16 Eylül 2007 Pazar

Interpol 3. Kez Aynı Rotada


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/15 Eylül 2007



Bir indie rock grubunun (yani bağımsız, küçük plak şirketlerinden albüm çıkararak ana akım müziğe alternatif oluşturan bir grubun) büyük bir plak şirketine geçişi, her zaman endişeli bir bekleyişe neden olur. Acaba plak şirketi albümün daha fazla satması için bazı dayatmalarda bulunacak mıdır? Bunun sonuncunda grup popülerleşme yolunda bazı ödünler vermeye zorlanacak mıdır? 10 yıldır müzik serüvenini sürdüren New Yorklu grup Interpol’ün geçtiğimiz yıl büyük bir plak şirketiyle (Capitol Records) anlaşmasından sonra da yine aynı endişeler gündeme geldi. Interpol’ü yakından takip eden biri olarak, ben de bu anlaşmanın grubun kariyerini nasıl etkileyeceğini ve yeni albümün nasıl olacağını merak ediyordum. Yanıtımı kısa bir süre önce aldım: Yeni albüm “Our Love To Admire” bütün endişelerimi boşa çıkardı!

Hipnotik bas ve gitar sesleriyle, solist Paul Banks’in Ian Curtis’i andıran yorumuyla, dramatik ve karanlık şarkılarıyla tanıyıp sevdiğimiz Interpol, bildiği yolda ilerlemeye devam ediyor. Hatta, post-punk akımını 2000’li yıllarda yeniden canlandıran gruplardan biri olan grubun, bu üçüncü stüdyo albümünde prodüksiyon ve düzenlemelerde daha ileri bir seviyeye ulaştığını söyleyebiliriz. Müziklerinde radikal bir değişim yok ama Our Love To Admire, biraz daha atmosferik, daha orkestral ve şarkılar hissedilir ölçüde klavye tabanlı.

ÜNİVERSİTE KAMPUSÜNDEN DÜNYAYA YAYILAN BAŞARI

1998 yılında New York Üniversitesi kampusünde tanışan öğrenciler tarafından kurulan grup, önceleri Interpol adını alana kadar belli bir isimleri olmadan konserler vermeye başladı. 2001 yılına kadar olan dönemde, birkaç farklı ismi deneyerek kendi olanaklarıyla CD’ler yayımladılar. Belli bir hayran kitlesi edinip Interpol ismini aldıktan sonra, 2002 yılında bağımsız plak şirketi Matador’dan çıkan “Turn On The Bright Lights” adlı ilk albümleriyle büyük beğeni kazandılar. O yıl, New York’un sokaklarında, barlarında, hemen her yerde bu albüm, özellikle de “NYC” adlı şarkı çalıyordu. Paul Banks’in “Bu yalnız geceleri kendimi umursamaz olmak için eğitmekle geçirmekten bıktım” diyen sesi, herhalde kentte yaşayan birçok kişinin kalbinin derinliklerine ulaşıyordu.

Doğrusu benim Interpol ile ilgilenmemin ilk nedeni, müziklerinin çok sevdiğim Joy Division grubunu hatırlatmasıydı. Ama The Cure’un öncesinde sahneye çıktıkları bir festivalde sergiledikleri canlı performans, Interpol’ü favori gruplar listeme dahil etmeme neden oldu. Sahneden kalabalığa yansıttıkları cezbedici karanlığa kayıtsız kalmak olanaklı değildi. (“Cezbedici karanlık da ne?” diye sorarsanız, referansım yine Joy Division olacak.) Interpol, 2004 yılında ikinci albümü “Antics”i yine Matador’dan yayımladı ve bu albümle daha geniş kitlelere ulaştı. Antics, birincisine göre daha az sert bulunsa da, albümde yer alan “Slow Hands” ve “Evil” gibi şarkılar, grubun indie rock sahnesindeki yerini sağlamlaştırdı.

