te Londra’nın Hammersmith Odeon adlı salonundaki konserinde yaptığı açıklamayla hem Ziggy’yi hem de kendisini müzik sahnesinden silmek istedi. “Bu sadece turnenin son konseri değil, aynı zamanda bizim de son konserimiz” derken hem kendisine eşlik eden The Spiders from Mars adlı üçlüden hem de Ziggy olmaktan bunalmıştı sanırım.

David işte... O değişimi seviyor. Değiştiği zaman, bir dönem kullandığı karakteri tamamen değiştirir. Bir sonraki yaptığımız albüm “Pin Ups”tı. O zamana kadar kullandığı karakteri tümüyle değiştirmemişti ama ondan sıkıldığı belliydi. Başka bir aşamaya geçmek istedi ve geçti.

Bowie’nin “Five Years” adlı şarkıyı kaydederken ağladığını okumuştum. Nedeni neydi?

“Five Years”, oldukça yavaş ritimle başlayıp giderek hızlanan bir şarkıydı. Biz stüdyoda en iyi soundu elde etmeye çalışıyorduk. Bowie, dramatik sahne eğitimi de almış bir sanatçı. Şarkıyı söylerken kendisini tamamen kaptırdı. Şarkıdaki gibi dünyanın beş yıl içinde sonunun geleceğini düşünen herhangi bir insan, bundan büyük üzüntü duyabilir. Onun da yaşadığı oydu. Şarkıyı söylerken aşırı derecede etkilendiğini hatırlıyorum.



ZIGGY'NİN ETKİSİNİ ZAMAN İÇİNDE ANLADIK

Uncut dergisinin nisan sayısında “Starman, İngiltere’nin Bowie’ye tamamen tutulduğu andı” dediğinizi okudum. Bowie’nin Top of the Pops’a çıkışını sağlayan o şarkıydı ama single listesine 49 numaradan girmişti. “The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars” albümü yayınlandığında da çok sayıda eleştirmen, konseptten rahatsızlık duymuştu. Hatta Melody Maker, Bowie’yi “süper parodici” olarak tanımlamıştı. Bütün bu rüzgar nasıl tersine döndü ve albümün etkisi 40 yıldır geçmedi?

Zamanla bazı değişiklikler oldu elbette ama bu değişim yavaştı. Biz günlük işlerle uğraşırken yaşananların tam olarak anlamını kavrayamadık o dönemde. Çocuğunuzun büyümesini anı anına fark edememeniz gibi... Sonra birden geçmişten bir fotoğraf görürsünüz ve “Aman Tanrım, ne kadar büyümüş!” dersiniz. Size çok yakın olan her şeyde yaşanır bu durum. Ziggy’nin etkisini biz de ancak zaman içinde fark edebildik.

The Beatles, Pink Floyd ve David Bowie dışında, Elton John, Duran Duran, Jeff Beck, Supertramp, Lou Reed, Devo gibi birçok isimle de çalıştınız. Kariyerinizin en iyi ve kötü anlarını belirleyebiliyor musunuz?

Burada da yine çocuk benzetmesini kullanacağım. Hepsini seviyorum. En iyi ya da en kötü yok. Yaptığım işlerin yüzde 98’ini çok sevdim, içlerinden birisini seçemem. Birisi diğerinden daha kötüydü de diyemem. Şanslıyım ki, onlar zaten çok az.

6 Haziran’da Bobby Owsinski ile birlikte yazdığınız “Abbey Road to Ziggy Stardust” adlı kitabınız yayımlanıyor. Bu çalışmayı yaparken nasıl bir araştırma ve yazma süreci yaşadınız?