BİTEN İLİŞKİLER, YALNIZLIK, MÜCADELE…

Yıl 2007. Merakla beklenen üçüncü albüm artık raflardaki yerini aldı. Bir grubun beş yıl içinde arka arkaya aynı rotada giden üç başarılı albüm yapması, takdir edilecek bir başarıdır ve bu Interpol’ün şarkı yazmadaki ustalığının da kanıtıdır. Büyük olasılıkla bu ustalık, özellikle grup içinde uygulanan demokratik şarkı yazma tekniğinden besleniyor. Grubun dört üyesinin de her şarkıda eşit söz söyleme hakkının bulunması, hepsinin her bir şarkıya katkıda bulunması fark edilir bir dinamizm sağlıyor.

Çarpıcı şarkı sözleri, yine sona eren ilişkileri, yalnızlığı ve hayatın zorluklarıyla mücadeleyi anlatıyor. İlk dinleyişte hemen dikkat çeken şarkılardan “No I In Threesome”, artık yeni bir şey denemenin zamanının geldiğini söyleyen bir ayrılık şarkısı. “Rest My Chemistry”, belki de Interpol’ün bugüne kadar yaptığı en akılda kalıcı melodiye sahip. Paul Banks’in mükemmel vokaline eşlik eden dramatik gitar sesi eşliğinde başlayan “The Lighthouse”, albümün en ilginç şarkısı. Perküsyonun yalnızca şarkının sonlarına doğru devreye girdiği bu parça, Our Love To Admire’ın etkileyici finalini de yapıyor.

9 Eylül 2007 Pazar

Bir Festival Sezonunun Ardından...


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/8 Eylül 2007



Geçen hafta sonunda yapılan Rock’n Coke’la birlikte 2007 festival sezonu sona erdi. Bu yazı ardı ardına gerçekleştirilen organizasyonlarla müthiş hareketli geçiren İstanbul, yeniden sonbaharın dingin günlerine merhaba diyor. Bu aşamada geriye dönüp belli başlı konaklamalı müzik festivallerini değerlendirmek yararlı olabilir. Çünkü aynı organizasyonlar seneye yine tekrarlanacak, hatta belki yenileri de yapılacak! Maddeler halinde sıralarsak dikkatimizi çeken konuları şöyle özetlemek mümkün:

1-Konaklamalı festivallerde en önemli işlerden birisi güvenliğin sağlanması. Bu yılki organizasyonlarda kamuoyuna yansıyan önemli bir olayın yaşanmamış olması, festival düzenleyicilerinin bu konuda gerekli özeni gösterdiğini ortaya koyuyor.

2-Bir diğer önemli başlık ise temizlik. Bu yıl festivallerde çevre kirliliğine neden olunmaması için özel çaba harcandığı gözlemlendi. Örneğin Rock’n Coke’da 500 ton katı atık çevre korumacı yöntemlerle tahliye edilirken, temizlik hizmetleri bir çevre mühendisi gözetiminde 30 kişilik bir ekip tarafından verildi. Tuvaletlere gelince… Her festivalin en büyük kabusudur o mobil tuvaletler. O kadar ki, tuvaletiniz gelecek diye korkar ve bira içmemeyi bile düşünürsünüz. Yüzlerce mobil tuvalet vardır festival alanında, ama festival başladıktan birkaç saat sonra etrafa korkunç kokular yayan tuvaletlerden herhangi birinin kapısını açmak cesaret ister. Bu yıl bu sorunun daha sık temizlik yapılarak bir ölçüde giderildiğini söylemek olanaklı. Fakat ben bu konuda festival düzenleyicilerini değil, tuvaletleri o hale getiren kullanıcıları sorumlu görüyorum. Tuvalet eğitimi 18’inden sonra verilemiyor tabii…

3-Çevre koruma konusunda Rock’n Coke ekibini kutlamayı gerektirecek bir yeni uygulama, bilinçli su tüketimi için pompalı olarak tasarlanan muslukların kullanılmasıydı. Susuzluktan kıvranan bir ülke için çok akıllıca bir uygulama!