Bu bir süredir aklımızda olan bir projeydi. Çünkü insanlar sürekli ne zaman kitap yazacağımızı soruyordu. Ben sadece doğru zamanda olmasını istiyordum. Sonunda yayınevi benimle temas etti ve oturup konuştuk. Çok iyi bir yazar olan Bobby Owsinski ile de anlaşınca, elimde olan materyalle işe başladım. Bazen de o yazdıklarını bana gönderiyor, ben onlar üzerine kendi katkılarımı ekliyordum. İngiltere’de doğdum ama uzun bir süredir Los Angeles’ta yaşıyorum. Yine de kendimi İngiliz hissediyorum. Bu kitabın bir Amerikan kitabı değil, İngiliz kitabı olmasını istedim. O nedenle kendi sesimi, kendi ruhumu koymam lazımdı içine. Müzik sektöründeki çalışmalarım dışında ilk kez bir kitap yazıyorum. Kitabın iyi ya da kötü olup olmadığını ben söyleyemem. Okuyanlar olumlu eleştirilerde bulunuyorlar ama çok heyecanlı ve biraz da tedirginim bu konuda.

"BU İŞE PARA KAZANMAYI BEKLEYEREK GİRMEYİN"

Kitabı yazarken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Yazma kısmı kolaydı. Çünkü Bobby, yazılanları belli bir forma sokarak işi çok kolaylaştırdı. Zor olan, olaylar hakkında insanların hafızalarını tazeleyip doğru bilgiye ulaşmaktı. Benim anılarım hâlâ taze. Yazdıklarımın olayları aynen olduğu gibi aktarmasına çalıştım. Kitabı yazarken çok sayıda insanla konuştuk. Onların anlattıklarıyla karşılaştırma yapmak yararlı oldu. Hatta geçmişte olanları daha net hatırlamama yardımcı olması için terapiye de gittim ama o pek işe yaramadı. Sonuç olarak işin en zor kısmı, hafızaları çalıştırmaktı.

Siz çalışmaya başladığınızdan bu yana müzik sektörü nasıl değişti?

Muhasebeciler ve avukatlar tarafından yürütülen bir iş haline geldi. Ben yeteneğe ve sonunda onun kazanacağına inanıyorum. En iyi olanı o belirleyecek. Şükürler olsun ki internetle birlikte bu süreç başladı. Eskiden büyük plak şirketleri müzikten anlayan insanlar tarafından yönetilirdi. Birçoğunu yönetenlerin kendisi de sanatçıydı. Günümüzde ise bu şirketler, müzikten hiç anlamayan, tek amaçları bu yolla çıkar sağlamak olan tüccarlar tarafından yönetiliyor. Müzik yapmanın ne demek olduğu, bir müzisyenin sanatını üretirken ne gibi aşamalardan geçtiği konusunda hiçbir fikirleri yok. Bu insanların olan biteni anlamalarını sağlamak gerekiyor. Bu sağlanırsa belki müzik endüstrisi sağlığına kavuşur...

Bugünlerde sizi heyecanlandıran yeni gruplar var mı?

Yeni grup olarak sınıflandıramam ama Foo Fighters’ı ve Dave Grohl’u seviyorum. Kendini fazla ciddiye almayan, hoş bir insan. Ayrıca Carina Round var. İngiliz bir müzisyen ama Los Angeles’ta yaşıyor. Çalışmalarını çok beğeniyorum. Yeni bir albümü çıkacak yakında.

Müziği bir sanat olarak icra etmek isteyen müzisyenlere ne gibi önerileriniz olabilir?

1 numaralı önerim, verebildiğiniz kadar konser verin. Sizi dinleyenin bir kişi ya da 10 bin kişi olmasını önemsemeden her fırsatta çalın. Canlı performansınızı geliştirmeyi ancak bir kitle karşısında çalarak öğrenirsiniz. The Beatles, Hamburg’da bu şekilde haftada altı gece bedava konser vererek iyi çalmayı öğrendi. Onu yapmasalardı, sonradan o kadar iyi olamazlardı. İkinci önerim, bu işe para kazanmayı bekleyerek girmeyin. Öncelikli amacınız iyi müzik yapmak olsun. Eğer şanslıysanız, para da onun arkasından gelir.

http://cumhuriyet.com.tr/?hn=334346

_

28 Haziran 2009 Pazar

Hayırsever Bir Rock Grubu


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 27 Haziran 2009

Başlık doğru: Starsailor, rock müziğin en hayırsever grubu. Çünkü, Hard Rock Cafe’lerin de sahibi olan Hard Rock International tarafından verilen Hayırsever Rock Sanatçısı Ödülü’nün bu yılki sahibi onlar...

İngiliz grup, müzik terapisiyle yapılan tedaviler için para toplamak ve açlıkla mücadele için yapılan albüme katkıda bulunmak gibi birçok yardım işine gönüllü destek veriyor.

Bu hayırsever rock grubu, geçen hafta sonunda Efes Pilsen One Love Festival’ın konuğuydu. Dinleyici kitlesinin büyük bir kesimi, onlar çalarken konuşmayı tercih etse de, oldukça başarılı bir performans sergilediler.

Biz de bu vesileyle, grup üyelerinden James Walsh (vokalist/şarkı yazarı/gitarist) ile söyleşme fırsatı bulduk.

AMERİKAN FOLKUNUN ETKİSİ VE EMPERYALİZM

Yeni albümünüzün adı “All the Plans." Burada bir ironi seziyorum.
Doğru... Hayatımız süresince yaptığımız planların çoğu işe yaramıyor ve başımıza gelen en güzel şeylerin önemli bir kısmı da beklemediğimiz bir anda aniden ortaya çıkıyor. Albümün adı buna vurgu yapıyor.

Bu albümü, önceki çalışmalarınıza göre müzik ve şarkı sözleri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir önceki albümümüz “On the Outside”a kıyasla şarkılar daha gitar ağırlıklı ama düzenlemeler daha yalın. Canlı çalmaya daha uygun bir bakıma... “Love Is Here” adlı albümü anımsatan oldukça duygusal ve güçlü şarkılar var. Bu albümü, temellerimize dönüş olarak nitelendirmek mümkün.

Albümün karakterini belirleyen en önemli faktör ne?
Güçlü bir Amerikan folk akustik etkisi var. James Taylor, Jackson Brown ve günümüzden Ryan Adams, Jenny Lewis, bu etkiyi yaratan isimlerdi. Amerika’nın Batı Yakası’ndan gelen bir etkilenme söz konusu. Albümü Amerika’da değil, İngiltere’de kaydettik ama o aşamada daha çok dinlediğimiz, saygı duyduğumuz sanatçılardan etkilendik. Fakat tabii şarkı sözlerinin kökeni yine de İngiltere ve İrlanda...

“Star and Stripes” adlı şarkınızın sözleri Amerikan emperyalizmini hedef almış gibi...
O şarkıyı uzun süre önce, Irak Savaşı sırasında yazdım. O sırada turnedeydik ve her yerde Amerikan bayraklarını görüyorduk. Ayrıca İngiltere’de aşırı sağcı Britanya Ulusal Partisi yükselişe geçmişti. Bazı insanlar kökenlerinden duydukları onuru, diğer ülkelerdeki insanları sömürmek ve herkesin üzerinde otorite kurmak için kullanıyor. Yanlış olan da bu... Oysa her insanın mutlaka kendine özgü bir yeteneği, daha iyi olduğu bir alan var. Bunları kullanarak onur duyacağımız işler yapmaya odaklansak, dünya çok daha iyi bir yer olurdu. Farklı kültürlerin var olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve onları kucaklamamız gerek.

Şarkı yazma sürecinde ilk fikirler her zaman sizden mi geliyor, yoksa provalar sırasında örneğin basçınızın bir öneri ile geldiği ve onun üzerinde çalıştığınız da oluyor mu?
Bazı şarkılar bir gitar riff’i ile başlıyor ve şarkıyı bunun etrafında düzenliyoruz. Genelde şarkılar benim aklımda şekillenir, kendi kendime akustik gitarla çalışırken ortaya çıkanı daha sonra gruba aktarırım. Ama şarkıya göre farklılıklar olur her zaman.