4-Her yıl yaşanan yemek sorunu bu yıl da sürdü. Bu konuda kişisel olarak da çok mağdur olduğum için festival yöneticilerine sesleniyorum: Lütfen satışa sunulan yemek çeşitlerine karar verirken vejetaryen ve vegan olanları da düşünün! Bu tür festivallerde alana dışardan yiyecek sokamadığınız için ne satılıyorsa onu alıp yemek zorundasınız. Eğer et yemiyorsanız iki ya da üç gün süren bir festivalde işiniz zor… Ama vegansanız; yani hayvansal ürünlerin hiçbirini tüketmiyorsanız, o zaman hayatınız tehlikede olabilir. Radar Live ve Rock’n Coke’da en azından aç kalmamayı başarmak mümkündü, ama Masstival’de sadece et ürünleri satıldığından bu konuda büyük sıkıntı yaşandığını belirtmeliyim. Masstival bu yıl ilk kez düzenlendiğinden, bu sorunun gelecek yıl aşılmış olacağını umuyorum. İstenilen özel bir yemek değil; yalnızca elma, muz gibi raf ömrü daha uzun meyveler bulunsa o da yeterli olur.

5-Buraya kadar sıraladıklarımın hepsi müziğin dışındaki faktörlerle ilgili. “O kadar önemli mi bunlar?” diye soranlar olabilir. Önemli, ama konu müzik festivaliyse elbette öncelik müziktedir. Ben de müziği oksijeni olarak tanımlayan biri olarak, eğer sahneye çıkan grup ya da sanatçılardan hoşnutsam, festivallerdeki kaliteyi etkileyen bu hizmetler kimi zaman aksasa bile fazla şikayet etmeyebilir, hatta aç kalabilir ya da tuvalete az gitmek için bira içmeyebilirim. Bu yılki konaklamalı müzik festivallerini ülkemize getirdikleri sanatçılar açısından değerlendirirsek, 2007’nin en başarılısı Radar Live oldu derim. Hem günümüz müziğine yön veren en parlak isimleri ve yıllardır ülkemizde beklenen Marilyn Manson, James gibi grupları aynı festivalde buluşturdu, hem de elektronik, rock, dans, pop gibi farklı türlerde müzik yapan geniş sanatçı katılımıyla hemen herkese hitap edebilecek bir etkinlik oldu. Bir sahneden diğerine koşarken arada kaçırdığımız şarkılara üzüldük sadece…

6-Rock’n Coke’un “Müzik Kasabası” düşüncesi her müzikseveri heyecanlandırmaya yetecek bir projedir. Düşünsenize; binlerce insan bir araya geliyor, kamp kurarak açık havada birçok müzisyeni dinleme olanağı buluyor ve rutin dünyasından birkaç gün için uzaklaşıyor! Rüya gibi bir şey! Fakat bu yıl dikkatimi çeken bir şeyden söz etmeden geçemeyeceğim. Festival alanında birden bir kalabalık gözüme çarpıyor. Bir çadırın önünde oldukça fazla sayıda insan (% 99’u erkek) toplanmış, pür dikkat tv ekranlarına bakıyor. O da ne! Futbol maçı seyrediyorlar. Bu kalabalık iki gün boyunca hiç azalmıyor. Hatta maçlardan sonra sloganlar atılıyor, tezahürat yapılıyor ve maç yorumlarının yapıldığı programlar izleniyor. Neden insan festival için bilet alıp İstanbul’a bir saat uzaklıktaki Hezarfen Havaalanı’na gelir ve konserler devam ederken maç izlemeyi tercih eder? Neden bunu evinde yapabilecekken bir müzik kasabasında yapar? Eğer orası söylendiği gibi bir “Müzik Kasabası” ise, acaba futbol maçı yayınlayan tv ekranlarının yerleştirilmesi konsepte uyuyor mu? Belki de “Eğlence Kasabası” dense daha doğru bir tanımlama olabilir…

Bütün bu olumlu ve olumsuz eleştiriler, aslında beklentilerin karşılanma düzeyini artırmaya yöneliktir. Bunlara ek olarak mutlaka vurgulanması gereken bir nokta daha var: Ülkemizde son yıllarda sayıları giderek artan müzik organizasyonları, festival kültürünün yerleşmesi bakımından son derece önemli bir işlevi yerine getiriyor. O nedenle, bu etkinliklerin finansmanını sağlayanlara ve düzenlenmesinde emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. Gençlerin bütün bir hafta sonunu müzik dinleyip, çocuklar gibi koşup oynayarak, dans ederek geçirmelerini ve en önemlisi bunu kendi ülkelerinde yapmalarını sağlayanlara teşekkürler!

1 Eylül 2007 Cumartesi

Beastie Boys’dan Enstrümantal Albüm


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/1 Eylül 2007



Bu yıl 17 Haziran’da Efes One Love Festival kapsamında izlediğimiz Beastie Boys yine yapacağını yaptı ve bu defa “The Mix-Up” adlı tamamen enstrümantal bir bir funk/caz albümle karşımıza çıktı. Bu haber, asıl ününü rock ve punk etkisindeki hip-hop çalışmalarıyla kazanan New Yorklu grubu iyi tanımayanlar için çok şaşırtıcı olabilir. Fakat Beastie Boys’un 28 yılı bulan uzun kariyeri boyunca yaptığı çalışmaları yakından izleyenler, eminim hiç de hayrete düşmemişlerdir. Çünkü 1979 yılında The Young Aborinies isimli bir punk rock grubu olarak kurup, daha sonraki çalışmalarıyla hem rock ve dans listelerine giren şarkıları yapanlar ve hem de hip-hop camiasının en büyük gruplarından biri olarak tüm dünyada başarı kazananlar da onlar. 1995 yılında toplam sekiz şarkının yer aldığı ve yalnızca 11 dakika süren “Aglio e Olio” adlı bir hardcore punk albümü yayınlayan ve ertesi yıl daha önce yayımlanmış enstrümantal şarkılarını bir araya getirerek “The In Sound From Way Out!” bir derleme albüm piyasaya süren de yine onlar.

Bu nedenle müzik çevrelerinde albümün garip karşılanmasını anlamak zor. Bana göre The Mix-Up, bugüne kadar punk rock, hardcore, funk, rock, bossa nova, rap gibi birçok farklı müzik türünü bir araya getirerek başarılı örnekler veren bir grubun, piyasa koşullarına rağmen özgürce yaptığı deneysel bir çalışma. Rap müziğin popülaritesinin en yüksek düzeyde olduğu, rapcore ve rappop gibi türlerin müzik dünyasını ele geçirdiği bir dönemde, hip-hop’ın gelmiş geçmiş en büyük gruplarından birisi olan Beastie Boys, enstrümantal bir albüm yapmayı tercih etmişse, buna ancak saygı duymak gerekir.

MİKROFONLAR YERİNE MÜZİK ALETLERİ

The Mix-Up’ın en önemli özelliklerinden birisi, Beastie Boys elemanlarının 1992 tarihli albümleri “Check Your Head”de olduğu gibi yine kendi enstrümanlarını kendilerinin çalması. Bu defa rap yaparken kullandıkları mikrofonları ve bilgisayarları bir yana bırakmış ve müzik aletlerini ellerine almışlar. Mike Diamond’ın (Mike D) davul, Adam Horovitz’in (Ad-rock) gitar ve Adam Yauch’ın (MCA) bas gitar çaldığı albümde, grubun turntable’da harikalar yaratan olağanüstü yetenekli elemanı Michael Schwartz (Mix Master Mike) yok. Onun yerine keyboardda “Money” Mark (Mark Ramos-Nishita) ve perküsyonda Alfredo Ortiz ekibe katılmış.

Aslında Beastie Boys’u haziran ayında İstanbul konserlerinde canlı dinleme olanağı bulanlar oldukça şanslı. Çünkü grup o konserde, sevilen eski şarkılarının yanı sıra, o sırada henüz yayımlanmamış olan bu son albümden de yeni şarkılar çalmıştı. “Ch-Check It Out”, “So What’cha Want”, “Remote Control”, “Body Movin’ ” gibi hareketli şarkılardan sonra birden yeni albümden enstrümantal örneklere geçince kalabalık ne olduğunu pek anlamamış, bunun üzerine Adam Horovitz, “Size bugün yeni şarkılarımızı çalıyoruz” deme gereğini duymuştu.