“TOPLUMA KATKIDA BULUNMAK BİR ONUR...”

Başkalarının pek farkında olmadığı ilham kaynaklarınız var mı?
Çok kitap okurum. Favori yazarlarımdan birisi David Peace. Çağdaş bir yazardır, aynı zamanda seri cinayetlerle ilgili kült romanlar yazmıştır. Graham Greene’i çok beğenerek okurum. Ayrıca, yeşilliklere bakmayı, film izlemeyi çok seviyorum. Bunların dışında, kendi ailem bana duygusal olarak ilham veriyor. Genellikle kendi yaşantıma odaklanıyorum, ama zaman zaman başka insanların hayatları da ilgi alanıma giriyor; “Stars and Stripes”da olduğu gibi...

Yeni albümde The Rolling Stones’dan Ronnie Wood ile birlikte çalışma olanağı buldunuz. Nasıl gerçekleşti bu?
The Rolling Stones’a Almanya ve İngiltere turnesinde eşlik ettik ve özellikle Ronnie ile çok iyi anlaştık. Onunla kayıt yapmayı çok istiyorduk ama bizim kayıt yaptığımız sırada o meşguldü. Fakat bir gün oğlu Jesse Wood aradı ve Ronnie’nin bizimle çalmayı gerçekten istediğini söyleyerek belirli bir saat için randevu verdi. Sonuçta, “All the Plans We Made” adlı şarkıda gitarda Ronnie Wood çalıyor.

The Rolling Stones'un bir üyesi ile çalmak nasıl bir deneyimdi?
Müthiş bir olaydı bizim için. Heyecanlandık tabii! O, gerçekten müzik tarihinin çok önemli bir parçası...

Hayalinizde dünyanın en iyi rock grubunu kursanız, kimlere yer verirdiniz?
Davulda Ringo Starr, piyanoda ve geri vokalde Elton John, bas gitar ve vokalde Paul McCartney, gitar ve vokalde Jeff Buckley!

Gerçekten fantastik... Sizinle ilgili ilginç bir haber de, Starsailor’ın bu yıl Hayırsever Rock Sanatçısı Ödülü’ne değer görülmesi oldu...
Bu büyük bir onur. İçinden çıktığınız topluma katkıda bulunmak çok güzel bir duygu. Bu toplum, bizim oldukça rahat hayatlar sürmemizi sağladı. En azından elde ettiğimiz gücü insanlara yardım etmek için kullanabiliriz. Bono ya da Chris Martin gibi değiliz, dünyayı değiştirebileceğimizi söylemiyoruz. Eğer birkaç albüm yapıp, hayır işlerine destek verirsek, yerel düzeyde belki bir parça düzelme sağlanabilir.

Müzisyenlerin politika ile ilgilenmesi konusunda görüşünüz ne?
İyi bir şey ama biz politika ile doğrudan ilgili değiliz. Mick Jagger’ın Londra’da tarihi bir sinemanın kurtarılması için yapılan kampanyaya katılması çok güzeldi bence. Sanatçıların politik kampanyalara katılması moda oldu son yıllarda. Çünkü ünlü müzisyenlerin katıldığı kampanyalar daha çok dikkat çekiyor ve herkes onları görmek için konsere gitmek istiyor...

26 Kasım 2006 Pazar

İtalyan Göçmeni Bakkalın Dünyaca Ünlü Müzisyen Oğlu


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/25 Kasım 2006

New York’ta yaşayan İtalyan göçmeni bakkal bir babanın, 3 Aralık 1926 tarihinde bir oğlu dünyaya gelir. Adını Anthony Dominick Benedetto koyarlar. Delikanlı New York’un kozmopolit ortamında büyürken, gençlik idolleri Nat King Cole ve Bing Crosby’den etkilenir. Manhattan’daki Endüstriyel Sanatlar Okulu’na devam eder ve 2. Dünya Savaşı sırasında üç yıl orduda görev yapar.