DENEYSEL VE FARKLI

12 şarkının yer aldığı albüm, dinlerken bir “jam session” hissi uyandırıyor. Beastie Boys üyeleri birer enstrüman kapıp kapanmışlar stüdyoya ve canları ne istiyorsa çalıp çıkmışlar gibi geliyor insana. Toplam 40 dakika 25 saniye süren albümde dikkat çeken şarkılarından birisi, YouTube’da videosu da izlenebilen “Off The Grid”. El çırpma sesleriyle ritmik ve yavaş bir tempoda başlayan şarkı, ortalarına doğru giderek keyboard eşliğinde iyice yavaşlayıp sonra birden adeta bir rock şarkısına dönüşüyor. Özellikle Ad-rock’ın gitarda sergilediği ustalık çarpıcı.

Grubun video çektiği bir diğer şarkı ise, tüm şarkı boyunca süren etkileyici bas sesleriyle “The Gala Event”. Yine siyah-beyaz çekilen videoda siyah camlı gözlükleriyle bir takip sahnesinde gözüken Beastie Boys, bu şarkıyla bir casus filminin müziğini yapmış sanki. Söz etmek istediğim bir diğer şarkı “The Rat Cage”. Adam Yauch’un Young Marble Giants grubunu anımsatacak şekilde bas gitarda öne çıktığı şarkıda, fare gıcırtılarını andıran garip sesler müziği daha da ilginç kılıyor. Hint müziğinin temel enstrümanlarından sitarın kullanıldığı “Dramastically Different”; davula eşlik eden org, tef, bongo sesleriyle hareketli ve farklı bir etki yaratan “14th St. Break” de albümün en güzel şarkılarından.

Şunu da belirtmek gerekir ki, bu albüm, grubun bol bol sample’lar kullandığı, rap’in ağırlıkta olduğu punk tarzını sevenler tarafından tatmin edici bulunmayabilir. Ama müziğin her türüne açık olanların ve özellikle dub ve chill-out tınılarıyla bezenmiş funk/caz türüne ilgi duyanların The Mix-Up’ı es geçmemelerini öneririm. Beastie Boys, bu albümle daha önce kimsenin yapmadığı herhangi bir şey sunmuyor. Muhtemelen albüm listelerin üst sıralarında yer almayacak ve geniş kesimlere de ulaşmayacak. Ama bana kalırsa, The Mix-Up, grubun kariyerinde önemli bir çalışma olarak anılacak.

25 Ağustos 2007 Cumartesi

Kentler ve Kütüphaneler


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/25 Ağustos 2007



"Bir kentin gelişmişlik göstergesi nedir?" sorusuna çeşitli yanıtlar verilebilir. Ama kısaca söylemek gerekirse, yanıt, kent halkının ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki yaşam kalitelerinin düzeyidir.

Kentin gelişmişliğini asıl belirleyen, her yerde pıtrak gibi biten büyük alışveriş merkezleri değil kütüphaneler olmalı, değil mi? Kütüphanelerine özen göstermeyen bir toplum gelişmiş bir toplum olarak değerlendirilebilir mi?


Bu soruları bana sorduran şey, son bir haftadır yaz sıcağında adeta cennetten bir köşe olarak faydalandığım New York Halk Kütüphanesi . Manhattan'da 42. Sokak ile 5. Cadde'nin kesiştiği yerde bulunan bu görkemli binanın içinde bir süre kalınca, "Bir kütüphane nasıl böyle bir çekim merkezi haline getirilebilir?" diye soruyorsunuz kendi kendinize.

Düşünsenize, yaşadığınız kentte mimarisiyle baş döndüren bir binada hizmet veren, günde binlerce kişinin faydalandığı, Türkçe ve yabancı dillerde geniş bir arşivi bulunan, sergi salonları, konferans ve internet merkezleriyle her yaştan insanın buluştuğu ve ödünç kitap alarak okuyabildiği bir kütüphane olsa...