1949 yılında Long Island City’deki kulüplerde şarkı söylerken hayatının teklifini Bob Hope’dan alır. O güne dek “Joe Bari” adıyla sahne alan Benedetto, Hope’un fikriyle “Tony Bennett” adıyla Paramount Tiyatroları’nda şarkı söylemeye başlar. Ertesi yıl ilk hit şarkısı “Boulevard of Broken Dreams”i yayınlar. 1950 yılında Columbia Records ile anlaşma yapar ve aradan geçen 55 muhteşem yıla 50 milyondan çok satılan 100’den fazla albüm sığdırır, toplam 13 Grammy ödülü kazanır.

Tony Bennett’ten 80. Yaşında Muhteşem Bir Düet Albümü

Bugün artık 80. doğum gününü kutlayan Tony Bennett’in bir filmi andıran kısa yaşam öyküsü böyle. Sanki o hep anlatılan Amerikan rüyası hikayelerinden biri gibi: Göçmen ve kendi halinde bakkal bir babanın oğlu, Amerika’da başarı kazandıktan sonra ünü tüm dünyaya yayılır ve müzik dünyasının en saygın isimlerinden biri haline gelir…

İster bir Amerikan rüyası deyin, ister şansı yaver gitmiş diye düşünün; Tony Bennett’in hikayesinin arkasında büyük bir yetenek ve inanılmaz bir tutku var. İşte yine bu nedenle, ilerlemiş yaşına karşın hala üretmeye devam eden Bennett, bu yıl “Duets/An American Classic” adlı bir albüm yaptı. Sanatçı, Sony Music tarafından ülkemizde de yayımlanan bu albümde, bugüne kadar tek başına yorumladığı aşk şarkılarını, bu defa Bono, Elton John, Elvis Costello, Michael Bublé, Dixie Chicks, Juanes, Billy Joel, Diana Krall, Tim McGraw, k.d. lang, John Legend, Paul McCartney, George Michael, Sting, Barbra Streisand, James Taylor ve Stevie Wonder gibi müzik dünyasının en önemli isimleriyle birlikte söylüyor.

Albümle ilgili olarak dikkatimi çeken beş husus var:

1. Tony Bennett’in sesi hala çok güzel.

2. Bennett, albümdeki şarkıların hepsini, düet yaptığı müzisyenlerle stüdyoda bir araya gelerek kaydetmiş. Bu nedenle, albümü dinlerken sanatçıların arasındaki etkileşimi hissedebiliyorsunuz. Örneğin, Barbra Streisand’la seslendirdikleri “Smile” adlı şarkıda, Bennett Streisand’a, “I love your style, Barbra” deyince, Streisand da ona flört eder bir havayla gülerek, “I love your smile, Tony” şeklinde karşılık veriyor. Stevie Wonder’la yaptıkları düette ise, şarkının sonunda birbirleriyle konuşmaları duyuluyor. Bütün bunlar albüme ayrı bir güzellik katmış.

3. Albümdeki şarkıların kimisi hafif hüzünlü aşk şarkıları olsa da, tümünü dinleyince insanda garip bir neşe uyanıyor.

4. Bennett’le düet yapan sanatçılar, Celine Dion dışında, onun tarzına çok iyi uyum göstermişler.

5. Tony Bennett ve George Michael’ın seslendirdikleri “How Do You Keep The Music Playing?”, bana göre albümün en başarılı şarkısı. Bugüne kadar iki erkek müzisyenin gerçekleştirdiği en başarılı düetlerden birisi kesinlikle.

Ayrıca albüme trompeti ile ünlü müzisyen Chris Botti’nin ve kemanı ile Pinchas Zukerman’ın da konuk olduğunu belirtmek gerek. 60’ların ve 70’lerin romantik caz şarkılarından hoşlanıyorsanız, usta yorumcu Tony Bennett’in bu son çalışması, içinizi hoş bir duyguyla dolduracak enfes bir albüm.

Translate