Daha önce kütüphanelere ilgi göstermemiş olanlar böyle bir binadan içeri girmezler mi? Bu soru, akla Vizontele Tuuba filminde Tarık Akan 'ın canlandırdığı öğretmenin, bir Güneydoğu Anadolu kasabasında bin bir güçlükle kurduğu kütüphanenin kaderini akla getiriyor.

Elbette, öncelikle insanlarda kitap sevgisini geliştirmek, okumaya olan ilgiyi artırmak gerekiyor. Bunu sağlamak için, "Her semte bir kütüphane" projesi başlatılsa, özel sektör ve belediyeler bu konuda el ele verse, gençler kütüphanelere yönelmezler mi?



Özel sektör ile kamu sektörünün kütüphanecilik alanında gerçekleştirdiği en başarılı örneklerden birisi New York Halk Kütüphanesi. Sayısal veriler de, bu başarının boyutlarını çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.

Bugün Bronx, Manhattan ve Staten Island'ı kapsayacak şekilde toplam 86 semt kütüphanesi ve 4 araştırma kütüphanesinden kurulu geniş ağıyla hizmet veren kütüphanenin temeli 1895 yılında atılmış. O dönemde özel mülk halinde bulunan iki büyük kütüphane, Amerika'nın eski başkan adaylarından Samuel Jones Tilden'ın New York'ta halkın ücretsiz kullanımına açık kütüphaneler kurulmasını vasiyet ederek bıraktığı para kullanılarak bir araya getirilmiş.

Kütüphanenin koleksiyonunda 20 milyonu kitap olmak üzere 50 milyonu aşkın belge var. Toplam 13.6 milyon kullanıcısı; 2.31 milyon kütüphane kullanıcı kartı sahibi; 20 milyonu internet üzerinden olmak üzere toplam 34.5 milyon ziyaretçisi; 234 ülkeye açık internet sitesi; ziyaretçi kullanımına ayrılan 2337 bilgisayarı; çocuklara ve yetişkinlere yönelik 27.790 ayrı eğitim programı ve 2366 tam zamanlı, 1349 yarı zamanlı çalışanı bulunuyor.

90 binada kentin 338 kilometrekarelik alanını kapsayacak şekilde hizmet sunan dev bir kurum bu. (Bu rakamlar, kütüphanenin internet sitesinde yayımlanan 2006 yılına ilişkin genel rapordan alınmıştır.)


Bütün bu hizmetin toplam maliyeti, 2006 yılı rakamlarıyla 303.794.000 dolar. "Eh, Amerika zengin ülke, karşılar tabii bunca masrafı" diye düşünebiliriz.

Ama işin ilginç tarafı, bu mucize yalnızca kamu olanaklarıyla yaratılmamış. Eyalet hükümeti ve belediye desteğin önemli bir bölümünü karşılamakla birlikte, özel sektörden ve kütüphane mağazalarındaki hediyelik eşya satışlarından gelen kaynaklar, bağışlar ve çeşitli yatırımlar çok önemli bir destek sağlıyor.

Ayrıca 1455 kent gönüllüsünün, yıl boyunca toplam 100.320 saat çalışarak yaptığı katkıyı da belirtmek gerek. Görüldüğü gibi, New York Halk Kütüphanesi, tam bir modern kent projesi. Yaşadıkları kente gönül verenlerin el ele vererek yürüttükleri, imrendirici bir örnek proje.

Darısı ülkemizdeki bütün kentlerin başına!

Ülke genelindeki kütüphanelerin boğuştuğu finansman ve materyal sıkıntılarını ve kütüphanecilik mesleğinin pek de önemsenmediğini düşününce bu biraz hayal gibi kalıyor... Ama yine de süpermarketler, manavlar, berberler gibi, yaşadığımız semtte hemen ulaşabileceğimiz kütüphaneleri düşlemek bile güzel. O zaman semt kütüphanesinde çalışmak için gönüllü de oluruz!

Translate